26 Nisan, 2008

BİR FİLM BİN SORU


Dün gece uykulu gözlerle bir yandan bilgisayarda online oyunumu oynayıp bi yandan TV de zap yaparken , Cnbc-e de başlamakta olan filme takıldım kaldım.

İmdb'ye girip kısa bir araştırma yaptıktan sonra filmin konusunu ilginç buldum .PC yi kapatıp , yatağıma uzandım ve "Gattaca" yı izlemeye başladım. Bu kadar beğeneceğimi inanın bende düşünmemiştim. Hatta senelerce bu filmin varlığından bihaber olduğum için kendi kendime hayıflandım.

Film gelecekte geçiyor. İnsanların daha doğmadan tüm sağlıksız genlerinin ayıklanıp , en iyilerinden seçme genlerle dünyaya getirildikleri bir zamanda.

Kahramanımız "Vincent" ise türünün son örneklerinden. Böylesi bir prosedüre tabi tutulmadan dünyaya geliyor. Doğar doğmaz kendisine biçilen ömür süresi 30 sene , ciddi kalp rahatsızlığı sahibi olma olasılığı %99. İleri derecede miyobu var. Doğuştan tam bir kaybeden

Tüm bunların ötesinde gelecekte bir de tutkusu oluyor. Uzaya çıkmak ve Saturn'e gitmek ....

Genetik olarak doğmadan kusurlarından ayrıştırılmış kardeşinin gölgesinde hep 2 nci planda büyüyor. Kardeşlerin ailelerinden gizlice oynadıkları kıyıdan kim daha uzağa yüzecek cesaret oyununda hep yeniliyor. Kardeşini yarışta geçip boğulmak üzereyken kıyıya taşıdığı günün sonunda hayallerini gerçekleştirmek için evi terkediyor.

İkinci sınıf muamelesi gören ve çakma genetik olarak adlandırılan , sıradan bir insan olarak temizlikçi olmaktan öte bir kariyere sahip olamıyor malesef. Uzay uçuşlarını gerçekleştiren " Gattaca" firmasında temizlik görevlisi olarak çalışırken , bir kusursuzun başına gelen felaket onun hayallerine açılan kapı oluveriyor aniden.

Yaptığı illegal anlaşma ile "Vincent" kendini kaybettirip uzun ve çileli bir hazırlıktan sonra anlaşma yaptığı belden aşağısı felçli , eski bir yüzme şampiyonu , genetik olarak kusursuz kişinin kimliğiyle , yani "Jerome" olarak Gattaca'da çalışan en başarılı uçuş ekibi adaylarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Her seferinde genetik ve yeterlilik kontrollerinden türlü numaralarla geçmeyi başarıyor

Herşey planlandığı üzere yürürken ve hayaline ulaşmak için yalnızca 1 hafta kala "Gattaca" şirketinde işlenen şüpheli bir cinayet herşeyi karıştırıyor. Eski Vincent yeni Jerome amacına ulaşacak mı ? Merak ediyorsanız 97 yapımı başrollerini "Ethan Hawke" , " Uma Thurman" ve "Gore Vidal" in paylaştığı bu filmi mutlaka seyredin.

Filmden bu kadar zevk almamın sebebi aslında sorguladıklarının evrensel ve neredeyse zamanın ötesinde olması.

Sahip olduğu teknoloji sayesinde tanrıcılık oynamaya hevesli insanoğlunun , kader dediğimiz noktada nasıl çuvalladığı , mükemmelliyetçiliğin hayatı renklendirmek yerine bizi nasıl robotik canlılar haline getirdiği gibi... En önemlisi insanlar arasında pozitif veya negatif ayrımcılığın ırk , renk değil genler üzerinden ama birşekilde devam etmesi....

Siz olsanız çocuğunuzun doğmadan sahip olduğunuz genetik ve kalıtımsal arızalardan temizlenmesini ister miydiniz ? Hiç bir zaman şişmanlamayacak , kel olmayacak , ölümcül hastalıklara yakalanmayacak , sağlıklı , güçlü bir çocuk sahibi olacaksınız !!

Eh başbakanımızda en az 3 çocuk doğurun diye buyurduğuna göre , bence herkes en az bir tanesinin böyle olmasını ister. Peki kendi çocuklarınızdan hangisine yatırım yaparsınız ?

Galiba en önemli soru , siz nasıl doğmayı tercih ederdiniz ? Bence kimse böyle bir avantajı gözardı edemez. Peki ya şahsi hasletler. Ruhunuz. Onu kim kusurlarından ayıklayacak ?

Ben bilmkurgu filmlerini severim. Fantastik ve saçmadılar ama temellerini genelde bir gerçeklikten alırlar. Nükleer savaş sonrası darmadağın olmuş bir dünya , herkesin fişlendiği big brother tarzı bir yaşam, ölümcül bir virüsün bilerek dünya nüfusunu azaltmak için yayılması ama kontrolden çıkması gibi gibi gibi.

Bugün kullandığımız cep telefonlarına bakınca , ilk olarak 1966 yılında çekilmiş "Star Trek" türkçe adıyla " Uzay Yolu" dizisinde kullandıkları iletişim araçları aklıma geliyor. Telsizi andıran şeffaf kapaklı minik ve ince aygıtlar. 1966 yılında sanırım cep telefonu denen bir cihaz yoktu.

Işın kılıcı ne zaman icad edilir bilinmez ama tahminim Şaolin rahiplerinin "Jedi" olarak adlandırılmaya başlandığı tarih olabilir.

İnsan denen mucizevi yaratığın daha kusursuz hale gelmeye çalışırken bir takım dengeleri bozması mümkün mü ? Bu sorgu din ve bilim ayrıca etik çatışmalar ve farklı düşüncelere kadar varabilir. Bense filmin tadı damağımda , daha uzatmadan yazıyı burda bitiriyorum .....

23 Ocak, 2008

5 AY SONRA


Bu yazıda ne deneme var ne kelime oyunları. En kaba tanımıyla en içten gelenlerin dışa vurumu bu. Yüzük parmağından kalbe giden damar gibi. Kalbimden geçenleri parmaklarıma akıttığım bir yazı. Kanım gibi. Düşüncelerim yok , çıkarımlar yok. Ben varım sadece birde O var.

"O" diye bahsettiğim , benim en sevdiğim. Varlığıma ayrı bir anlam katan yegane insan. Şimdiye kadar taklitleriyle yetindiğim ve beklediğim tüm duyguları bana yeniden yaşatan kişi. 5 ayın sonunda kendimi 5 sene farklılaşmış hissettmeme neden olan.O.

Birisini bu kadar çok sevmek , birine bu kadar çok bağlanmak , birisini bu kadar çok önemsemek. Ben bütün bu kadar çoklardan , o kadar çok korkuyordumki. 24 Ağustos'a kadar taki. 24 Ağustos'ta yılların birikimi yerle yeksan mı olmuştu peki. Yok canım o kadarda değildi.

Ama adımımı atmıştım işte. Uzun süre sonra ilk defa baştan sonunu görebildiğim bir ilişkiye başlamıyordum.15 gün sonrası için söz veremiyorduk birbirimize. Sevme ve bağlanma özürlüydük ikimizde. Savaştan dönen tekerlekli sandalyeye mahkum gaziler gibi. Hafif deli. Rüyalarında savaş verdikleri cepheleri kabus olarak gören. Küçük seslerde irkilen.

Yeniden yürümeye başladım ben O'nunla. İkimizde doğrulmuştuk yerimizden. Birbirmizin elinden tutup yeniden yürümeyi öğreniyorduk. Koşmalıydık eskisi gibi. Düşmekten korkmadan. Saçma kahkalar atarak. Hiç bir şey düşünmeden. Çocukluğumuzun oyunları gibi. Hiç kaygısız gülmeliydik , çocukluk masumiyetiyle. Saatlerce. Yorulduğumuzda çöküp sırt sırta vermeliydik. Sonra yere yatıp gökyüzüne bakmalı , hayaller kurmalıydık. Birbirimizin elini hiç bırakmamalıydık.

Birimiz diz çöktüğünde yere diğeri onu kaldırmalıydı. "Haydi" demeliydi. "Çok zaman kaybettik bugüne kadar". "Acısını çıkartalım tüm heba olan zamanların". "Anasını satalım bu dünyanın". "Gemileri yakmak gerekirse , gel onları beraber yakalım". "Kaybedecek aptal gururumuzdan başka ne varki". "Zaten ona hiç değmeyenlerin ayaklarına serip kilim etmedik mi ?"

"O" benim en kıymetli hazinem. Yıllar sonra en derinlerde bulduğum inci tanem. Halen ulaşabilmiş değilim ama. Nefesimi tuttum ilerliyorum. Işıltısıyla gözlerim kamaşıyor, rüyaya dalmamak için kendimi zor tutuyorum. Tüm etrafındakilerden değerli ve farklı. "O" nu fark ettiğimde ise çok iyi hatırlıyorum , tarih 5 Mayıs'tı.

İyiki var. İyiki O'nu seviyorum bu kadar.

Nice 5 aylara , 5 senelere , 5 Asırlara ve sonsuzluğa...

04 Ocak, 2008

Uzun Zamandır Bekleyen Yazı


Gecenin bir köründe ( 00:36 GMT+2 ) oturmuş Cnbc-e kanalında dünyanın en hızlı ingilizce konuştuğunu sandığım anne ve kızın hikayesini anlatan "Gilmore Girls" dizisini seyrediyordum ki, aklıma Raupe geldi. Gilmore Girls le nasıl bir bağdaştırma kurdum bilmiyorum ama uzun zamandır onun hakkında birşey yazmadığımı fark ettim.

Kimi zaman klavyeyi parçalayacak kadar beni sinirlendirmeyi başarmış olsa da , genellikle bana monitör başında kahkaha attıran ( iş yerinde delirdiğimi düşündüler birkaç kez ) , eşsiz sohbetiyle bu nevi şahsına münhasır kişiliği anlatmam gerektiğini düşündüm. Çok değerli bir dost çünkü. Onun buradaki yazılarını özledim doğrusu. Çünkü bu yazılar bana hep konuyla bağlantılı yazılar yazabilme adına bana ilham vermiştir.

Şimdi Gilmore Girls dizisinin etkisini anladım. Evreka !!! Aramızdaki diyalogların , aslında dünya üzerinde var olmayacak derecede iyi arkadaş olmayı başarabilmiş bu anne kızın diyalogları kadar, konudan tümüyle kopmadan ama hep çağrışım sıçrayışlarıyla ve hiç sıkıcılaşmadan devam eden akışkanlığından kaynaklanıyor olması. (Böyle uzun cümle olur mu yahu ) Tabi ki en önemlisi ikimizinde geveze oluşu ve konuşmayı çok sevmemiz.

Ama esas geçenlerde komik bir şey oldu. Benden helallik istedi. Fi tarihinde , "Avrupa Yakasını" benden sonra seyrettiğini ve ona seyretmeden önce anlatılmasından nefret ettiğini bildiğim halde dayanamayıp 1 cümle ile "şu sahne çok komik" diye bahsettiğim için bana çemkirmişti. Unutmamış :)

İşte dostluk budur. Hoyrat olmamaktır. Önem vermektir. Hassas olmaktır. İncelik ve anlayış göstermekten hiç bıkmamaktır.

Senin gibi bir dostum ve iyi bir blog yazarı ortağım olduğu için çok şanslıyım Raupe. Iskaladığım doğum günün içinse senden özür dilerim. İyiki varsın.

DAVET


Galatasaray Lisesinden tophaneye doğru inen bir sokak vardır. İsmini bile hatırlamadığım bu yokuş ileride kah genişleyip , kah tekrar darlaşıp boğaza kadar ulaştırır sizi. Sabahın köründe afyonunuz patlamadan düşmemek için dikkatli dikkatli inerken , güneş doğuşunun kızıllığı boğazda salınan gemilerden yansırda , harika ışık oyunları ile gözleriniz kamaşır. Durup derin bir nefes alırsınız ve bu şehirde yaşadığınız için tanrıya yeniden şükür edersiniz.

Bahsettiğim sokak artık benim için ayrı bir önem taşıyor hayatımda. Daracık kapısından girip , aynı darlıktaki merdivenlerden tırmanırım eski bir apartmanın. En üst kata kadar duvarlarına sürtünmemeye çabalayarak çıkar, eski rum evlerinin kapılarında bulunan ve şimdi hepimizin unuttuğu anahtar biçiminde mekanik zili çevirip çalarım. Kapı açıldığında , burnuma mis gibi bir koku gelir. Yeni yıkanmış ve kurumaya bırakılmış çamaşırın kısaca temizliğin kokusu değildir bu. Elinizi üzerinde dolaştırdığınızda artan çiçek kokusuna da benzemez. Basbaya dostluğun , beni samimi ve sıcak bir sohbete davet eden , içtenliğin kokusudur.

Aldığım davet ile 50 metrekareye sığıştırılmış minimal bir hayata adım atarım. Hiçbirşey fazla ve abartılı değildir. Eksik birşeyde bulamazsınız ama. Belli bir zevki ve zekayı yansıtan , rahatlık için herşeyin düşünülmüş olduğu salona girdiğimde , kulaklarımın pası radyodan gelen güzel müzik ile silinir. Her bir tınısını duymamı sağlayacak kadar yüksek , konuştuğumu çok rahat duyacak kadar alçak.Genelde Metro FM çalar. Bu ortama zaten dinginliğiyle örtüşen soft melodiler yakışır.

Kendime oturacak bir yer bulduktan sonra sohbete dalmak uzun sürmez. Her konuşulan konu , peşi sıra yenisini getirir. Akıcı , kesintisiz , kasmadan , abartmadan. Üzerine birde bol kahkahalı. Muhakkak ikram görürüm ama ikram edilenlerin pek bi önemi yoktur bana göre.En güzel meze sohbettir nede olsa. Zaman benim için durmuştur o anlarda ama dakikalar ve saatler birbirini kovalar. Gitme vakti çoktan gelip çatarda , geçmiş olur bile.

Benim için yayılan temiz çarşafa uzanıp , yorganı üstme çekip, kafamı mis gibi kokan yastık mitiline koyduğum an hayal kurmaya başlarım, çevreme bakınarak. Kendi hayallerimi görürüm etrafımda. Benim hayalim Moda'da ama. Vazgeçemem ordan. Balkonu rüzgardan korumak lazım birde , yanan rengarenk mumlar sönmesin diye. Ayrıca daha büyük olmalı veranda için. Sevgilime güne ait son bir güzel bir mesaj çeker , yarı hayal yarı gerçeklerle uykuya dalarım. Deliksiz sabaha kadar sürecek , huzur dolu uykuma.

Geniş zamanda anlattığıma bakmayın yukarıdaki hadiseyi. 1 kere yaşandı bu şimdiye kadar. O kapının daima bana açık olduğunu bilmenin rahatlığıyla yazıyorum böyle. Cesaretimi mazur görsün dostlarım demek istediğim ev sahipleri.

Tüm bunlar için çok teşekkür ederim Emre. Harika ev sahipliğin için minnettarım Funda. Sizlerle vakit geçirmek hayalle gerçek arasında. Bir yokmuş bir varmış gibi. Yoktan var edilen ve emek verilen herşey gibi güzel ve anlamlı.

Hayatımın sonuna kadar unutmayacağım bir hatıra kazandırdığınız için tekrar tekrar teşekkürler.

27 Aralık, 2007

HAYALLER


Hayalci adamım ben. Orhan Veli'nin dalgacı Mahmut'u misali aslında gökyüzünü ben boyarım maviye her sabah. Kafamdaki limitsizlik her ne kadar yine gördüklerimle sınırlıysa da , bir rüyanın halüsinasyonu kadar gerçek ve delilik arasında gidip gelir. Şimdiye kadar tüm algıladıklarım hayal çorbasında tuz olur, çeşni olur.


Benimle çok ciddi bir konuyu konuşurken dahi , suratınıza sırıtarak bakıyorsam eğer , anlayın ki o an anlattıklarınızı almışım, kafamda evirip çevirmişim. Çok kayda değer birşeyse söylerim belki ama genelde bu anlık sırıtışların sonu konunun, ciddiyetine göre tekrar suratımı asmakla biter .Gariptir ki konuşurken bir anda sırıtan sonra ciddileşen egoist manyaklar karizmatik gelebilir insanlara ama ben dinlerken yaparım bunu. Karizma hak getire. Deli mi ne ?


Yolda zaman geçirmek için hayal kurarım. Otobüsün camından bakarken dışarı ,aslında baktığım akıp giden yol ve binalar değil ; gözümün önündeki gizli perde de oynamakta olan sahnedir. Müdehale ederim bir yönetmen gibi. Olmadı bu sahne baştan. "Action ! " Ta ki mükemmelleşip bir daha bunun hayalini kurma ihtiyacı hissetmeyene kadar. Uzun seyahatlarin en iyi ilacıdır hayal kurmak.


Uyumadan evvel , yatakta bir sağa bir sola dönmeden sabit kalabilmek için hayal kurarım. Günün sonunda yaşadığım olayları yaşadığım gibi değil , yaşamak istediğim gibi yaşarım yeniden. Çok eğlenceli ve rahatlatıcıdır bu. Ben olamayan benin ortaya çıktığı zamanlardır. Zamanı geri almaya kudretimiz yoktur işte , hayallerle rahatlarım. Kendim olmayan çok daha neşeli , sert vs. , uçlarda yaşayan ben olur keyiflenirim de , keyiflenirim. Tyler Durden'a rahmet okuturum sabah kalktığımda "Gregor Samsa" olmamak için.


Ya birgün hayatın tüm gerçekliğinden kopup , kendi hayal dünyamda yaşamayı tercih edersem. Kısacası delirirsem. Çok korkutucu geliyor ama bir yandan da aman ne güzel olur. Düşünmeyi bırakıp , farkındalığın acısını yaşamam artık.


Ben insan olduğum için yaparım tüm bunları. İnsan olmak için .....

13 Kasım, 2007

Sevgili Cici Blogum


Çok ihmal ettim bu blogu son zamanlarda. Ayda bir yazı yazar oldum ama inanın bunun için geçerli mazeretim var sevgili Angelus severler. Misal bizim buralarada çok sık elektirik kesintileri , bölgesel tayfunlar ve depremler yaşandı. Şu an bile bu yazıyı enkaz altından yazıyorum. Çok zor şartlar altında yaşıyorum allah sizi inandırsın. Başkasıda inandıramaz zaten bunlara.

Aslında birkaç parçaya bölünmüşlük en önemli nedeni. Bir blog daha kurdum fotoğraf projesi için oraya yazıyorum. Ayrıca arkadaşım Emre'nin blogunda film eleştirileri ve yorumları yapıyorum. Proje için fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Yeni kısa film projesi için çalışmaya başlayacağım şimdi.

Ama en kısa sürede düzenli olarak yazmaya başlayacağım yine. İlk yazımı yazdım bile aşağıda. Biraz kolayına kaçıp çok güncel bir konu yazmış olsamda , başlangıç için idare edin artık. Sevgili blogum özledim seni. Bir makas alıp yanağından çok fazla şey biriktirdiğimi müjdeleyeyim sana da bana kırılma.

09 Kasım, 2007

Feysbuk Çılgınlığı


Geç bile kaldım aslında şu son zamanların moda websitesi hakkında yazmak konusunda. Adeta bir çılgınlık gibi büyüyen, yurdum insanının 800 bin kişiyle doldurduğu ve dünyada en çok kullanan milletler sırlamasında 4 ncü sırada yer aldığımız feysbuk elbetteki benim gözümden kaçmadı.

Hatta arkadaşlarımdan gelen ısrarlı , " üye ol bak, eski okul arkadaşlarını bulabilirsin" tekliflerine ve abartıp " ebeni bile bulursan şaşırma" fikirlerine rağmen ısrarla direniyorum üye olmamak için. Bunun için sebeplerim var tabiki. Hemde çok geçerli sebeplerim var. Buyrun hep beraber inceleyelim bunları.

Birincisi tamemen kişisel. Popülerizme karşı bir duruş. Bilinçli bir tepki değil ama. Böyle aniden saman alevi gibi parlayan ve birden popüler olan herşeye karşı mesafeli durmuşumdur şimdiye kadar. Ayrıca şuna bir şekilde eminimki bir yerden sonra bu işinde çivisi çıkacak. Öylesine sallamıyorum bunu , tecrübelerimden söylüyorum.

Superonline Serverda daha birkaç chat odası olduğu dönemde girmiştim o ortama. Gerçekten akıllı adamların oluşturduğu belli bir topluluk vardı. Kapanmasına yakın ise 4000 i aşkın kullanıcısı ve yüzlerce odası ile titanik misali battı. Seviyesi yerlerdeydi. Aynı akibetin feysbukun başına geleceğine eminim.

Komplo teorilerine meraklı bir adamımdır ben. Bu konuda da kurdum hemen bir tane hemde en mantıklısından. Feysbuk un yeni ortağı kim ? Microsoft ! Msn live spaces , hotmail ve çeşitli vasıtalarla yapmak istedikleri altın tepsiyle önlerine sunulmuş oldu bu site vasıtasıyla. Hem microsoftun hemde Amerikan Hükümetinin.

Bir site düşününki insanlar gerçek kimlik bilgileriyle , tüm geçmişlerini kapsayacak şekilde ve genel anlamda kim olduklarını ortaya koyan verilerle üye olsunlar. Aman tanrım ne büyük bir veri. Senin benim için değil tabiki. İstihbarat birimleri için en başta. Peki ya büyük firmalar ?

Elinde böylesi bir database olan bir güç , büyük firmaların pazarlama araştırmaları için milyonlarca dolara bu bilgileri satmazlarmı sizce. Üyelik anlaşmasını okuduğunuzda buna ilişkin herhangi bir madde gördünüzmü sorarım size.

Yani microsoft bu siteye 1,6 milyar dolar verdiyse hemde sadece küçücük bir kısmı için , bunu çok daha fazlasını kazanmak için yaptı. Sadece sosyal komünitelere verdiği destekten dolayı değil tabiki. Ben şimdi zaten dünyanın en zengin insanı olan Bill Gates 'e neden daha fazla para kazandırayım ki :)

Birde olayın bambaşka bir boyutu var. Neymiş efendim eski ilkokul , ortaokul , lise , üniversite arkadaşlarınızı bulmanızı sağlıyormuş. İyide giden gider kalan sağlar bizimdir. Ben o kişilerle arkadaşlığımı devam ettirmek isteseydim ettirirdim zaten. Ayrıca seneler sonra lise arkadaşımla karşılaştığımı düşünüyorumda , nasılsın kilo almışsın falan felan geyiğinden sonra eeeee olur insan. Seneler sonra paylaşılacak ne kalmıştır geriye eski anılardan başka.

İngilizler merak kediyi öldürür demişler ya boşuna dememişler. Tabiki hepimiz merak ederiz eski arkadaşlarımızın şimdi neye benzediklerini , ne halde olduklarını. Aslında feysbukun başarısının altında sanırım bu merak var aslında. Meraklanmadığınız yada bastırabildiğiniz sürece inanın size birşey ifade etmeyecektir. Yeni arkadaş kazanmak mı ? Aman kalsın :)

Peki hiçmi iyi yönü yoktur şu feysbukun? Vardır elbet. Boş zamanınızı öldürmek gibi faydalı bir yönü vardır. Birde sanalda olsa benim şu kadar arkadaşım var bu kadar arkadaşım var gibi övünmek için bir sebep olur. Sanal alemin popüler insanları. Mahirler ve niceleri çıkacak daha bu alemden. Mahirler ölmez feysbuk bölünmez.

Not : Fotoğraf kel alaka gibi gözükebilir. Ama bazen masum şeylerin kötü niyetli kullanılabileceğini hatırlatması bakımından anlamlıdır. Dur ben bu kediyi otelinde ziyaret edeyim :)