29 Aralık, 2006

Anlamsız , Saçma


Sabaha karşı yola çıkmadan evvel yılın son yazısını da yazayım dedim. Ne demişler “ Gidipte dönmemek , gelipte bulmamak var.” Birde “ Kendi ekseni etrafında dönmek var ” ama bunun konuyla hiç alakası yok. Daha çok futbolla ilgili bu aynı “ Akıl dolu hareket “ yada “ Verdi İtalyan ” gibi.

Girişten de anlaşılacağı üzere absürd bir yazı olacak bu. Absürd ne demek peki ? Türkçe kelime karşılığı saçma , anlamsız demek. Ancak daha derinine inildiğinde farklı manalarla karşılaşabiliyorsunuz. Benim en sevdiğim komedi tarzlarından biridir mesela. Türkiye’de pekte benimsenmeyen, sevilmeyen bir tarz.

Aklıma ilk gelen örnekler “Hot Shots , Airplane, Naked Gun ve Top Secret ”. Hepsine de kahkahalarla gülmüştüm. Her ne kadar bazıları için deli saçması olsa da ve sonraları gerçekten beylik filmleri ti ye almaktan öteye geçemez hale gelseler de komik filmlerdi. Türkiye’de de “ Arabesk “ benzer bir örnektir. Dizi olarak ise özelikle Ayşen Guruda’nın oynadığı “Ana” absürd dozajı en yüksek olanlardan biriydi.

Arkadaşın ayağı kırılıp okula geldiğinde ve “Bu halde nasıl gidip geliyorsun ? ” sorusunu sorduklarında benim aklıma şu manzara gelir. Okul servisinin arkasına alçılı bacağından bağlanmış ve tekerlekli iskemlede otururken çekilen , servis şöförünün de dikiz aynalarından bir yere uçmasın diye devamlı kontrol ettiği , sanki yaptığı çok doğal bir eylemmiş gibi son derece sakin surat ifadesiyle arkadaşımın okula gelişi.

Birisi bana başına gelen olayları anlatırken ben o esnada bunları gözümde canlandırırım hep. Eğer keyfim yerindeyse de kurdukça kurarım. Çok vahim olmadıkça trajik hikayeleri bile bu şekilde eğlenceye dönüştürebilirim zihnimde. Dediğim gibi herkes sevmez bunu. Kimine göre ukala kimine göre soğuk olarak algılanmanıza sebep olur. Ama aynı frekansı yakaladığınız biri ile doyumsuz bir hal alır.

Ayna karşısında kendi kendine konuşan , anlatılan hikayeleri zihninde farklı formalara sokan biri olarak günün birinde delirmekten korkmuyor değilim. Ama tam tersine ben bunları kendi akıl sağlığımı korumak için yapıyorum. Absürd e gülüyorum.

27 Aralık, 2006

Yılbaşı vs. Kurban Bayramı


Yılbaşı ve kurban bayramının birinci günü aynı zamana denk geldi. 31 Aralık 2006. Bu nasıl bir muammadır nasıl bir kaostur böyle. Gündüzden 2 rekat namazımı kılıp kurbanımızı kestikten sonra , gecesinde bol alkollu haydi eller havaya , buraya oturmayamı geldik ortamı mı olacak şimdi. Aslında bu Türkiye'nin güzelliği , Türk insanının suflexliği. Her konuda olduğu gibi bu konudada esnek çözümler eminimki yaratılacak. Ne yardan ne serden vazgeçmeden :)

Oldum olası kurban bayramlarını sevmem. Çok telaşlıdır. Bir yandan kurban eti parçalanırken diğer yandan gelen misafirler , konu komşuya ve diğerlerine verilecek etlerin dağıtımı , gelen çocuklara şeker ,çikolata ikramı , telefonlar , mesajlar ,hiç bitmeyen bir hengame. Gün sonunda ne hal kalır ne ahval insanda. Akşam televizyonda bir sürü kaza haberleri. Çoğu kendini yaralayan acemi kasaplar , kaçan hayvanlar ve en vahimi trafik kazaları.

Bu rutine birde benim açımdan köy eklenir. 32 senedir bir kaç kez hastalık dışında her bayramı muhakkak Yalova'da ki köyümüzde geçirmişizdir. Hiç sekmez hiç aksamaz. Hısım akrabalar orada toplaşır orada buluşur. Ne kadar rutin ve sıkıcı olsada şimdilerde gönüllü gitmemin en büyük sebebi 92 yaşındaki canım dedem. Yaşayan tarih olan dedemden birşeyler dinlemek ve birinci ağızdan olayları öğrenmek gün geçtikçe bulunmaz bir hazine değeri kazanmaya başladı.

Bayramlar çocukken güzel zaten. Benimde birçok unutulmaz anım mevcut köydeki bayramlara dair. Ama inanın her ne kadar komik olabilselerde sonu hep annemden yediğim dayakla son bulur. Annenin vurduğu yer acımaz hatta gül bitermiş. Bende gül bahçesine dönerdim her bayram köyde. Şimdi yaptıklarımı düşününce hak veriyorum aslında. Bütün gün ortadan kaybolup ilk defa giydirilen bayramlık üst başı leş gibi eve gelen bir oğul kolay birşey değil.

Yılbaşı konusunda ise bu kadar istikrarlı değilim malesef. Dışarıda kutlamaların yanı sıra evde tek başıma tv seyrederek geçirdiğim yılbaşılarım var.

Ortaokul ve lise dönemlerinde ise klasik bir kolej geleneği olan hediyeleşme vardı. Kura çekilir , kimin kime çıktığı saklanırdı. Bir keresinde hediyemi bana İng. Öğretmenim vermişti. Kocaman bir şahlanmış beyaz at resmi. Arkadaşlarımın artık ganyan bayisi açarsın espirileri eşliğinde sormuştum anlamını. Neden bana daha uygun Tapir yada Eşşek değilde At resmi diye. Hırsımı sembolize ediyormuş. Gavurların emotion dediği şey. Şimdi o çerçevede başka aldığım setifikalar var. At resmide hırsım gibi rafa kalkmış durumda.

Aynı yıl sınıfın en güzel ve en havalı kızı kurada bana çıkmıştı. Ne alacağımı bilemediğim gibi ailemden de istediğim hediyeyi almaya yetecek parayı alma durumum yoktu. Oturup ağladım yahu. Annemde çeyizinden kenarı oya işli vakko bir mendil çıkartıp vermişti bana hediye yapmam için. Çok makbule geçmişti , güzel kıza yaranılmıştı ve görev tamamlanmıştı yılbaşı günü. Utanıyorum şimdi kendimden böylesi bir şey yaptığım için. 16 yaşın verdiği o hamlıkta malesef herşey şekilden ibaretti işte.

Bu sene köydeyiz yine. Gündüzden kurban telaşı gecesinde aile içi eğlence. Varsın böyle olsun. Onlar benim kıymetlim. Daha nice sağlıklı ve huzurlu bayramları ve yeni yılları sevdiklerimizle beraber kutlarız umarım. Hepinizin kurban bayramı ve yeni yılı kutlu olsun sayın Angelus severler :-)

25 Aralık, 2006

Kar Kokusu




Evden çıktım. Sokaklarda in cin top oynuyor. Hava soğumuş iyice. Ama bu soğuk başka soğuk. Kar soğuğu. Kokusunu aldım. Kış seven insanlardanım, herkes yaz severken. Kış bana mutluluk veriyor, elimde değil. Belki dünyanın en güzel şehri olan memleketimdeki kışları özlediğim içindir. Oraya çok yakışır kar. Ankara'daki pek çok güzel anımda da karın büyük yeri olmuştur hep, bununla da ilgili olabilir. Ama şu an bulunduğum şehire yağdı mı malesef bir-iki gün ancak yerde kalır. Soğuğu da bir o kadar çekilmez olur, nefes alırsanız ciğerlerinizi dondurur. Yine de kar kokusu aldım, mutlu oldum.


Patrick Süskind'in Koku'sunu bile okumadan kokulara karşı ilgim vardı. Doğuştan. Yavru kedi kokusu, köpek kokusu, ütü suyu kokusu, sobanın üstünde kızaran kestane kokusu, annemin parfümünün kokusu, hepsi bir şekilde beynimin ayrı bir haznesinde yer etmekle birlikte zincirleme olarak birbirini çağrıştırır bana. Demin saydıklarım çocukluğuma dair kokular. Hiç unutamadıklarım. Beni bunalıma sokanlar da bunlar, bana nostalji yaşatıp mutlu edenler de. Hangi anıma denk geldiğine bağlı.


Son yazların iğrenç sıcaklarında ruhen serinlemek için abuk sabuk çığlı, snowboard'lu tv showları, filmleri vb. izlerken de kar kokusu alırım ben. Bir an olsun içi ürperir insanın. Şu zihin denen şeyin, yönettiği beden üzerindeki etkilerine hastayım zaten.


Kar kokusu, birbirine kalorifer peteğinin dilimleri gibi bağlı zincirleme kokuları ve dolayısıyla da anıları ve şu ana da ait olan şeylerin kokularını beraberinde getirdi. Kar, memleketim, bahçede deli gibi kartopu oynadıktan sonra ıslak eldivenlerimi annemin sobanın üstündeki çamaşır kurutma demirlerine asışı, ellerimi sobaya yaklaştırıp alevlerin ışığında turuncu renge dönerken bir yandan ısınması, balkondaki gariban kedileri eve alışımız, Ankara'da ailemden ayrı geçirdiğim ilk kış, Tunalı Hilmi caddesinde teyzemle dolaşırken yağan karlara sevinişim, aşkımla el ele gezişimiz, Slayer'ın Spill the Blood'ı (ne alakaysa), camının buzları erisin diye arabayı çalıştırıp beklemeler, eski arkadaşlarla içilen konyaklar, şaraplar ve artık soğuğu hissetmeyişimiz...


4 yıldır kar kokusunu alakasız bir şehirde alıyorum. Alıştım diyemiyorum, buralara alışılmaz. Buradaki kokular bana birşey ifade etmiyor. Kar kokusunun dışında...

Yalnızlık Helvası

Bu yaban ellerde yalnız yalnız sevgili yurt odamda otururken dedim ki kendi kendime, madem ki tüm arkadaşlarım Noel tatili için memleketine gitmiş, ben neden un helvası yapmıyorum. Önceden iki kötü tecrübem vardı bu konuda. Yemek yapmak konusunda ne kadar iyiysem de şu tatlı işini bi türlü kotaramadım gitti. Tatlı hastası olmak demek tatlı pişirme konusunda profesyonel olmak demek değilmiş meğerse. Daha önce birtakım yemek tarifi sitelerinden edindiğim bilgilere dayanarak, Mahmut Tuncer isimli insanlaşmış-düdüğün şarkısını da söyleyerekten unuydu şekeriydi derken iğrenç macun kıvamında birşey elde edip çöpe dökmüşlüğüm vardı. Öyle bir yaratık elde etmiştim ki çöpte geçirdiği birkaç gün sonucunda kolu bacağı çıkmıştı artık, çöp kutusunun kapağını açınca bana 'meraba' bile dedi. Ben bunu şeker adamın lanetine bağlamıştım. Belki de Mahmut Tuncer lanetidir. Neyse bugün de İstanbul'da yaşayan bir arkadaşım annesinden aldığı bilgileri (buradan kendisine sonsuz saygılar) bana msn aracılığıyla aktardı ve sonuç ötekilerden bir adım daha iyi olsa da yine başarısız oldu. Demek ki benden kaynaklanıyor, diyerek bu işten artık vazgeçtiğimi duyuruyorum. Yani ille biri ölecek de öyle yiycez, anlaşıldı (töbe töbe).
Helva melva bahane, bu yalnızlık aslında şahane, bir yandan. Şehrin her tarafına Noel hediyeleri ve bilimum zamazingoları (sıcak şaraplar, pastalar, şekerler vb.) satılan pazarlar açıldı. Bunlardan artık bıktığım için bu sene hiç bulaşmadım, her seferinde Türkiye'dekilere enteresan bişeyler bulurum umuduyla gidip abidik gubidik fuzuli şeyler arasında kayboluyorum. Ne yapayım, arkadaşlar tatil diye yok oluveriyorlar. Şehir ölüyor. Ne partisi kalıyor ne cafesi ne de barı. Cumartesileri tıkış tıkış olan çalıştığım rockbar bile geçen gün tenhaydı. Eh bu şehri yaşatanlar öğrenciler ne de olsa. Yaklaşık 45 bin ögrencisi olan bir üniversiteye sahip bir şehir. Bunun yarısından çoğu Alman olunca ve bunlar da memleketlerine gidince (ve gidenlerin içinde yığınla arkadaşım olunca) böyle sap gibi kaldık. Yalnızlığı şahane yapan şey ise biraz kafa dinleme fırsatı. Sürekli çalan telefonlar, hadi gel yemek yapalım, hadi sinemaya gidelim, hadi müzik yapalım'ların bir süreliğine bitmiş olması ve böylece daha yoğun bir konsantrasyonla üniversiteye dair sorumluluklarımın başına dingin bir kafayla geçebilmem de güzel oldu tabi. Bir de şu helvayı yapabilseydim...

Merhaba!!!

Nihayet Angelus arkadaşımıza ayıp etmeyi bırakıp özenle hazırladığı blog'una naçizane yazılarımla katkıda bulunmak istedim. Öncelikle kibirli ruhumun bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak 'işte ben! Raupe'nin muhteşem dönüşü!' şeklinde bir başlangıç yapayım dedim. Yazılarım, ön-selamımı müteakiben burada yerlerini alacaktır. Bu blog'un tüm yazarlarına sevgiler...

22 Aralık, 2006

Masumiyetin Yitirildiği Anlar


Bir zaman dilimi vardır. Bulmacalarda yukarıdan aşağı yada soldan sağa 5 harf olarak sorulur. Cevap : “LAHZA”.Bir saniye sürmez.O noktadan sonra artık siz o eski siz değilsinizdir.Bir milat teşkil eder. Çok da önemli olmasına gerek yoktur.Hayatınız tamamen değişmez. Masumiyetlerimizde bu şekilde bırakır gideriz hayatın karanlık yüzüne. Hepimizin bir gerekçesi vardır ya , ne kadar geçerlidir bilinmez.

İlk rüşvet verdiğim anı hatırlıyorum şimdi. Hatta ilk denememde verememiştim. Benden rüşvet bekleyen memur kapıya kadar beni uğurlamıştı beklenti içerisinde. Elim cebimdeki zarfa varamamıştı.Amaaaa… Başka bir gün adliyede bir dosyaya muhakkak bakmam gerekiyordu. Dosyayı çıkartması için mübaşire gittim.Elim cebime gitti ve cebimdeki banknotu tokalaşırken eline tutuşturuverdim.

O saatten sonra cebimde hep verilecek rüşvet banknotları taşırken buldum kendimi. Toka edilirken verilen küçük meblağlar , her kapıyı açmaya başlamıştı önümde. Zorlamadan , kasmadan. Dün iş yaptırmak için bin bir takla attığım kişiler şimdi yolumu gözler olmuştu. Çark böle işliyordu ve ben o çarkın bir dişlisi olmuştum Bedeli ise banknotlar değil bu konudaki masumiyetimdi. O acaba ilk rüşvetini nerde ve nasıl almıştı. Hiç sormadım.

Cinsellik konusu hassas bir konudur. Bu konuda herkesin masumiyet anlayışı farklı olabilir ve bu sebeple kaybettiğini düşündüğü anda farklılaşabilir. Benim için bu an kendimi en kötü hissettiğim anlardan biridir.Zamanında çok sevdiğim ve beraber olmaktan çok zevk aldığım ama sonradan işin sevgi kısmının çıktığı bir kız arkadaşımla duygularım olmadan yattığım andır. Sonrasında ise cinselliğin ağırlıklı olduğu ilişkiler yaşamış olmak hayatın olağanı haline geldi. Nede olsa buda sevgi kadar önemli bir paylaşımdı. Bu konuda masumiyetim Ankara’da bir otel odasında kalmıştı.

Hiçbirimiz bir fanusta , çiçek gibi yetişmiyoruz. O sebeple beraber yaşadığımız topluma ayak uydurmamız gerekiyor normal sayılmak için etrafımızca.Aslında her masumiyetimizi kaybettiğimizde biraz daha parçası haline geliyoruz bu kokmuş bütünün. Bir zincirin halkası olmaktan çıkıp başka bir zincire dahil oluyoruz .Yalnız kalmıyoruz çünkü hepimiz insanız ve yaşadıklarımızı yaşayan yada yaşamış bir çok insan var etrafta. Hayata entegre olmak diyelim buna. Kendimiz gibileri cımbızla çekip ayıklıyoruz diğerlerinden.

Zaten yüksek vicdanlı olarak yaşamak hiçte kolay değil.Hayatın kendisi zor ve kirli çünkü. Bence kaybetmememiz gereken masumiyetimiz , iyi olmaktan vazgeçmemek. Yürüdüğümüz bu yolda üstümüz başımız çamur olsa da kalbimizi temiz tutalım. Sonra bırakalım kim bizi nasıl yargılıyorsa yargılasın

Asla Asla Deme


Şimdi Türkiye “ Binbir Gece “ diye bir diziyi tartışıyor. Dizinin bu kadar tartışılmasının nedeni aslında çoktan Hollywood tarafından işlenmiş ve bitirilmiş bir konuyu Türk halkının önüne , sinemada değil de daha geniş izleyici kitlesine sahip televizyonlarda ısıtıp tekrar önümüze sunması.

Bilmeyenler için dizinin tartışılan konusu kısaca şöyle. Çocuğu ölümcül bir hastalığa tutulan annenin ,tedavi için hiç kimseden yardım alamaması sonucu çaresizlikten kendisine bir gece karşılığında teklif edilen parayı almak için , 150 bin USD teklif eden işadamıyla yatması.

Aslında benzer bir konu Türkiye’de “Ahlaksız Teklif “ adıyla oynayan ve orjinali “ Indecent Proposal “ olan başrollerini Robert Redford , Woody Harrelson ve Demi Moore ‘un paylaştığı 1993 yapımı filmde işlenmişti. Tabi bu kadar acıklı değildi.

Filmde hayallerini kurdukları evi satın almak amacıyla girdikleri borç yükünün altından kalkamayan yeni evli çiftimiz son şanslarını Vegas’a gidip kumarda kazanmakta bulurlar. Sahip olduklarını da kumar masasında bırakan çiftin son şansı orada tanıştıkları ve kendilerine kadınla beraber geçirilecek 1 gece karşılığında 1 milyon dolar teklif eden bir milyonerdir. Filmin sonunu merak ediyorsanız buyurun alın ve izleyin. Hem 1994 yılında MTV ‘nin en iyi öpüşme ödülüne layık olan sahnesini görmüş olursunuz.

Şimdi bu 2 benzer yapımı karşılaştırdığımda ilk dikkatimi çeken Türkiye’de ahlaksız teklifin aslında ne kadar ucuz olduğu. 1 Milyon dolar nerede 150 bin dolar nerede.Buda sanırım ahlak konusunda ne kadar 2 yüzlü olduğumuzun en iyi kanıtı. Türkiye’de herkesin fiyatı daha ucuz çünkü. Etraf satılık vicdan kaynıyor. Satılık ahlak ise dolu. Kim para verirse onun borusunu öttürmeye hazır toplumun her kesiminden o kadar çok insan varki.

Bence Türkiye’de bu diziyi kadın ve namus odaklı olmaktan çıkartıp yeniden çekmeliler.1 Milyon dolar karşılığında , medya patronuna küfür edecek köşe yazarı iyi bir konu olabilir yada 1 milyon dolar karşılığında parti değiştirmesi teklif edilen bir vekil. Pardon 1 milyon dolar diyorum hala. Hadi şunu makam yada bir koltuk yapalım. Çokta ilginç gelmedi değimli. Alıştık çünkü.

Yada söz konusu kadını çocuğuna tedavi parası bulmaya çalışan çaresiz kadından , ülkemize çalışmak vaadiyle getirilmiş , pasaportuna el konulmuş , erkeklere zorla satılan ve ülkesine dönmek için para biriktiren yabancı uyruklu bir kadın yapalım. Fiyatı ne kadar sizce. 100 dolarmı yoksa 150 bin mi.

Ahlak ve vicdanı Tv'de değil kendi içimizde arayalım

Kaşıntılar


Kaşınıyorum arkadaşlar. Hemde baya bir kaşınıyorum. 3 haftadır gövdemin sol yanı deliler gibi kaşınıyor. İnsanlar genelde avuçları kaşındığında para gelecek diye sevinirler. Benimki neye tekabül ediyor bilemiyorum. Ama ya yiyeceğim sıkı bir dayağa yada başka bir şeyedir kesin. Hayır olmadığı kesinde. Belkide içimdeki uyuzluk dışarı vurmuştur. Sadece budur.

Dün akşam tavan yaptı bu rahatsızlık. Bende artık içimdeki bastırılamaz merak duygusunu bastırmak üzere arama motorlarından başlayarak giriştim nette surf yapmaya. Aranan kelime : "kaşıntılar". Birçok sağlık sitesine verilen linkleri teker teker kontol ettim. Lakin beni tatmin edici hiç bir cevap bulamadım. Kaşınıyorsanız bunun o kadar çok sebebi olabilirki , görseniz sizde şaşırırsınız. Kısacası kendime teşhis koyamadım.

Aslında yıllardır kendime teşhis koymakta ustayımdır. Parmaklarım ağrıyor diye erklem romatizması , karnım ağrıyor diye ülser ve daha neler neler. Hatta kendimi o kadar inandırırım ki dr. lar beni ikna edemez yok olduğuna. Böylesi takıntılı bir adamın kaşıntı konusunda koyduğu teşhisler ne olabilir sizce. İlk aklıma gelen zona oldu , sonra kurdeşen sonra karaciğer yetmezliği. Durum gittikçe kötüleştide kötüleşti. Kansere vardı varacak.

Bu kadar çok akılda hastalık kurmak , benim gibi bir panikataklıda nasıl bir etki gösterir. E tabiki atak olarak. Bunları düşündükçe daha kötü hissettim kendimi. Sonra yutkunmakta güçlük çektim. Nefes alışlarım zorlaştı. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Vücutta soğuk bir terleme. Bastırılamaz bir , ne oluyor bana duygusu ve endişe. Allahım.

Allahtan bu konuda tecrübeliyimde , atlatma yollarını biliyorum. Kendime telkinlere başladım. Hiçbirşeyin yok , sapa sağlam adamsın , aslansın sen kaplansın vs. Sonrasında yazarlardan ( Şimdiye dek bir yorum dışında hiç yazı yazmamış olsada, bekliyoruz bir gün) "raupe" yetişti imdadıma. Onunla sohbet iyi geldi. Geçti gitti anksiyete.

Bugün gittim dr. a , sıkıntıdan dedi , bir krem birde ilaç verdi. Kremler desem daha doğru. Bulaştırıyorsunuz , karıştırıyorsunuz öle sürüyorsunuz. Dr.a gitmeden evvel her hasta gibi etkiler birden geçti. Ne kaşıntı kaldı ne birşey ama çıktıktan sonra sadece sol yanım değil her tarafım kaşınmaya başladı. Sanırım dr. ada uyuz oldum yada dediğim gibi içimdeki uyuzluk iyice dışarı vurdu.

Bir kaç güne kadar geçmezse kaşıntı , yazılarımla hepinize bulaştırmaya çalışacağım haberiniz olsun. Yazılarımı okuyanı kaşıntı tutacak. Benden beter olacak.Kimbilir belki şimdiden kaşınmışsınızdır hıııı :-) Esneyen birine bakarak esnemek gibi.

Önemli uyarı : Yazılara yorum yapmak isteyen okuyucular , comment yazısına tıkladıklarında karşılarına çıkan pencerede "Anonymous" ı işaretleyerek , kullanıcı adı ve parola gerektirmeden yorum yapabilirler.

Gri eşofmanlı kız

Yağmur yağıyordu, o yürüyordu. Yürürken en tenha sokakları, en ıssız yolları seçiyordu, zaten yağmurdan sebep kimsecikler de olmuyordu dışarılarda. Utanıyordu herkesden, kendinden nefret ediyordu, sürekli kapşonlu birşeyler giyiyordu çirkinliğini örtmek için. Yürüyordu ve mırıl mırıl düşünüyordu hep yaptığı gibi.


Bazen her sıradan kızın yaptığı makyajı yapıyor, elbiseyi giyiyor ama farklı olarak aynanın karşısına geçtiğinde çirkinliğinin farkına varıyor, en güzel elbiseyi giyse ya da en pahalı makyajı yapsa bile asla kendine yakışmayacağını düşünüyor, sonra tüm bunlardan vazgeçiyor, kapşonlu gri eşofmanına ve makyajsız cildine geri dönüyordu. Bazen tanrıya isyan edecek hale geliyor, ağlıyor, üzülüyor, kendini kahrediyordu. O da her sıradan kız gibi bir sevginin hayallerini kuruyor, bir gün birisinin kapısını çalacağını gün geçtikçe büyük bir hızla azalan ümidine rağmen, umuyordu.


Kendi yaşıtlarından farklı olarak daha yıllar önce, zaten sadece mecbur kaldığında bindiği toplu taşıma araçlarında ya da sadece mecbur kaldıgı zaman girdiği kalabalık ortamlarda, etrafına bakma alışkanlığını yitirmişti. Baksa ne olacaktı ki ne farkedecekti. Nasıl olsa kimse onunla ilgilenmeyecekti. Çoğu zaman eline bir kitap ya da gazete alıp zaten etrafla ilgilenmediğini göstermek gibi tutumlar içine girse de aslında bu hareketinin ne kadar da riyakarca olduğunu farkediyor bir kere daha kahroluyordu. İçinde, ta derinlerinde biri ona aslında o kadar da çirkin olmadığını söylüyordu, ama o bunu başka insanlardan hele hele bir erkekten duymak için nelerini vermezdi. Asla soramazdı, çünkü cevap büyük ihtimalle olumsuz olacaktı. Bu düşünce belki de onu hayatta tutan tek şeydi. Kesinleştirmektense, küçücük de olsa şüphesiyle yaşamayı tercih ediyordu. Zaten emin olsa çoktan intihar etmişti, bunun planlarını defalarca kez yapmıştı bile, hazırdı herşey. Ama yıllar bu şüpheyi de azaltmakta, bilgiyi kesinliğe doğru taşımaktaydı.

Bu kadar mı şekilciydi herşey, bu kadar mı yalnızlık çirkinlikle eşti, bu kadar mı gaddardı ve sevgisizdi bu insanlar, oysa ne yapmıştı ki hayata ve insanlara, hala sindirememişti içine şekle bağlı bu adaletsizliği. Yüreğinde defalarca kez bu isyanı yaşamış, defalarca kez düzeleceğini umut etmiş ama herşey hep boşa çıkmıştı, artık isyan bile tatmin etmiyordu. Ağlamak, intihara teşebbüs etmek, ağlamak, saatlerce yağmurda ve soğukta yürümek, ağlamak, deliler gibi içmek, yine ağlamak... Bunların hepsi çoktan bitmişti. Boştu sadece bomboştu. Durmuştu artık. Hayatın içinde bir yokoluşu yaşıyordu. İnsanların onu farketmeyişleri bir kenara, adeta hayatın dahi kendisini görmezden geldiğinden emindi. Böylesine bir yalnızlığı ummamıştı hayattan. Çok kızgındı, adeta hesap sormak istiyordu hayatın kendisine. Yakasına yapışıp avazı çıktığı kadar bağırarak silkelemek istiyordu hayatı.


Yine yürüyordu en sevdiği havada, yine mırıl mırıl düşüncelerle. Evlerinin yakınındaki o büyük parka girdi yine. Parkın en dip köşelerinden birinde, her zaman oturduğu ağaç süsü verilmiş beton banka oturdu yine. Ne bankın ıslaklığı, ne soğukluğu ne de yağmur onu her zamanki gibi etkilemiyordu. Kimsecikler yoktu ne kediler, ne köpekler, ne kuşlar... Her zamanki gibi yine hiçi düşünüyordu.


Yağmur azalmıştı, durdu duracak gibiydi. Yağmurun bitmeye yakın olduğunu anladı ve eve gitmesi gerektiğini düşündü. Emin olmak için kafasını kaldırdı. Kaldırmışken bir de şöyle bir etrafına bakındı. Boyun kasları başının yukarıda oluşunu unutmuştu sanki. Ağrıyan boynuna elini götürüp oğuşturmaya başladı. Oğuşturmayla birlikte kafasını sağa sola çevirirken farklı birşey gözüne çarptı. Olağandan farklı. Birkaç bank ötede biri daha oturuyordu. Sırtı dönüktü. Belli ki daha önceden beridir de oradaydı. Başını öne eğmişti başında bir şapka vardı. “Bu yağmurda başka kim gelip buraya oturur ki” diye düşündü. Yanına gitmeyi bir an aklından geçirdi ama endamına bakılırsa bu bir erkekti ve bir erkekle konuşma cesaretini zaten asırlar önce kaybetmişti. Seslenmeyi düşündü ama bundan da hemen vazgeçti. Büyük bir park, parkın en ücra köşesinde, böylesine soğuk bir havada bir erkek ve o; tuhaftı. Yıllardır hiç çalışmamış ve bakımsızlıktan en ufak aksamı dahi paslanmış bir makine gibi içinde birşey gıcırtıyla yavaş yavaş dönmeye başladı. Kalbi atıyordu. Heyecanlanmıştı. Ama birşey yapamıyordu. Sadece, öylece o tarafa bakıyordu. Bu arada yağmur tekrar başlamıştı. Aradan çok geçmeden başını öne eğen kişi de başını kaldırdı ve sanki biliyormuş gibi kafasını arkaya doğru çevirdi. Oturduğu yerden biraz doğrularak bedenini de çevirdi. Ve baktı. Kızın kalbi yerinden çıkacak gibiydi. En büyük ümitsizliğin içinde bile toz tanesi kadar da olsa bir ümit olduğunu biliyordu, sanki kaybettiği inancı koşarak geri geliyordu. Sanki damarlarında yepyeni taptaze bir kan dolaşıyor, bütün iç organları kendilerini büyük bir hızla yeniliyordu. Hiç bir şey düşünmüyor sadece bu anlık heyecanı yaşıyordu. Kapkaranlık kalbi ümitle dolmuştu. Günün her saati aklından bir an olsun çıkmayan çirkinliğini unutmuştu. Kapşonunu kafasından çıkarmıştı. Mat kahverengi saçları ıslanıyordu. Dudaklarının kenarları yıllardır ilk defa yanaklarına doğru genleşmişti, gülümsüyordu. Elini kalbine götürdü, eliyle hissetmek istiyordu ritimleri. Tüm bunları ne kadar da unutmuştu. Uzun yılların ardında, hayatında ilk defa bir erkekle gözgöze gelmişti. Ona doğru koşmak istiyor ama kıpırdayamıyordu. Bakışıyorlardı sadece bakışıyorlardı, uzun uzun.


Yağmur şiddetini artırmıştı. Bu arada dakikalar geçmişti. Oturdukları bankların bulunduğu park yolunun görülebilen en uzak köşesinden bir kişi daha belirdi. Gelen kişi tam seçilemiyordu ama ağır ağır yaklaşıyordu. Çocuk onu görmemişti yüzü hala kıza dönüktü çünkü. Yaklaştı, yaklaştı. Bir kızdı. Üzerinde kapşonlu gri bir eşofman vardı. Kapşonunu başına çekmiş, başını da önüne eğmiş yürüyordu. Yüzü belli olmuyordu. Etrafına bakmıyordu. Yürürken dudakları kıpırdıyordu sanki kendi kendine konuşuyordu. İyice yaklaştı, erkeğin oturduğu bankın hizasına geldi, adımlarını yavaşlattı ve yavaşça erkeğin önünde durdu. Kafasını kapşonunun içinden utangaç bir tavırla çevirdi, erkeğe doğru baktı, yüzü seçilmeye başladı... ne kadar da çirkindi; gülümsedi, erkek de ona gülümsedi, elleriyle banktan destek alarak yavaşça ayağa kalktı, kafasını sola çevirip ilk bakıştığı kıza bir an baktı, gözlerini kapayarak kafasını yavaşça önünde duran kıza çevirdi. Kapşonunu kızın kafasından arkasına doğru sıyırdı. Kızın çirkin yüzü iyice belirdi. Ellerini çekti. Yüzüne iyice baktı kızın. Gülümsedi. Son kez sol tarafına doğru başıyla bir hamle daha yapmak geldi içinden, son kez bakmak için ilk bakıştığı kıza.

O, kapşonunu başına çekip diğer köşeyi çoktan dönmüştü bile...

20 Aralık, 2006

Hasta Ziyareti


Dün eski sevgilimi yattığı hastanede ziyaret ettim.Çok önemli bir operasyon olmasada adı bile korkutucuydu , Ameliyat! Bir buket çiçeğimi alıp , saçımada çeki düzen vererek girdim hastaneye. Aklımda "ya tüm ailesi oradaysa kendimi nasıl tanıtırım nasıl açıklarım" sorularıyla. Artık vazgeçmek yoktu , ne olacaksa olacaktı. Yoluma devam ettim.

Asansörde heyecanım iyice arttı. Kata geldiğimde görevli hemşireye korkak bir şekilde oda numarasını söyledim ve bana gösterdiği yolu takip ettim. Kapıda annesi duruyordu. İlk bakışta tanımıştım .Zaten arkadaşıma bu kadar benzeyen orta yaşlarda bir hanım annesidir diye düşündüm. Onunda kendine yaklaşan bu adam da kimin nesi bakışları altında, gittim yanına.

En nazik ses tonunda , herhalde daha incelemez sesim , kendimi tanıttım. Yüzünde ki misafirperver ve yumuşak ifadeyi görünce rahatladım. sorun yoktu. "Görebilirisin" dedi , "dinleniyor içeride". O an esas korkumun ailesi olmadığını anladım zaten. Birazdan sebebini açıklayacağım nedenden ötürü.

Ayrılık hikayesinin hiçbir tutarlı sebebi yoktu. Bir cumartesi buluşacaktık. Ben onu aramadım , oda beni aramadı. 1 senedir birbirimizi aramıyorduk. Ne kavga vardı ortada ne gürültü. Ne söylenmiş sözler nede bir bahane. Sadece aramamıştık birbirimizi. İçeri girdiğimde herşey olabilirdi. " Ne işin var burada çık dışarı! " diyebilirdi.

Önce kafamı uzatarak küçük çocuklar gibi baktım. Beni gördüğüne gerçekten şaşırmıştı. Sonrada sevindi. Hasta yatağında öle bakımsız olmaktan utandı bir an. Belkide hiç öyle gözükmek istemezdi bana. Davet etti beni içeri yüzündeki şaşkınlık ve sevinç ifadesiyle. İçeri girdiğimde bu seferde kekeme çocuklar gibiydim. Cümle kuramıyor , kelimeleri toparlayamıyordum.

Yanına gittim .Elini uzattı bana. Şükran duygusunu böyle belli etmek istemişti. Sonra çiçeğine bakmak istedi. Serzenişte bulundu , bana çiçek getirmen için illaki hasta mı olmam gerekiyor , hastanede mi yatmam gerekiyor diye. O gayet rahattı. Aslında o anda hasta yatağında yatan bendim , ayakta olan oydu sanki. Roller değişmişti.

Hasta ziyaretinin makbülü kısa olandı. Fazla duramadım. Zaten oldukça sıcak olan hastane odalarının atmosferine , benim bu gerginliğim ve telaşımda eklenince hamamda gibi terlemeye başlamıştım.En sonunda kendime gelip doğru düzgün bir geçmiş olsun temennisinde bulunup ayrıldım odadan.

Sonrasında da kankamla buluşup güzel bir yemek ve kestaneli çikolatalı pasta eşliğinde iyi bir çay muhabbeti. Mutlu olmuştum sanırım. Korktuklarım başıma gelmemişti. Bir görevi yerine getirmenin rahatlığı çökmüştü.

Belkide en önemlisi anlamsız bir inat ve gurur sebebiyle kaybettiğimi düşündüğüm kişiyi yeniden kazanma ihtimali doğmuştu. Bana da geçmiş olsundu. Hasta bir yanımı iyileştirmiştim.

16 Aralık, 2006

Saturday Night Fever


Yazı başlığını , başrollerini "John Travolta" ve "Karen Lynn Gorney" nin paylaştığı 1977 yapımı filmden ve aynı filmin sound track i "Bee Gees" gurubunun türkçesi " Cumartesi Gecesi Ateşi" şarkısından aldı sevgili cumartesi sevenler. Günün anlam ve önemini belirtmek için bence en güzel isim.

Yahu ne güzel gündür şu Cumartesi. Haftasonunun tam ortasıdır. Sosyal faaliyetler için en uygun gündür. Özellikle gece yapılacak etkinlikler için biçilmez kaftandır. Ertesi gün Pazar ve tatil olduğundan istenildiği kadar yatılıp uyunabilir. İş stresi yoktur. Cumartesi günü özellikle de akşamı ve gecesi bana göre tüm bir Pazar gününden daha değerli bir gündür.

Dolabınızın köşesinde her zaman giymediğiniz görevini bekleyen kıyafetleriniz yerinden çıkar. Bunlar aynı zamanda bir Batman in kaslı kostümü yada supermanin görev başında giydiği göğsünde kocaman "S" harfi olan mavi tayt kıyafetleri kadar önemli kıyafetlerdir. Görevi sizi her zaman göründüğünüzden daha şık ve alımlı göstermektir.

Erkekler sinekkaydı tarşlarını olur yada saç sakala düzen verirler. Saçlar jölelenir , saat kolye gibi aksesuerlar takılır , kokular sürülür. Hanımlar gündüzden kuaförde saçlarına fön çektirir , kırıklar alınır, kişisel bakım ve makyaj yapılır , geceye hazırlanılır. Telefon tarfiği işlemeye başlar. Guruplar oluşturulur , gidilecek mekan yada mekanlar belirlenir , randevular verilir.

İşte şimdi eğlence zamanı. Şakalar, konuşmalar , ortamda uyuz olunan şahsa laf sokmalar. İlerleyen saatlerde alkol seviyeside yükünü aldığında , başkalarının huzurunda dans edemeyen herkesler artık yerinde duramaz hale gelir. Nadide figürler sergilenir. Ayık kafayla tekrar seyredilme imkanı olsa yerin dibine geçilebilecek ne kadar enteresan dans varsa edilir.

Bu arada çapkın bakışlar , yakınlaşmalar , yeni flörtler ve tam tersi kıskançlık krizleri ve ayrılmalar yaşanır. Gecenin sonunda sallana sallana eve nasıl gideleceği düşünülür. Arabaları olanlar bazılarını yol üstünde bırakır , diğerleri kendi başlarının çaresine bakar ama bu esnada muhakakak bir kargaşa vardır.

Kimi sabah yatağında baş ağrısıyla yanlız uyanır. Kimisi ise ben ne bok yedim akşam diyerek yanında yatana şapşal şapşal bakarak. Tüm bu akşamın hengamesini ve yorgunluğu alacak tek şey ise , öğle vakitlerinde yapılacak uzun ve leziz kahvaltıdır.

Bugün Cumartesi ve hepinizin şimdiden "Cumartesi Günü Ateşi" mübarek olsun. Allah yüzünüzü kara çıkartmasın dostlar :-)

12 Aralık, 2006

Tıngır Mıngır Avrupa


Avrupa Birliği bizi alırmı almazmı tartışmaları yine tavana vurmuş durumda. Son Dışişleri Bakanları toplantısından sonra 8 konuda müzakereler askıya alınırsa süreç devam edermi , 4 e inerse okeye dönermiyiz , 2 + 2 kaç eder , tren yavaşladımı yoksa durdumu diye herkesler işkembei kübradan birşeyler sallarken bizimde halkça beynimiz dönüyor , nerdeyim ben? Avrupa Birliğine geldikmi ? ben burda inecektim diye saçmalıyoruz .

Konunun şu anda işleyen prosedürünü bırakalım uzmanlar anlatsın ben daha farklı bir açıdan, tarih açısından bakıyorum bu hususa. Bence geleceği görmek için geçmişe bakmak gerekir. Geçmişin kodlarını iyi çözümlersek , kahin olmaya medyum olamaya gerek kalmaz. Batı ve avrupanın bizlere ne ifade ettiğini bir düşünelim öncelikle.

Batı Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak günümüze kadar hep medeniyetin merkezi oldu bizim için. 3 ncü Selimden başlayarak Islahat harketelerinde batı örnek alındı. Tanzimat fermanı yayınlanırken batılı kurallar konuldu. Meşrutiyeti batılı ülkelerle toplantı halindeyken toplarla ilan ettik. Tek dişi kalmış canavar diye niteliyip savaştığımız ve bağımsızlığımızı kazandığımız batı medeniyetini geçmeyi kendimize ilke edindik. Muasır medeniyet olarak batıyı tanımladık.

Asırlardır Avrupa önümüzdeki bir hedefti. Daha öncesinde atalarımız doğuyu fethetmek yerine batıyı fethetmeye , güçleri azalıp yenilmeye başladıklarında da batıyı fethetmek yerine onlar gibi olmaya çalıştılar. Biz zaten hiç yüzümüzü doğuya çevirmedikki. Geldiğimiz topraklar bize uzaktı hep. Gidilecek ve varılacak mecralar belliydi. Batı !

Peki şimdi siz kendinizi kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz. Doğulu mu yoksa batılımı ? İnternette bilgisayarınız için bir sürücü yada bir ürün hakkında bilgi almak istediğinizde ve üreticinin global web sayfasına girdiğinizde Türkiye'yi Avrupa değilde Asya bölgesinde tanımladıklarında kendinizi nasıl hissediyorsunuz.

Ben Avrupa Birliğini şimdi bu asırlara dayanan , atalarımızdan bizim seçimimiz olmadan bize miras kalan bir misyon olarak algılıyorum. Çünkü Avrupa Birliğine girmek demek tepe noktasına ulaşmak demek , misyonu tamamlamak demek , bize yüklenilen görevi yerine getirmek demek. Avrupalı olmak demek , avrupanın bir parçası olmak demek. Psikolojik olarak tüm bir ulusun tatmini demek.

Tüm dünya üzerinde de Batı gelişmişliği Doğu az gelişmişliği , kuzey yarım küre zenginliği güney yarım küre ise fakirliği gösterir. Hepsinin hemen hemen tam ortasında olan ülkemizin aklının karışmasından daha doğal ne olabilirki. Daha önemlisi böylesi bir durumda siz zenginliği ve gelişmişliğimi seçersiniz yoksa diğer şıkkımı.

Tüm bu anlattıklarımdan benim azılı bir Avrupa Birliği destekçisi olduğum çıkarılmasın lütfen. Ben farklı bir persfektiften biz neden Avrupa Birliği'ne girme konusunda bu kadar ısrarcıyız sorununa cevap arıyorum sadece.

Bence bu takıntı haline gelmiş durumdan sıyrılmamız gerekiyor. Avrupa Birliğinin esas kuruluş amacı eski kıtada yeni bir küresel savaş durumunda birbirlerine düşmelerini engellemek ve yıkımı en aza indirgemek. Sonrasında ise değişime uğrayarak genişlemiş ve toplumsal projeye dönüşmüş.

Hali hazırda Avrupa Birliğinin içerisinde çıkar çatışmaları büyük rol oynuyor. Bir tarafta Amerika ile stratejik ortak İngiltere , ona karşı dünya yönetiminde söz sahibi olmaya çalışan Fransa - Almanya İttifakı ve palazlanmaya çalışan İtalya. Geriye kalan ülkeler ise kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden ve bu paydan kapmaya çalışan tali güçler. Tam bir kurtlar sofrası.

Avrupa Birliğinin geleceği konusunda kendileride çok emin değiller ve halen ciddi endişeleri var.

Türkiye bu oyunun dışında kalmak istemiyor. Dünyanın siyasi ve ekonomik hareketleri konusunda söz sahibi aktörlerden biri olmak istiyor. Hak ettiği yeri almak istiyor. O zaman banada ulu önder Atatürk'ün vecizesini tekrarlamak kalıyor :

" Türk Öğün Çalış Güven"

11 Aralık, 2006

Psikopat Kedi



Bir kedi olmak istiyorum ben. Benden olsa olsa kocaman , şişko bir tekir olur. Yürüsemmi yürümesemmi , yesemmi yemesemmi diye karar veremeyen , ağır kanlı , miskin, şapşal bir ev kedisi. Birde hırçın hani , durun sevmeyin beni diye dokunulduğu anda pençelerini gösteren. O gözlerle çok sert bakarım ben , hem karanlığıda görürüm apaçık.

Sahibim bana çeşitli oyuncaklar alır bende onlarla oynamaz uyuz ederim onu. Ya arkadaşım ben kediyim tamam ama her kedi illa kaplan gibi çita gibi çevikmi olmalı yani. Bırak yatıyorum şurda. Şimdi kendimi psikopata bağlıyacağım indiricem ne kadar perde abajur varsa göreceksin. Zaten tip müsait , karakter müsait. Bak şimdide ip sallıyor önümde. Benim ona kitlenip onu yakalama mı bekliyor. Tövbe estağfurullah yok bu harbi kaşınıyor. Neyse yer değiştireyim yavaş yavaş belki vazgeçer.

Kediler nankörmüdür yoksa karakterli hayvanlarmıdır tartışılır durulur. Hiçbir kediye istemediği şeyi yaptıramazsınız , bunun yanında kendisi istemedikçe asla kendini sevdirmez. Karnı acıktığında ise gelir binbir takla atar yavşar. Bende kedi olunca 5 vakit namaza duran , kendini aşmış sufi bir kedi olamam sanırım. Aynı özellikler bendede peydah olur. Varsın millet nankör desin hatta bazıları abartıp namkör desin bana. Kediyim ben ya , bana ne. Bunlar insanlar arasındaki değer yargıları. Biz kediler farklı şeyler konuşur , farklı şeylere kızarız.

Kedi olduk diye alangirli mekanlardada dolaşmak lazım şimdi. Öyle duvar üstlerinde , çatı tepelerinde. 9 canın 9 unuda harcamaya müsait ne kadar yer varsa oralarada. Kedi oldummu yükseklik korkum da gitmiş olur böylece. Aşağıya başım dönmeden bakabilirim.Tek rakibim Türk Hava Yolları , yihuuuuu. Karnım acıktı yine ya. Orda bir dişimi var bana mı öle geliyor. Duble yihuuuu. Kedi olmayı yavaş yavaş seviyorum.

Tek korkum şu aptal itler. Beni gördüğü zaman kovalamaya başlıyorlar. Bende bu cüsseyle tık nefes hooop bir ağaç üzerine tırmanmaya. Birde şu benden küçükleri var fare gibi. Bir tırmıklık işi var , vericem pençeyi yüzüne yüzüne köpek olduğuna pişman olacak ama kedilik bizde kalsın. Bu rotweiler ları hiç sevmiyorum. Başka kurt köpeği sevmiyorum , pitbull u hiç saymıyorum zaten , kangal evlerden uzak. Harbi korkutucu yaratıklar bunlar yahu. Gördümmü tüylerim diken diken oluyor.

Birde şu salak tipler var. Beni görünce pisi pisi diyorlar. Arkadaşım benim bir adım var birrr , elinde bişe yokken pisi pisi diyip blöf yapma ikiiii , ben ev kedisiyim üççççç. Boynumdaki madalyonu göremiyorsan git kendine gözlük al. Yoksa o gözlerini bırak ben çiziyim bundan böyle dedenin köyünüde gör olduğun yerden.

Ayrıca Türkiye'de trafik terörü yaşanıyor ahanda şahidiyim. Bende gidip ışıklarda yeşilimi bekliyim yani. Hatta abartıp birde yaşlı teyzeleri karşıdan karşıya geçireyim. Ben yola atarım kendimi kralını tanımam. Sende şu frene basıver dimi ama nerdeeee.

Yoldaki şu çiftlerede uyuz oluyorum. Genelde kızlar beni çok cici bulur. Kedi olsamda değişen birşey yok yani. Neyse , erkek arkadaşıda kıza yalakalık olsun diye gelir ya yakalamaya çalışır , yada sevmeye yeltenir beni. Yaklaş cnm , yaklaş biraz daha. Karizmanın çizilmesine az kaldı. O kızın elini pençelerinle kavramışsın ama beni kavrayamazsın. Benden sana birkaç hatıra yadigar kalsın , pençe neymiş anla.

Ahanda vazgeçti. Birde kız arkasını dönünce bana tekme salladı. Bu kadarmı nankör olur bu insanlar. Benle kendine prim yaptır sonra hor gör. Neyse ben kediyim böyle şeylere önem vermem. Üst paragrafta öle dedim yoksa dalmıştım , kafa göz.

Mırrrrrrrrrr , acıktım mutfağa gidip yalanayım biraz . Sizde gidin artık, kendiniz biraz bişiler karalayın. Hadi cnm , bak hala bakıyor , kime diyorum :-)

07 Aralık, 2006

Haberler - Klişeler


"Sayın seyirciler gün geçmiyorki Angelus buraya yeni birşeyler yazıp saçmalamasın" İşte sizi en sevdiğim bir haber klişesi ile karşıladım. Lütfen cümleyi sesli bir biçimde Murat Murathanoğlu yada Mehmet Ali Birand gibi okuyun , beni anlayacaksınız. Ne bereketli bir başlangıçtır bu. Herşeyin başına konulabilir ve ilgiyi kendine çekebilir " Gün Geçmiyorki ..... " Günlük hayatımızda kaç kere şöyle bir cümleye başlarız peki , oda ayrı bir mevzu.

Bu kadarla kalsa neyse. Medya o kadar sağlam bir kaynak ki , benim gibi espiri özürlü bir adam bile bunu mizah malzemesi yapabiliyor işte. İlgimi çeken bir kaç güzide örneği peşpeşe sıralayayım

Diyelimki kış mevsimindeyiz ve güzel ülkemizin özellikle büyük şehirlerinden birinde hava o haftasonu açık ve güneşli. İşte size yılların değişmeyen haberi :

" Havanın güzel olmasından faydalanan İstanbul'lular bugün kendilerini park ve bahçelere attılar. ( Görüntüde arka planda sarayburnu yada boğaz hattı sahillerinde buldukları ufacık yeşilliklere kendilerini salmış mangal yapan tipler)"

Madem havalardan bahsediyoruz karla devam edelim. Yazılı basında kar yağışı ile ilgili değişmez cümle :" İstanbul beyazlara büründü". Tabi bu romantik başlıklara bir örnek. Havalar çokmu sıcaklaştı ülkede; o zaman muhakkak bir uzman çıkmalı , muhtemelen antalya sahillerinden bikinili kızlar görüntüleri eşliğinde , yaşlı ve çocukların sıcaklardan korunma yöntemlerini anlatmalı.

En insanın gözüne gözüne soktukları riyakarlık ise en çok Ramazan da yaşanır medyada. Ramazanları birden tüm medyamız gökden kendilerine zembille bir mesaj inmiş gibi müslüman kesilir ancak hiçbiri ramazanı islami açıdan görmeyerek işin eğlence kısmına dalarlar. Yine haberler ve röportajlar. Efendim eskiden ramazan şöleydi böleydi ne eğlenirdik ne eğlenirdik diye. Ramazan olmasa "Nurdan Damcıoğlu" aç kalır vallahi. Bizde her ramazan , Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz hocalardan dinimizi yeniden öğrenir ve ailecek kanto yaparız zaten.

Siyasi haberlerden başlıklar ; Baykal hükümete ATEŞ PÜSKÜRDÜ ve ZEHİR ZEMBEREK açıklamalarda bulundu , ANKARAYA ( Hükümetle özdeşleştirme yapılır ) suskunluk hakim , muhabirlerimiz SOKAĞIN NABZINI tuttu vs vs. Hiç değişmez ama hiç.

Futbolla ne kadar ilgileniyorsunuz bilmiyorum ama Türk olupta futbolla ilgilenmemek ayıp birşey. Esas bomba klişeleri en çok spor sayfalarında bulabilirsiniz tabiki çünkü bu kadar akıldan uzak bu kadar avam bu kadar abes haber yapan ancak spor servisleri olabilir. Herkesin birbirine ismiyle soyadıyla değilde abiiiii diye hitap ettiği bir mecradan daha ne beklenebilirki.

Formdan düşmüş bir futbolcumuzmu var işte açıklaması " Bomba gibi patlayacağım , gerçek beni herkes görecek " , transfer haberi çıkan futbolcu açıklaması " Takımdan kovamadıklarca hiç bir yere gitmem". İki elde tutulan toplara yakın çekim resimler , forma öperken yada top sektirirken resimler , yada topla çimenlerin üzerine playboy modeli gibi uzanmış resimler , hiç değişmeyen klişeler.

Birde şu uyaklı başlıklar vardırki beni öldürür. " Hakan Bombaladı , Galatasaray Turun Kapısını Araladı" , " Kara Kartal Boboyla uçtu , 90+1 de Golü Buldu" , "Aziz Başkan Ültimatom Verdi , Federasyon Çark Etti". Lütfen milli maçlar ve kupa maçları öncesi klişe başlıkları unutmayalım; "Yende Gel Aslanım" , "Kartallar Yüksekten Uçar" , " Parçala Fenerim ".

Daha aklıma gelmeyen neler neler. Ben sırf bu başlıkları okumak , sırf bu klişelere gülmek için gazete alıyorum zaten. Sadece gülmek için spor tartışma programlarını , magazin programlarını izliyorum. Hayvanlar alemini keşfedebilmek, zayıflama tüyoları almak, baldırı çığlak 2-3 hatun görebilmek için haberleri seyrediyorum.

En güsel günler en güzel geceler sizinle olsun , görüşmek üzere allaha ısmarladık efendim :)

06 Aralık, 2006

Kendini Şımartma Seansları


Arada sırada kendimi şımartırım ben . Hatta bu şımartmaları bir ritüel haline getirdiğim söylenebilir. Kimse olmadan tek başıma bir ayin gibi düzenlediğim eylemlerdir. Hayatın tam ortasında kendime ayırdığım bir kaç saatin hakkım olduğunu düşünerek tüm o harala gürele içerisinde örselenen benliğime nefes aldırırım.

Özgürlük dediğimiz kavram sonsuz değil zaten. Bakın yazarın biri özgürlüğü nasıl tanımlamakta. "Özgürlük aslında bağlanmaktır . Aileye , çevreye , topluma bağlıyız herbiryerimizden ama asıl olan bu bağların esnekliğidir. İşte o esneklik özgürlüğümüzün ölçütüdür." İnsanın gün içerinde sadece kendine ayıracağı o kısıtlı zaman dahi , bu bağların yumuşamasına ve gerekli esnekliği kazanmasına yardımcı olabilir.

Aynı zamanda insan ilişkilerimizde de çok yardımcı olur kendini şımartmalar. Üstadımızın bize verdiği bir tavsiyedir. Derdi ki " Asla işten çıkıp direkt eve gitmeyin yoksa tüm sinir stresi eve yansıtırsınız. Kah biryerlede arkadaşlarla atılan bir duble içki , kah boğazda kısa bir yürüyüş her ne ise yapıp eve gittiğinizde , önünüze koyulan tabaktaki yemeğe tepkiniz buna göre değişir."

Buraya kadar okuduğunuz satırlardan belkide düşüncelerimi çok bencilce bulmuş olabilirsiniz. Ama unutmayın herkesin biraz bencil olma hakkı vardır ve bu bencillik hakkını kullanırken etrafınızada daha mutlu bir insan olarak yaklaşma ihtimaliniz yükselir. Dolayısı ile sadece kendinize değil başkalarınada iyilik yapmış olursunuz.

Siz bunu nasıl becerirsiniz , neden zevk alırsınız bilmem ama ben kendini şımartma seanslarını çok basite indirgedim. Sevdiğim bir müzik eşliğinde nescafe içmek ve yanında o güne özel olarak aldığım puroyu tellendirmek yada uzun zamandır merak ettiğim bir filmi gidip almak ve o filmi beni kimse rahatsız etmeden seyretmek en sık uyguladığım yöntemler arasındadır. Güzel bir yemek ve yemeğin yanında kaliteli bir içkide hiç fena olmayan bir fikirdir.

Aslında herşey birazcık daha mutluluk için , insanın kendisiyle barışması için. Bunlar benim yöntemlerim , sizinde kendinize göre olacaktır muhakkak. Uygulamada farklılıklar olsada esas noktayı ıskalamayın derim ben. Bu seansları yanlız yapın. Birey olmanın zevkini tadın. Kendi kendinize konuşun , bağırın , gülün , şarkılar söyleyin.

Daha çok minibüslerde ve muhafazakar işyeri sahiplerinin bürolarının duvarlarında görmeye alıştığımız dini sloganı değiştirip soruyorum size ben ;

"Bugün kendin için ne yaptın ? "

02 Aralık, 2006

Günün Saçmalıkları - Hiçbirşey Hakkında


- Gününüz nasıl başladı Angelus Bey ?
- Hmm umm , günüm her sabah olduğu gibi değişmez rutini olan annemin dırdırı ile başladı içses beyciğim.

- Mutlusunuz yani ?
- Ah tabiki. Ben kafkanın dönüşümündeki böceğim. Böle durumlarda kaçışıp hemen güvenli bir yer bulup , orta antemlerimi saklarım , el ayak çekilincede yemek bulup karbonhidratlarla mutlu olurum.

- Tombulmusunuz peki ?
- Her geçen gün biraz daha şişiyorum. Kabuğum çatırdamaya başladı. Kendime yeni bir yuva bulmanın zamanı geldide geçiyor bile.

- Siz delimisiniz ?
- Evet deliyim ben aslında ama , deli olduğunun farkında olan deli varmıdır oda başka bir soru ?

- Bundan sonraki planlarınız nedir ?
- Bomba gibi patlayacağım , gerçek angelusu herkes görecek , bu arada 2 elimde topla yada forma öperken bir resmimi çekerseniz daha uygun olur bu sloganlara

- Ben gerçekten sormuştum ama ....
- Hayata devam hem bak bu arada yeni telefon aldım çok şık dimi hemde çok ucuz onbeşbinaltıyüzyedi takside aldım

- Bana ne be adam , hem nasıl ödeyeceksin sen onu hı ?
- Ya bi si... git içsesmisin nesin