28 Şubat, 2007

Çarşı Pazar İstanbul



İstanbul'un meşhur semt pazarları vardır. Bunlar genelde isimlerini kurulduğu günlerden alır. Salı Pazarı ,Perşembe Pazarı gibi. Fakat Çarşamba pazarı farklıdır. Çarşamba günü kurulmakla beraber bu pazar adını Fatih Yavuzselim'in Çarşamba semtinden alır.Benim içinde farklı anlamlar taşır.

Doğup büyüdüğüm ev pazarın hemen başladığı noktadadır bir kere. İlk paramı kazandığım yerdir. Her çarşamba pazara uzak semtlerden gelen tanıdıkları soluklanmak için ağırlamamıza vesile olmuştur. Misafirleri severdim küçükken. Annemle saatlerce dolaşıp ona hamallık yaptığım, azad edildiğimde elimle onca yükle kalabalıkta slalom yaptığım pazardır.

İlkokul zamanlarında arkadaşlar arasında bir moda başlamıştı. Pazarda su satıp para kazanma. O zamanlar daha pet şişelerde su satılmadığından pekte hijyen olmasa da insanlar suculardan su alıp içerlerdi. Bende bu modaya uydum ve elimde eski yağ şişesinden bozma bir şişe suyla çıktım pazara.

"Buzzzzz gibiiiii soğuuuuukkk sudannnnn içeeennnn" diye bağırmam lazım ama nerdee. Utanıyorum. Züğürt Ağa filmindeki gibi bağırmadan sadece "su" diyerek satış yapmaya çalışıyorum bir kibarcık olarak. Derken 3 çocuk geldi ve su istedi , içtikten sonrada parasını ödemediler. İsteyincede beni tartakladılar. Tam vazgeçmiş eve dönüyordum ki sokağımızın başında bir amca beni çevirip 2 bardak su içti. İlk paramı kazandığım andı. Gıcır ıcır bir 20 liralık banknot. Halen resim albümümde saklıyorum.

Tabi bir sonraki hafta açıldım. Bağıra bağıra su satmaya başladım. Hatta bardağı 10 liradan 2300 lira hasılat yaptım bir gün. Kişisel rekorumdur. Babama dilenci gibi bozuk paraları verip bütünletmiştim ve annem sen onu çarçur edersin diye elimden almıştı her zamanki gibi. Küçük olmanın bir başka kaderide budur.Verilen büyük meblağlı harçlıklar elinizden alınır. Haklı bir tarafı var yine de.

Annemle çarşı pazar gezmek işkencedir. Kız arkadaşlarımla mağaza mağaza gezmek annemle kıyaslandığında güney sahillerinde tatil gibidir. Her Çarşamba pazarına çıkışımızın ilk 1 saati hedef belirleme ile geçer. Nerde iyi ve ucuz varsa tespit edilir. İkinci saatte hiçbir düzgün rota oluşturulmadan bunlar alınır. Ellerim dolup artık serçe parmağımla 3 kiloluk domatesi taşımaya başladığımda azat edilirim. Sonra annem pazarın daha da büyük kısmına , kumaş ve giyim bölümüne tek başına yol alır.

Çarşı pazar kalabalığında yol almanın en güzel şekli slalom yapmaktır. Bunun için az bir hayal gücü gerekebilir. Kendinizi yarış arabası gibi düşünebilirsiniz mesela. Zamana karşı yürümekte işe yarar. Başlarsınız bir yaya trafiği canavarı olmaya ve insanların sağlarında sollarından onlara temas etmeden makas atarak hızlı hızlı yürümeye.Refleksleri geliştirici bir eylemdir. Araba ile yapmanız tavsiye edilmez.

Şimdi Fatihte oturmuyoruz artık. Etrafımızda semt pazarı yok ve ben yukarıdakileri yapmak için yaşlandım. Süper ve süper irisi hiper , mega marketler var. Onların bizi kapıdan alan servis araçları var. Ev alışverişini de babam emekli olduktan sonra, annemle birlikte yapıyorlar. Annem yılların acısını babamdan çıkartıyor. Eskiden her çarşamba pazarından önce babam eve para bırakırken ; "bu yetmez herşey çok pahalandı" , " Üzerimde bu kadar var idare et artık" diyalogları yaşanmıyor.

Annem babama sebze ve meyve seçmenin inceliklerini anlatıyor. Babamda eline poşeti alıp öğrendiklerini uygulamaya koyuluyor. Annem pazar geleneğini burada da bırakmayıp , markaları inceleyip yine kaliteyi ucuza alma konusunda hünerlerini sergiliyor. Babam da bu arada market arabasını kullanıyor. Değişmeyen tek gerçek kasada yaşanıyor. Pamuk eller cebe.

Küçükken tezgahlardan birşeyler alıp yememem için her iki elimden tuttukları halde ağzımla pazar tezgahından Kiraz yiyebilen meyve düşkünü ben , semt pazarlarını halen seviyorum. Marketlerle ilgili sevdiğim ayrıntı ise , buddy imle 3M Migrosa girip bir sürü abur cubur almak, yeni çıkan bisküvi ve gofretleri denemek, promosyon yapan kızlarla kafa bulmak ve alışverişin sonunda eve gidip dvd seyrederken tüm abur cuburu tüketmek.

Hepinize keyifli alışverişler.

27 Şubat, 2007

Başın Göğe Ermesi


Uçmak. Öyle paranormal bilmemne deneyimi yaşayıp yattığın yerde havaya yükselmekten, alkol ya da daha kötüsü bir madde alıp bulutların üstüne çıkar gibi olmaktan falan değil efendim, bildiğiniz, basbayağı uçmaktan söz ediyorum. Uçak fobisi olan bir insanım ve yılda en fazla 4-5 kez uçsam da bana yetiyor da artıyor. Yurtdışından gelmenin şu an en uygar yolu olması, bir yandan için için saçmaladığımı bilmem ve sevdiklerime daha çabuk kavuşmamı sağlaması nedeniyle mecburen uçuyorum. Kendimi telkin ederek ya da uçakta sarhoş olarak, abuk sabuk saatlerdeki uçuşları tercih edip böylece uyumayı umarak bir şekilde uçuyorum. Söylemesi kolay, uçması da, ama siz bir de bana sorun.


Herşey bundan 10 yıl önce başladı. Küçüklüğümden beri nadir de olsa uçağa bineceğimiz zaman sevinçten havalara uçardım. Özellikle de bulutların üzerine çıktığımız zaman dışarıyı izlemek çok hoşuma giderdi. Ya da küçülüp haritalaşmış aşağısını. Korkumun arasında hala aşağıyı izlemek hoşuma gider. Bulutların üzerindeyken üstlerine güneşin vuruşunu da. Bir keresinde Kıbrıs'a uçmuştum, gece, aşağıda sadece deniz var ve karanlık, bir süre bu şekilde uçtuğumuz halde o zaman da korkmamıştım. Ama dediğim gibi 10 sene önce bir geziden gelirken Slovenya'dan Türkiye'ye uçtuğumda öyle şiddetli hava boşluklarına düşe düşe geldik ki, işte o uçuşta havada ne kadar çaresiz olduğumuz bir anda kafama dank etti. Ne bileyim, gemin batsa gene yüzerek kurtulma şansın var, ama uçakta ne yapabilirsin ki? Hem insan koltukların altına adamla dalga geçer gibi can yeleği koyacağına bir paraşüt filan koyar. Uçak denize düşecek de, kurtulacaksın da, yeleği o anda akıl edeceksin de, giyeceksin de, falan da filan. Halbuki bir paraşütüm olsa ilk sarsıntıda ikinciyi beklemeden hooop! kapıyı açıp atlarım aşağı. Hımm, belki de benim gibi manyaklar yüzünden paraşüt koymuyorlardır.


Tabi uçak fobisi benim tek çatlaklığım değil. İleri derecede olmasa da panik atak denen zebellaktan payını almış, kendini telkin yöntemiyle bu hastalığı kendi çapımda en aza indirgemiş olsam da bazı durumlar bu panikleme-ataklama olayını tetikliyor. Bende tavan yaptığı yer, uçak. Hayır, uçak korkusu yüzünden havada kalp krizi geçirip öleceğimden bile korkuyorum bu panik atak yüzünden. Massiv Attack olsa neyse, panik atak bu, kolay değil.


Uçak fobisi yükseklik fobisiyle karıştırılır çoğu zaman. Alakası yok. Hatta ben aşağısını görebildiğim berrak havalarda daha rahat uçuyorum. Aletin kendisinden korkuyorum ben. Hem o kadar insan, o kadar insanın o kadar bagajı, bisürü ağırlık, vesaire, bunların hepsini birden o kadar yükseğe kaldırıp bir de o hızla götürecek acayip bir güç... Bilmeyince inanılmaz geliyor tabi (e adamlar yapmış, herşeyini düşünmüştür) ama teknik olarak olmasa da en azından istatistik olarak en güvenli yolculuk biçimi olduğunu biliyorum. Bir insanın uçak kazasında ölme ihtimali 8 milyonda birmiş. Başka bir deyişle köpeğini çiş yaptırmaya çıkartıp geri getirirken ölme olasılığın uçaktakinden daha fazlaymış. Hep bu uçak fobisi konu olduğunda aklıma Rainman ve doğal olarak otistik rolündeki Dustin Hoffman gelir. İzleyenler bilirler adamın bu konudaki telaşını...


Velhasıl bu konu nereden esti diyecekseniz onu da söyleyim: Yakın zamanda Türkiye'ye geliyorum, yani uçağa binicem, ancak indikten sonra orada olduğuma sevinebilicem, uçak biletimi aldığımdan beri bu uçma olayının stresini yaşıyorum. Off kimbilir felaket tellalı gibi ağlayan çocuklar, sürekli fısır fısır dua okuyan yaşlı teyzeler ve Ankara'nın meşhur bol türbülanslı inişi derken yine yeşil bir suratla, çarpılmış bir ağızla inicem, -bişey değil, pasaporttan geçirmeyecekler, resmime benzemiyorum diye- sağsalim ama ömründen birkaç sene gitmiş bir vaziyette...

26 Şubat, 2007

Bülent Ersoy Türkçesi


Az evvel gelen bir yorumun verdiği ilhamla bu konu hakkında hemen sıcağı sıcağına yazmalıyım. Heyet-i umumiye bu yazıdan mahrum kalmamalı çok saygıdeğer kadirşinas , musikişinas kısacası her konuda şinas , muteber , müşgül ve hatta müşgülpesent okuyucularım.

Yukarıdaki kelimelerin kaçını anladınız kaçı için sözlük karıştırdınız bilmiyorum ama her pazar günü ekranlarda arzı-endam eden Popstar Alaturka yarışmasını seyrediyorsanız , Bülent ablanızdan türkçeyi öğrenmişsiniz demektir. Burada latife yapıyorum. Latifeyi bir isim zannediyorsanız vay halime , nasıl anlaşıldım kimbilir.

Türk sanat müziği yada musikisi aslında türk müziğinin klasiğidir. Peki klasik ne demektir. Eski yada alışılagelmiş demek değil. Klas kelimesinden gelir. Klas sınıf demektir , klasik ise bir sınıfa ait anlamındadır. Türk sanat müziğide saraylı ve üst sınıf osmanlılara aittir aynı batı klasik müziğinin aristokrat dediğimiz soylu sınıfına ait olduğu gibi.

Bülent Ersoy'da osmanlıca kelimeleri bolca kullanarak aslında kendine bir statü yaratmaktadır. Bu müzik bana ait ve ben bu tür müziğin efendisiyim sen de kimsin be adam mesajını pompalamaktadır insanların bilinç altlarına. Tabi doğru kullanabilse bunu başarabilir ama malesef yapamıyor , özentiden ileri gidemiyor. Kelimeleri anlamsız ca ve gereksiz yerlerde kullanıyor. Kısaca yemiyoruz yani.

Bir takım yabancı menşeyli popüler kültüre ait kelimeleri kullanmak ne kadar iticiyse , konuşmanın aralarına bolca osmanlıca kelime serpiştirmekte o kadar itici. Malesef ekranlarda ve çevremizde bunu yapan birçok kişi mevcut. Türkçeyi doğru kullanmak ne kadar farklı kelime kullandığınızla ilgili değil , fonetiğine ve dil bilgisine ne kadar sadık kaldığınızla ilgili birşey. TRT haber spikerlerinin kullandığı gibi.

Zaten Osmanlıca halkın ziyadesiyle kullandığı bir dil değil. Farsça ve arapçadan bir çok kelime içeriyor. Benim dedem 92 yaşında olduğu ve Osmanlıca okuyup, yazabildiği halde bir kez olsun Bülent Ersoy gibi arşivden fırlamış kitap diliyle konuşmaya çalıştığına hiç şahit olmadım bugüne kadar. Bende eğitimim esnasında Osmanlıca ile haşır neşir olmuş biri olarak sadece ve sadece gerektiği yerde kullanmayı seviyorum. Özellikle de bir tek kelime ile çok karmaşık durumların anlatılabildiği hallerde.

Hülasa ( Bunu Zaga programının jeneriğinden hatırlıyorsunuzdur ) Avrupa Yakasındaki türkçe özürlü Selin karakterinin "Oha felan oldum yani" sözüyle Bülent Ersoy'un kurmaya çalıştığı cümleler arasında Türkçeye ihanet bakımından pek bir fark yok.

Son olarak bir raupe espirisi ile bağlıyım ; "Oha felan oldum yani" nin türbanlı versyonu nedir ?
Cevap : " Tövbe felan oldum yani"

25 Şubat, 2007

Bir Hatıra


Hatıra dinlemek ve okumak eğer yaşanmışlıklar ilginçse güzel olabilir. Anlatması da, yazması da çok güçtür o sebeple. Raupe 'un başlattığı konudan devamla bire bir şahit olduğum bir hatırayı sizlerle paylaşmak isterim. Hatıranın özeti bir genç erkek nasıl adım adım gay olur. Karakterin gerçek ismi bende kalacağından bundan böyle kendisini Bay X olarak adlandıracağım.

Üniversitenin birinci sınıfının sonlarına doğru , her üniversitelinin yaşadığı , kalabalık arkadaş gurubundan daha küçük bir kafadar guruba ayrılmayı bende yaşadım doğal olarak. Çevremde 3 kişi vardı. Ben , sevgilim , bir başka kız arkadaş ve Bay X. Artık ayrılmaz bir dörtlü olmuştuk ta ki 3 ncü sınıfa kadar.

Bay X kalın kalın kaşları , gözlükleri , atletik yapısı ve orta boyuyla tipik bir anadolu erkeğiydi en başta. Hareketlerinde , ses tonunda , tavırlarında hiç bir olağan dışı bir farklılık bulunmuyordu. Son derece espirili ,kıvırcık bir delikanlı. Derken bir gün otobüste karşıma oturduğunda kaşlarının daha ince olduğunu fark ettim. Günümüzde erkeklerin çoğu zaten kaş aldığından görüntü olarak değil ama hareket olarak yargılamadım hiç.

Suratındaki cilt problemleri için zaten farklı farklı kremler sürmekteydi ama bir zaman sonra suratı daha pürüzsüz görünmeye başladı. Dikkatle baktığımda fondeten sürdüğünü farkettim. Cildindeki problemin onu çok rahatsız ettiğinden dem vurdu ve suratındaki pürüzleri ancak böle kapatabildiğini söyledi. Ben bu davranışıda başka şekillerde yorumlamadım. Herkes iyi görünmek isterdi ve Bay X bu konuda daha ısrarcıydı.

Ancak benim ısrarla göremediğim tablo daha da netleşmeye başladı. Sonraki fiziksel değişimler birbirlerini sırayla takip etmeye başladı. Ellerdeki kılların alınması , giysilerde genelde dar kıyafet tercihleri, kantinde çay içerken bardağı daha feminen şekilde tutmalar. Geçen 3 sene içerisinde hiçbir kız arkadaşının olmaması vb.

Bu değişimler hızlandıkça , huysuz ve asabi biri olmayada başlamıştı. İçinde bastırdığı kişiliği dışarı vuramamak , bu şekilde yargılanmanın onda oluşturduğu psikolojik baskı karakterinin de değişmesine sebebiyet veriyordu. Bu arada dans konusunda çok yetenkli biriydi ve kurduğu gurubuyla beraber ki , o gurupta yine bugün çok ünlü bir ismin sevgilisi yer almaktaydı , underground diye tabir edeceğimiz extreme gece klüplerinde dans etmeye başladı.

Fiziksel ya da cinsiyet konusunda ki geçirdiği evrim değil , bambaşka bir konu yüzünden kavga edip aramız bozuldu. Çevremdeki insanlar ona amiyane tabirler yakıştırıp alay etselerde ben ona o gözle hiç bakmadım. Onu sadece bunlarla yargılamayacak kadar iyi tanıyordum çünkü.

Derken bir sınav çıkışı okul bahçesinde oturup diğer bir sınavı beklerken yanıma geldi ve konuşmaya başladık. Bana bir eşcinsel olduğunu itiraf etti. Bende bunun zaten farkında olduğumu ve sadece onun ağzından duyduğuma sevindiğimi söyledim. Oda kendisini insanlara açarak bunu saklamaktan vazgeçerek ne kadar rahatladığını anlattı. Sırtında taşıdığı bir yükü atmıştı artık.

Okuldan sonra hiç görüşmedik. Onun hakkında hayatını halen çok normal bir biçimde devam ettirdiğini ve mesleğinde de ( avukatlık ) çok başarılı olduğunu duydum ve buna sevindim.

24 Şubat, 2007

Christopher Street Day



Biz Türkler. Eşcinselleri, transseksüelleri sevmeyiz. Onlara kendilerini satmaktan başka iş alanı sunmadığımız gibi sırf hoşumuza gitmedikleri için döveriz. Homofobik bir toplumuz. Ancak nasıl oluyorsa hayat kadınları, travestilerin kendilerinden daha çok kazandığından şikayet eder. Türkiye'de en çok sevilerek dinlenen şarkicilar ve kadınlarla birlikte erkeklerin gözbebeği olan talkshowcuların arasında gayler ve transseksüeller var, yine nasıl oluyorsa. Aslında nasıl olduğu belli: çeliskilerle doluyuz. Hala tabularımızdan kurtulamadık. Ama gizli eşcinsellik ne kadar kabul etmesek de çoğumuzda var. Ayrıca insanları kalplerine göre değerlendirmeyi öğrenemedik. Ben insanımızı bu konuda çok ikiyüzlü buluyorum.


Birkaç senedir Almanya'nın Köln kentinde yaşıyorum. Burada çok sayıda gay, lezbiyen ve transseksüel bulunuyor. Biseksüeller de tabi. Sembolleri olan Gökkuşağı rengini pekçok evin penceresinden sarkmış bir vaziyette görebilirsiniz. Yılda bir kez Christopher Street Day adı altında çok renkli, eğlenceli, kutlamalarla dolu bir geçit töreni gerçekleştiriliyor. Kendi boyadıkları, süsledikleri tören arabalarıyla bol techno müziği eşliğinde, danslarıyla renklendirerek şehir merkezinde konvoylar halinde saatlerce dolaşıyorlar. Tabii ki belediye tarafından her türlü güvenlik önlemi alınıyor. Dans ediliyor, bol içki tüketiliyor. Sokaklar cam şişe kırıkları ile dolduğu için dikkatli yürümek gerekiyor. Konvoya dahil olan arabalardan bu eğlenceli töreni izlemeye gelenlere eşcinsellikle, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili bilgilerle dolu broşürler ve prezervatifler dağıtılıyor. Arabalara yakınsanız attıkları çiçek ve şekerleri de yakalayabilirsiniz tabi:)


Çesitli başka etkinlikler de düzenleniyor şehir merkezinde. Örneğin dünyanın farklı yerlerinden gelen lezbiyen ya da gay müzisyenler farklı türlerde müzikler yapıyorlar. Bana Almanya'da yaşayan bir arkadaşım, artık bu Gay Pride'in eski anlamını yitirdiğini ve show'a dönüştüğünü söyledi. Eskiden Gaylerin kendilerini topluma kabul ettirmek icin verdikleri uğraşları olarak düzenleniyormuş bu gösteriler. Simdi belki de show'a dönüşmesinin nedeni burada rahatça yaşayıp, heteroseksüellerle aynı haklara sahip olmaları (iş sahası, evlilik) olsa gerek. Artık herkes bizi kabul ettiğine göre rahatça eğlenip dans edebiliriz, diye düşünüyorlar sanırım.



Bu yazıya 16 Temmuz 2006 Köln gösterilerinde bizzat çektiğim fotoğrafları ve izlenimlerimi aktarmayı planladım. Ancak Christopher Street Day'e ilişkin tarihsel bilgileri de burada sunmak isterim.



Polisin eşcinsellere uyguladığı (çoğunlukla gay barları basarak) şiddete karşı New York'un Greenwich Village semtinde bulunan Christopher Sokağı'nda 27 Haziran 1969'da bir ayaklanma başladı. Ayaklanma Stonewall adlı bir barda gerçeklestiği için tarihe Stonewall İsyanı olarak geçti. Eşcinseller sokakta günlerce polisle çatıştı. 1970 yılından itibaren her yıl haziranın son haftasında bu yaşananlar çeşitli gösterilerle anılmaya başlandı. Almanya'da zaten 1972 yılından beri gay ve lezbiyen gösterileri yapılıyordu ancak ilk Christopher Street Day 1979'da Berlin, Köln ve Bremen'de kutlanmaya başlandı. En büyük gösteriler son yıllarda Köln ve Berlin'de gerçekleşiyor. Karnaval havasında geçen CSD'e Avrupa'da bulunan Türk eşcinseller, lezbiyenler ve transseksüeller de katılıyor. Köln'deki katılımlar 1 buçuk milyon insan civarında. Değişik ülkelerden ve Almanya'nın farklı kentlerinden pek çok kişi özellikle bugün için gösterilerin yapıldığı kentlere geliyorlar. Aktiviteler konserlerle ve geçit töreniyle sınırlı kalmıyor, politik konferanslar da düzenleniyor ve eşcinsellerin problemleri tartışılıyor.


Objektif bir kişi olarak benim izlenimlerim bol dans, eğlence ve bol bira oldu. Güleryüzlü (gay'in İngilizce anlamı "neşeli" demek zaten) insanlardı, kıyafetleri ilginçti, dansları ilginçti, cinsel kimliklerini özgürce ortaya koydukları gibi hiçbir şekilde kimsenin rahatsız edildiğine de şahsen tanık olmadim. Sadece deri kıyafetler içinde, elleri arkadan kelepçelenmis, bacakları kırbaçlanmis birini gördüm, zincirle arkasindan gelen birisi tarafından yönetiliyordu, onun durumuna üzüldüm kendi çapımda. Çünkü her yanı yara bere içindeydi. E tabi fantazi, karışamaz kimse. Yine de üzüldüm.
Benim için ilginç bir gündü, konuya dair bilgilerle birlikte sizlerle paylaşmak istedim. Saygı ve hoşgörü dileğiyle.

Düzeltme

Pek sayın blog okurları, az önce Angelus'la konuştum ve bu düzeltmeyi yapma gereksinimi duydum: "Link kardeşliği derken, tahmin ettiğiniz üzere Angelus'un bu blogun varlığını bildirdiği bazı sitelerin Linkler bölümünü kastediyorum" cümlemi geri alıyorum, çünkü arkadaşımız hiçbir yerde bu blogdan bahsetmemiş. Yani iş iyice ilginçleşti. Link Kardeşliği değilse, peki nedir yahu bu olay? Nereden buldunuz bizi?

Angelus'un Blogu ve Link Kardeşliği


İlk başta yazı yazmayı sevdiğim ve Angelus da çok sevgili bir arkadaşım olduğu için bu blogda yazmaya başladım. Araya yoğun dönemlerimle birlikte ilhamsızlık dönemlerim de girdi falan derken bir bakmışım Şubat ayında birşey yazmamışım. İnsanlar da blogun benim lanetimden sıyrıldığı bu kutsal zaman dilimi içerisinde blogdan haberdar olmuşlar, yorumlar yazmışlar, hatta kafama kafama taşlar gelmiş. Nereden haberiniz oldu yahu? Bu Link Kardeşliği bu kadar etkili birşeymiş demek ki, diye düşündüm. Ayrıca ne yalan söyleyim, bir anda gaza geldim. Yokluğumda aklıma gelen fikirler ve yaşamımda gözlemlediklerim üzerine yazılar yazacağım efendim.


Link kardeşliği derken, tahmin ettiğiniz üzere Angelus'un bu blogun varlığını bildirdiği bazı sitelerin Linkler bölümünü kastediyorum, elbette. Harry Potter'a yeni ve tekno-kommunikatif bir episode çekeceğimden değil (ne demekse).


Şahsım adına konuşmak gerekirse ulaşmak istediğim belirli bir insan kitlesi yok kafamda, yaş ve frekans olayı birbirini biraz tutsun, yeter. Mankafalar kitlesi de zaten karı kız derdinde olduğundan ve bu amaç için chat gibi şeylerle uğraştıklarından bizim bloga uğramayacaklar (uğrasalar da anlayamayacaklar, "eeh, kimsenin kimseye vermeye niyeti yok burda" diyecekler) ve dolayısıyla burası temiz kalacak, en azından buna eminim. Kek gibi tek başımıza yazsak da bu durumdan memnunum ben ama tabi okunmak da güzel birşey. İletişim insanoğlunun en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birisi, ne de olsa. Varım, demek.


Hadi gelin, gelin, arkadaşlarınızı da getirin, çok eğlenceli olacak burası, çoook! (diye gaz verirmişim). Link Kardeşliği'ne devam.


Sipariş Üzerine Öss


İtinayla blog yazısı yazılır şeklinde bir tabelaya altında selobantla yapıştırılmış "Cumaya kadar gittim gelicem " mesajı eşliğinde sipariş yazıma başlıyorum. Sizler beni var ettiniz , canlarım benim , abiniz size kurban olsun, dünyaaaaaa güzelleri diyerekte feminen tavırlarla şükranlarımı da sunduktan sonra en az Esra Ceyhan kadar ciddi bir ifade takınıp şu Öss ne menem bir şeydir anlatayım sizlere.

Benim zamanımda üniversiteye giriş 2 imtihanla oluyordu. İlk önce ÖSS sonrasında ÖYS. Bendeniz de lise de çalışkan bir öğrenci olarak her ikisinden de daha ilk girişimde cillop puanlar alıp kapağı Marmara Hukuk Fakültesine atmış kişilerden biriyim. Ancak hayatın sadece bu sınavlardan oluştuğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz derim. Hayatın kendisi çok daha kompleks bir şey. Başarının kıstasını 3 saatle yapamazsınız

"Atlarıda Vururlar" yazımı okuduysanız eğer hayatın aslında nasıl bir yarış olarak algılandığını ve çevrenizdeki insanların bu yarışta gösterdiğiniz performansla doğru orantılı olarak size ne şekilde tepki verdiklerini ayrıntılı bir biçimde yazmıştım. Şimdi bu yarışın tam ortasında ve en cıvcıvlı yerlerinde duran arkadaşlar bunun farkına varamayacak kadar meşguller.

Size kalkıp "kazansanız da olur kazanmasanızda , dünyanın sonumu sanki" diyeğemi ve bu düşünceyi pompalayacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İlk satırları çok ciddiye aldınız sanırım. Sizin duymak istediğiniz şeyleri sadece söyleyip tribünlere oynayacağım yanılgısına kapılmayın sakın. Her ne kadar kazanamamanın dünyanın sonu olmadığı gerçek olsada

Bir kere üniversite okuyun arkadaşlar. O kampüs havasını bir soluyun. Hiçbirşeyin mecburiyet olmadığı o ortamda kendi kendiniz için birşeyler yapmak zorunluluğunuzu bir algılayın. Özgürlüğün ve boş vakitlerin tadına varın. Kendinizi geliştirmek için önünüze sunulan bu fırsatı bir inatla geri tepmeyin. Şunu unutmayın ki dünyada herşeyin bir bedeli var. Şimdi yaşadığınız sıkıntının meyvelerini nasıl toparlayacağınızı düşünüp kendinizi motive edin.

Gerçekçi olun en başta. Her anne ve baba çocuğunun saygın bir meslek sahibi olmasını ister. Çevrede bunu körükler. Baskılara aldırmayın. Siz ne yapmak istiyorsanız bunun farkına varın. Sevmeyeceğiniz ve istemediğiniz bir mesleğin okulunu okumanın sizde yaratacağı külfete katlanmayın sonradan çok pişan olursunuz.

Kısaca üniversiteyi kazanmayı kendiniz için isteyin. Anne babanızı böbürlendirmek için değil , başkalarına hava atmak için değil , kendiniz için. Yapmak istediklerinizi düşünün ve gereğini yapın. Bu kadar basit.

Hayatta başarılı olmanın tek yolu bu değil sadece tabiki. Hayat zaman zaman kapılarını bize açar. Kalkıp burdan geçmek yada geçmemek bizim kararımız olabilir. Okumamak istemeyide anlayabilirim ya da okumak istiyormuş gibi gözüküp tam aksine hissetmeyide. Başka bir zaman açılan başka bir kapıdan geçerekte hayatta başarıyı yakalayabiliriz.

Başarıda çok göreceli bir kavram zaten. Kimine göre kariyer sahibi olmak, kimine göre iyi bir evlilik yapmak kimine göre çok para kazanmak. Bunların hiçbirinin tek yolu yok.

Seçenekleriniz olduğunun farkındalık size bu stresten kurtulmanızda faydalı olacaktır. Hayat hep stresle dolu zaten , inanın zaman geçtikçe bu seçenekleriniz daha da azalacak. 30 larınıza geldiğiniz de hayal ettiklerinize kavuşmakta geç kaldığınızı düşünüreke endişelenecek 40 larınızda ise neyseniz o olacaksınız.

O sebeple şimdiden stresi yönetmeyi ve onu başarıya ulaşma yolunda bir unsur olarak kullanmayı öğrenin. Hepinize hayatta başarılar

Ayrıntılar

Dün gece eve döndükten sonra oturmuş Avrupa yakası ile ilgili bir yazıyı yazarken ve tam sonuna gelmişken saat 02:00 de elektrikler kesildi ve 1 saat boyunca gelmedi. Bende bunun bir işaret olduğunu düşünerek o konu hakkında yazmaktan vazgeçtim. Yinede konuyla bağlantılı başka bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum. Konumuz ayrıntılar.

Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Gerçektende öyledir. Ayrıntılara yinede çok fazla takılıp bütünü kaçırma olasılığını göz ardı etmeyin derim çünkü ben bunu genelde yaparım. Burçlara ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama ben tipik bir başak burcu olarak bu konuda oldukça iyiyimdir.

Misal trafikte yol alırken bulunduğunuz şerit durur. Yandaki şerit ise oldukça akıcıdır. Diğer şeride geçtiğinizde birkaç metre gittikten sonra yine durursunuz ve bu sefer çıktığınız şerit yürümeye başlar. Buna benzer şeyler fatura kuyruğunda da başınıza sıkça gelir. Sanki lanetlenmişsiniz gibi nereye gitseniz orayı kurutursunuz.

Ortaokul ve Lise zamanlarında hocalar dersin son 5 dakikasında sözlü yaparlar. Rastgele not defterini açarlar ve çıkan ismi büyük bir zevkle tahtaya davet ederler. Genelde çalışmamış olduğunuz için içinizden dua etmeye başlarsınız " Allahım ne olur ben olmıyım diye" ama garip bir şekilde hissederseniz. Bu sefer sıra sizdedir ve gerçekten sizin isminiz okunur. Kurban edilmeye giden koyun gibi tahtaya çaresizce yürümeye başlarsınız.

Gizli saklı birşeyler peşindeyseniz eğer muhakkak bir tanıdık ile rastlaşırsınız. Hem de aklınıza hiç gelmeyecek uzun zamandır görmediğiniz kel alaka birileri muhakkak karşınıza çıkar ve size ahiret soruları sorar. İlk sorusu " Ne işin var burda yahu ?" dur. Gelde anlat bakalım

Davetsiz misafirler evinize genelde ne zaman gelir. Kurt gibi acıkmışken ve sofraya oturup daha ilk lokmanızı dahi yutmamışken. Adetlerimizde yemek içmek söylemesi ayıp olduğundan çaktırılmaz ve karnınız misafirle beraber içilen çayla dolar. Misafir gittikten sonra yemeğe artık mecaliniz kalmamıştır.

Otobüse biniyorsanız eğer genelde oturmak için favori koltuklarınız olur. Marka ve modele göre değişse de ben genelde diğerlerinden daha yüksekte olan koltukları tercih ederim. Eğer bu koltuklar doluysa içinizden oturmak bile gelmez. Bomboş otobüste çok defa o koltuk boşalana kadar ayakta yolculuk ettiğimi hatırlarım.

Kahvaltı ederken yağ, reçel, bal sürmek için kullandığınız bıçağı yalarmısınız. Ben zaman zaman yaparım. Ama esas korkunç olan bu bıçağı dalgınlığa düşüp yeniden kullanmanızdır. Ne anlamı kalmıştır artık yani direkt bunları dilinizle yalasanız aynı şeydir. Kimsenin farkına varmadığını umarak çaktırmadan devam ederiz yemeğe. Hatta enterasan bir konu atıp ortaya dikkat dağıtırız.

En prestijli yemeklerde karşınıza en büyük düşmanınız çıkar. Soslu bir spagetti. Önce çatalınızı sokar şöyle kendi ekseni etrafında döndürmeye başlarsınız ama lanet makarnalar topandıkça toplanırlar bitmek bilmez. Koca bir topağı ağzınıza götürdükten sonrada topaktan sarkan kısmı sağa sola savurtup sosu sıçratmadan içinize çekmek zorundasınızdır. Fazla asılırsanız ıslık gibi ses çıkar yavaş yavaş yaparsanız o kısacık süre size dakikalarmış gibi gelir.

Benim şimdiye kadar beceremediğim şeyler vardır. Mesela uzağa tükürmek. Maçlarda futbolcuları seyrederken adamların lama gibi nasıl tükürdüklerini görüp aynısını yapmaya çok çalışsamda beceremedim şimdiye kadar. Genelde kendi salyama takılıp yine kendi üzerime gelmesiyle sonuçlandı. Sigara dumanını halka yapmayıda beceremem. Senelerdir sigara içerim ama daha dumanından şekiller yapmayı başaramadım tüm denemelerime rağmen.

İşte Avrupa Yakasının başarısı da bu tip ayrıntıları iyi yakalayıp bunu mizah malzemesine çevrimesinde yatıyor tıpkı Gülse Birsel'in de esin kaynağı olduğunu kabul ettiği "Seinfeld" dizisi gibi. Hiçbirşey hakkında ama herşey. Yani hayatın ta kendisi.

23 Şubat, 2007


Sometimes i write in english as if no one except me will understand. That makes me feel better somehow and ofcourse i know i am not the only one in the damn world who knows it. Speaking a foreign language has never been a privilege for me although the others thinks in the opposite way. Damn you are right.I have spent 7 years for learning and besides my family has paid a fortune for that. As i am facing this fact all the time , i dont care if you cant understand even a word.

Is it a confession or just an explosion of anger ? Name it as you wish. I am sick and tired of suffering the same problems i have for years. The solution is myshelf you may say. Fuck the solution! If everything had been possible by the help of desire , everybody would a winner in life. There would be no tragedies then. My belief which shall not be understood as holly completely and a hope keeps me still on foot. I give a try everytime but this time i am really bored and tired.I am not waiting for a miracle. I just let it go.

Fuck those people who just knows to give advices but has done nothing to change their misarable lifes and seem as happy. Fuck all those degenenate relations which makes me feel to vomit. Fuck all those brainless girls around me whom i really loved just 2 and the others have no value rather than trash. Fuck all the those bastards which i have satisfied their egos as a soldier in military because of a must and bosses that i have worked with.There are so many other issues that i may use the word f.u.c.k.

You have seen enough swear and you still keep reading it. Conguratulations. If you may bear to hear more stay beside me please. This guy is no more cute and kind.

21 Şubat, 2007

Akıl Oyunları


Bir kelime aslında tek başına anlamsızdır. Ona sahip olduğu manayı biz veririz. 20 yada 30 kere ard arda merdiven derseniz eğer,merdiven sizin için anlamını yitirmeye başlar mesela. Bardağa da merdiven diyebilirisiniz. İlişkiler, sevgi, aşk, sex de öledir. Bırakın iki yabancıyı , ilişki içerisindeki 2 taraf içinde aynı anda aynı anlamları ifade etmeyebilirler.

Kelimelere verdiğimiz anlamlar çerçevesinde yaşarız aslında.Bu anlamlar zaman içerisinde öğrenerek çoğalır ve yaşadıklarımız doğrultusunda değişirler. Kendi duygularınızı ya da anlatmak istediğinizi tam olarak karşı tarafa kelimelerle verebilmek zordur. O sebeple edebiyat bir sanattır. Hitabet bir sanattır.

Çoğu zaman kendi kendimizin elini kolunu bağlar kısıtlarız bu kelimelere verdiğimiz yüksek anlamlarla. Adeta birer tabu haline getiririz. Seks gibi. Çoğu insan için bu kelimeyi toplum içerisinde zikretmek bile ayıptır ve utanç vericidir. Aile ortamında düşünülmesi bile suçtur.

Bunu şimdide o kadar anlam katmadan kullandığımızı düşünelim. "Of ya bugün canım acayip sex yapmak istiyor" gibi. "Sevgilim gelsede sex yapsak" gibi. İnsanın içinden böyle bir şey duyduğunda bana ne be adam demek geliyor. Kelimenin içindeki mahremiyet duygusu bize bunu söyletiyor.

Kelimelere ne çok fazla anlam yüklemek nede çok basitleştirmek lazım. Bir başka deyişle hayatımızı etrafımıza ördüğümüz yüksek duvarlar arasında tabular çerçevesinde yaşamak ne kadar sağlıksızsa , özgürlük adına basitleştirme yoluna giderek gitgide herşeyin anlamını zamanla yitirmesine sebep vermekde o kadar sağlıksız.

Neyseki zaman içerisinde kazandığım başka bir yetenek daha var , oda kelimlerin arkasındakini görebilme yeteneği. Bir çok insan bir şey sölerken aslında başka bir şeyi kast eder. O yüzden çokda umursamıyorum tanıdıklarımla konuşurken kullandıkları kelimeleri. Daha nefes alışından ne demek istediğini anladığım insanlarda var etrafımda

Şimdi radyoda 80 lerden güzel bir parça çalıyor ve sözlerinde " When the rain begins to fall, i will be the sunshine in your life, you know that we can have it all and everything will be allright" diyor. Ben bunun üzerine hikaye yazabilirim yada aptal bir şarkı sözü diyip geçebilirim. Ya siz ...

20 Şubat, 2007

Cesaret


Birçoğumuzun hayalidir bir sahil kasabasında sakin ve huzurlu bir yaşam sürdürmek. Şehrin o en cavcavlı zamanlarında, herşeyin üstümüze üstümüze geldiğini düşündüğümüzde ve insanlardan nefret etmeye başladığımızda bunun hayalini kurarız hep. Kafamızda yarattığımız bu vahada nefes alır,tazeleniriz.

"If I were a rich man" diyor damdaki kemancı ve zengin olsaydı neler yapacağını sıralıyor. Maddiyat manevi hayatta da önemli bir rahatlık unsuru olsa da esas önemli olan cesaret. Pek çok kişi düşünür sadece bir kaçı yapar bu sebeple.Elimiz kolumuz bağlıdır ya bir yere gidemeyiz. Sorumluluklar vardır ya etrafımızı kuşatmış yarıp geçemeyiz ve birşeylere sıfırdan başlama korkusu vardır ya atamayız bu fobiyi üzerimizden. Bazı şeyler hayallerde kalmaya mecburdur.

Bir ev düşünün verandalı ve tek katlı. Yarı ahşap yarı kagir. İçerisi olabildiğince sade. Birkaç parça eşya. Ama mutfağı büyük. Sabahları kalktığınızda kapısını sonuna kadar açıp temiz havayı içeri davet ettiğiniz, denizin sesini oturduğunuz yerden duyduğunuz kocaman bir mutfak. İnce belli çay bardağındaki kaşık şıngırdıtısına sadece kuş seslerinin cevap gibi eşlik ettiği, portakal ağaçlarının arzı endam ettiği arka bahçeye açılan koca bir mutfak.

Evin önündeki kısa yeşillikten sonra geniş bir kumsal. Kötü havalarda koca dalgaların kim bilir daha evvel kimin olduğu belli olmayan birçok eşyayı denizden getirip bıraktığı , güneşli havalarda ise yansımasıyla gözlerinizi adeta kamaştıran, sıcaklarda denize kadar ayaklarınız yanmasın diye koşturduğunuz , geçmişin hayaletleriyle kendi kendinize sohbet ettiğiniz ve dolunayda uzanıp gökyüzünü seyredip kainat karşısında ne kadar küçük olduğunuzu düşündüğünüz o kumsal.

Geceleri uzun , geceleri karanlık. Yanlızlığın hüzne dönüşmesini engelleyecek tek şey yazmak. Kusa kusa içindeki zehiri dışarı çıkartmak lazım , safrayı atmak lazımki normale dönebilmeli insan.Bunun için en güzel yol yazmak. Durmadan düşünmeden. Kelimeleri ahenkle peşi sıra sıralamalı, beynindeki kısa devrelerin avantajını kullanmalı, şaşırmalı ve şaşırtmalı. Kendini yeniden keşfetmeli

Derken yağmurlu ve fırtınalı bir gün kapı çalınmalı. Biraz merak biraz telşala önce penreden bakmalı gecenin bu saatinde gelmiş davetsiz misafir kim diye. Yağmurdan iliklerine kadar ıslanmış, saçından sular damlayan ,küçük bir çocuk gibi yüzü düşmüş , O belirmeli kapıda. İçeri davet edip bir başka yaralı yüreği bir başka kirlenmiş ruhu rehabilite etmeli mi yoksa nekahet dönemini tamamlamamış kendini mi korumalı düşünceleri arasında gelip giderken, kapıyı açmalı ve........

Şimdi gelen kişiyi sevgilimi olarak düşünürsünüz yoksa vergi memurumu siz bilirsiniz. Ben bundan sonra hayalime kendim devam edeceğim. Şu kadarını söliyim kapıyı açtığımda karşıma çıkan kişiyi sadece hayallerimden tanıyor gibiyim. Gerçek hayatta olamayacak türden biri çünkü ve neden onu sizinle paylaşıyım ki. Kendinize benzetmeniz için mi?

Ben daha adam olucam , sonra evlenicem, karı dırdırıyla şansım yaver giderse bir kooperatife girip 15 senede bir yazlık sahibi olacağım. Karım çocuklarla yaz tatilini orada geçirirken ben onları beslemek için şehirde çalışacağım ve bazı haftasonları kafamı dinlemeye geldiğimde denize girmek için gelen eş dost akraba ile ev dolup taşacak. Bir hayalin içine bu kadar sıçılır yani ....

17 Şubat, 2007

Kurtlar Vadisi Terör


Yayınlanacaktı hayır yayınlanmayacaktı derken son noktayı RTÜK koydu ve çok tartışılan dizi yayından kaldırıldı. Karar ve uygulanış biçimi ne kadar doğrudur tartışılır. Ancak bu yasaklamanın ilerki günlerde Kurtlar Vadisine çok yarayacağı bence kesin. Yapımcılar hele Pana yapım gibi bir şirket bu fırsatı zinhar kaçırmayacaktır.

En az televizyon kadar etkili bir araç internet. Bu internet sayesinde Mahir ve Ajdar gibi adamlar şöhret olmadımı ve yine aynı internet sayesinde Şahan popüleritesini yükseltip TV8'den önce Atv'ye ordan NTV'ye geçmedimi. İnternetten yeni sesler kendini duyurup Müzik piyasasına girmedimi.

Şimdi Kurtlar Vadisinin sadece internetten yayınlanacak olan bölümlerine de hazır olun. Bu bölümler download edilecek , mailler atılacak , cd lere kopyalanacak , elden ele dolaşacak. Seyredenler kendilerini ayrıcalıklı hissedip seyretmeyenlere anlatacak.

Nurtopu gibi underground bir dizimiz doğdu. Herkese hayırlı uğurlu olsun. Zaten önceki şöhretini kimse elinden alamamışken ve belki eski popülerliğini yitirecekken , yetkililer kendi küllerinden yeniden doğumuna sebep oldular.

Malesef ülkemizde gerçek hayat ile bu hayal dünyası birbirine çok karıştırılıyor. Kurtlar Vadisi'nin önceki bölümlerinde yer alan "Çakır" tiplemesi dizide öldüğünde , gazeteye ölüm ilanı verilmesi bunun güzel bir örneği. Son dönemin en tutulan tabirlerinden "rolemodel" olarak dizi kahramanlarının özellikle kişilik kazanma aşamasındaki gençler tarafından benimsenmesi Kurtlar Vadisi ile zirveye ulaştı.

Tek örneği bu değil aslında. Pokemonlar ve taso çılgınlığını bir hatırlayın. Küçük çocuklar kendilerini pikaçu sanıp uçabildiklerini düşündüler ve balkonlardan atladılar. Sonuç , çizgi film yayından kaldırıldı. Kahramanların kartları yani tasolar okullarda yasaklandı. Yediden yetmişe etkilenme ve gerçeği hayalden ayıramama konusunda ne kadar başarılıyız millet olarak.

Kendimizi tek sanıyorsak yanılıyoruz. "God Father" filmi yayınlandıktan sonra Newyork çetelerinde filmlerdeki ritüeller ve davranış biçimleri o kadar benimsenmişki , polis artık sokakta onları çok kolay farkedebilme yeteneği kazanmış. "Top Gun" yayınlandıktan sonra ise Amerikan Hava Kuvvetlerine rekor sayıda başvuruda bulunulmuş. Halen "Startrek" yani Türkiye'de bilinen adıyla "Uzay Yolu" fanatikleri mevcut ve hatta sadece dizi için yaratılmış tamamen uydurma " Klingon" dilini ezbere bilip konuşuyorlar. Starwars 'u hiç anlatmıyorum bile.

Ayrıca Hollywoood bu konuda çok acımasız olabiliyor. Soğuk savaş döneminde James Bond ve benzeri süper kahramanlarımız Rus ve doğu avrupalı kötü adamlarla mücadele ederken şimdi kötü adam profili değişti. Ortadoğu asıllı , esmer ve müslüman tiplemeler artık filmlerin kötü adamı ve süper kahramanların hedefi. Bu tipe uyan herkes toplum tarafından potansiyel terörist olarak algılanıyor

Toplum üzerinde fantastik ve süper kahramanlı dizi ve filmlerin yarattığı etki bir gerçek. Bu Amerika'da da aynı Türkiye'de de Hindistan'da da. Yanlız bizi diğerlerinden ayıran bir ayrıntı var.

"Kurtlar Vadisi Terör" yayından kaldırılınca , yapımcı tarafından "bazı gerçekler saklanmaya çalışılıyor" açıklaması çok düşündürücü.

Önceki bölümlerinde de dizi gündemle eşgüdümlü gitmiş ve bazı olaylar dizide işlenmişti. Mafya ve derin devlet konusunda devamlı dış mihrakları hedef gösterip , aslında hiçbirşeyin bizim elimizde olmadığını , başkaları tarafından yapılmış bir kurgu ile hayatımızın şekillendiğini kısaca acizliğimizi pompalayıp durdular.

Aynı şeyi şimdi terör için yapacaklardı. Kısacası senaristlerimiz herşeye aymış ve bizi uyandırma misyonunu üstlenmişler. Polat Alemdar ise bu oyunu bozan kimse olarak herkesin içinde yatan kahramanı sembolize ediyor.

Yapmayın etmeyin. Zaten 2 gram aklı kalmış insanları bu tür komplo teorileri ile iyicene şizofren yapmayın. Bırakın insanlar sorunlarının sorumluluklarını üstlerine alsınlar ve çözmek için süper kahramanlar beklemek yerine kendi insiyatifleri ile harekete geçsinler.

"Memlekete Atatürk gibi adam lazım , sallandıracak bunların hepsini , bak nasıl güzel oluyor memleket" düşüncesinden çıkmalarına yardımcı olun. Dış mihrak olarak gösterilen hayali hedefi herkes kendi içinde farklı biçimde somutlaştırdığından bu ateşle oynamaktan farklı bişey değil.

Pragmatist davranıp kar amaçlı düşünmek yerine , aslında bunun sadece ve sadece bir dizi , bir hikaye , bir kurgu olduğunu herkesin farkına varmasını sağlayın Pana yapımcıları.

Yasaklamak bir çare değil. Türkiye'de yasaklanan herşey geriye çok daha güçlü bir biçimde geri dönüyor , bunu unutmamak lazım. Ulusalcılık mı , milliyetçilik mi yok faşistlik mi her ne diyorsanız , yükeselen bu değerleri engellemenin yolu , dizileri yayından kaldırmaktan geçmiyor.

Terörü ve devlet içi çarpık ilişkileri bir rant kapısı olmaktan çıkarırsak, insanların tekrar kendilerine ve devlete güvenlerini tesis edebilirsek , Kurtlar Vadisi'nin bir pembe diziden farkı kalmayacaktır inanın.

14 Şubat, 2007

Deli Deli Kulakları Küpeli


İlahi clumsy , keyfimi yerine getirdin vallahi yorumlarınla. Sana şimdi magazin programı yorumu yapayım hemen ; "Clumsy ile Angelus buluştu , kahkahalar havada uçuştu " ya da daha afilli bir başlık " Angelus eski sevgilisine yazı yazdı , Clumsy zehir zembelek açıklamalar yaptı" Sonlardaki uyuma dikkatini çeker bir alt paragrafa inerim hemen.

Tutmayın beni Ajdarı tokatlamak , Alihan'ı tekmelemek , Ankaralı Turgut'a kafa atıp televizyonlara çıkmak istiyorum .Kanal kanal her programa gitmek , Esra Ceyhan'la zirveye çıkmak , Zekeriya Beyazın göbeğini ısırmak ve deli doktoru nun kafasına tünemek istiyorum. Tüm Türkiye olan biten herşeyi unutmalı ve beni seyretmeli. Ayrıca buzda harikalar yaratırım ,jüriye çok pis küfür ederim.İşte o zaman haşmetbahap sıfatını kendime yakıştırabilirim.

Sanırım üşütük olmakta hiçbir sakınca yok hatta faydası var. Üşütük deyince aklıma , " Üşütük Popolar " filmi geldi. Jamaica sıcağından bir gurup genç kalkıp kış olimpiyatlarına kızak yarışlarına katılırlar. Aman ne komik. Alaskadan bir gurup gençte Afrika'da yaz olimpiyatlarında maraton koşsunlarda göreyim. Filmin ismi " Popodan Soluyanlar " olur herhalde. Kendimi Spike Lee'den daha afroamerican buldum şimdi. Hooooop bir aşağı.

Afroamerikan dedim bu sefer aklıma Abdullah Gül geldi. Ne alaka diyeceksiniz . Alakayı ben değil Raupe kurdu. Will Smith deyince , Abdullah Gül kulaklı adam dedi ve ekledi get gıcık with it. Will Smith kadınları öpüyormu yoksa vakumluyormu bilmiyorum ama , ben kendisini "Süpriz Akraba " dizisinden beri beğenerek seyrediyorum. Karısınıda severim ama kayınçosu yaramaz adam. Philadelphia ' dan zaten adam çıktığı nerden görülmüş.

Ben gittim Philadphia'ya. Amerikanın en eski şehirlerinden biri. Özgürlük Çanı var. Zaten özgürlükle ilgili herşey orda. Sokak ve Caddelerin isimleri hep fınfık , fıstık , elma gibi yemiş ve meyva isimleri. Sabahın 7 sinde sokağa çıkarsanız sincapları heryerde görebilirsiniz. Gidip Rocky'nin unutulmaz sahnesindeki gibi merdivenleri tırmanıp iki elimi yukarı kaldırıp "Adriannnn" diye haykırmadım tabi. Başka isim haykırdım. Yok yok yapmadım , yapanıda kınadım.

Neyse zaten ben ilgilenmiyorum öle yerlerle. Beni Bodrum ve Antalya sahilleri ilgilendiriyor. Az sonra sizinde ayağınıza oraları getireceğim. Kim kiminle nerde cıbıldak denize girmiş , kim deniz de işemiş hepsini öğreneceksiniz ama az sonra. Şimdi geceleriii öle zorrr zorrrrr geçiyor şarkısını söleyip sizi İstanbul gecelerine götürüceğim.

Biri oradan 112 yi arasın. Boyum 1.80. Ona göre deli gömleği getirsinler söyleyin. Tabi ben o zamana kadar her tarafıma selobant bantlayıp kendimi etkisiz hale getirmezsem. Ben uçabilirimde aslında. Ama önce bir martı taklidi yapmam lazım.Hadi görüşürüzzzzzz.

13 Şubat, 2007

WANTED ONLY ALIVE


Sırra kadem basmak hususunda yeni başarılara imza atmaya hazırlanan blog yazarlarından Raupe malesef 4 gündür kayıp.

İlandaki resim tamamen temsili olup kendisinin zombie olma olasılığı çok zayıftır. En son cadı formunda gözüküp , hain kahkahalar atsa da kendinden başka kimseye zararı yoktur.

Nerede olduğunu bilen yada duyanların , insanlık namına görmemezlikten , duymamazlıktan gelip yollarına devam etmesi önemle rica olunur.

Haydi Raupe, elma dersem çık armut dersem çıkma. Kiwi dersem dersem çök , mango dersem zıpla. Eğer olaki avakado dersem kendi etrafında 3 lü salto at.

Her neredeysen ve ne yapıyorsan , kendine dikkat et ve bir an evvel aramıza sağ salim dön.

12 Şubat, 2007

Sevgililer Günü Taktikleri


İşte 14 şubat yaklaşıyor. Sevgililer günü , ejnebilerin deyişiyle "Valentines Day". Benim için bir anlam taşımıyor çünkü sevgilim yok. Gerçi olsaydı da bir anlamı olmayacaktı , eziyetten başka.

İlk olarak şu sevgililer günü hakkında biraz bilgi vermek isterim. Aziz valentine , Ms. 3 yy. da yaşamış bir peder. Roma imparatoru Cladius tarafından askerlerin evlenmesi yasaklanmış. Valentine bu yasağa karşı gelerek askerleri sevdikleriyle evlendiriyor. Bu asiliğini de 14 Şubat 269 tarihinde kellesiyle ödedikten sonra kilise tarafından aziz mertebesine yükseltiliyor ve 14 şubat onun ismiyle sevgililer günü olarak kutlanılıyor. Bu herkesin bildiği hikaye.

Aslında sevgililer günü çok daha eski tarihlerde antik yunanda kutlanılan bir gün. 14 Şubat muhabbet kuşlarının birleşme günü olarak kabul ediliyor. Bu tarihte festivaller düzenlenip, ziyafet ve eğlenceler tertip ediliyor. Genç kızlar ve genç erkekler bir araya gelip , birbirlerini tanıma ve beğenirlerse evlenme fırsatını yakalıyor. Kısacası şimdiki sevgililer günü aslında çok eski bir geleneğin ve inancın Hristiyanlığa dönüştürülmüş formundan ibaret.

Tüm bu hikayeleri okurken aklıma Yeniçeri'lerin emekli olana kadar evlenme yasağı geldi. Bu hikayeyi bize uygularsak sanırım sevgililer günü yerine " İmam Abdülrezzak Günü" nü kutlardık ve sevgiliye gül almak yerine , mevlüt okutturmak zorunda kalırdık. Ancak iyi tarafı aynı anda 4 tane sevgilinin bir sorun teşkil etmeyecek olması olabilirdi.

Kendi içinde büyüdüğüm kültürde yani "Adige" kültüründe böylesi bir güne zaten gerek yok. Genç kızlar ve genç erkekler " zehes " denilen toplantılarda bir araya gelip , sohbet edebiliyor ve eğlenebiliyorlar. Bu şekilde eşlerini seçebiliyorlar. "Zehes" tertip etmek için belirli bir gün yok. İstenildiği zaman spontane bir biçimde gelişiyor. Kusura bakmayın ama benim atalarım çok önceden bu olayı çok da basit bir biçimde çözmüşler.

Evet beyler şimdi can kulağı ile beni dinleyin. Sevgililer günü size masraf yaptırmaktan başka işe yaramaz . Hediye, gül ,yemek derken göçersiniz. Her yer üzerinde "I Love You" baskılı hediyelik eşyalar ile doludur. Balonlar , güller vıcık vıcık. Psikolojik baskı had safhadadır. Bitersiniz alimallah. O sebeple minimum zarar ve maksimum faydayla bu işin altından kalkmaya çalışın.

Tek gül alın. Buket yaptırmayın mal gibi. Gidin çingine ile kıran kırana pazarlık yapın ve sakın ilk fiyattan almayın. Yapabiliyorsanız gülü bir gün önceden alın ve suda bekletin. O gün çiçek fiyatları 2 ye katlar. Akıllı olun biraz.

İlla hediye diye tutturduysanız sakın ola oyuncak ayı , yastık , parfüm gibi kabızlığınızı gösteren hediye almayın. Hiçbir değeri yoktur. Ayrılık halinde ilk çöpe gidecek eşyalar bunlardır.

Takı alın. Ama gidip bokunu çıkarmayın. Takının ağırlığı çok önemli değildir , önemli olan güzelliğidir. Şekile önem verin. Işıl ışıl parlayan taşları çok severler. Takım almayın. Tek alın , ucuza alın güzel birşey alın. Kadınlar takıları asla atmazlar ve bozdursalar yok pahasına gideceğinden kullanırlar. Hep hatırlanırsınız.

İşin içine yemekte girerse , yılda bir kere diye lüks bir lokantaya gitmeyin. Yılda daha , tanışma yıldönümü, doğum günü , nişan yıldönümü , evlilik yıldönümü var. Varda var yani. Gücünüzü bir günde tüketmeyin , tüm yıla yayın.

Şarap evleri moda şimdi. Hem şarap romatiktir başlı başına. Yanına peynir tabağı ve birkaç meze işi kotarır. Genelde mahzen ambiansına sahip mekanlar olduğundan loş ışık ve müzik , ortamı güzelleştirir. Loş ışık ve şarabın etkisiyle birbirinize daha hoş gözükürsünüz hem. Fransızlar boşuna dememiş , mum ışığında eşşek bile güzel bir kadın gibi gözükür diye.

Herşeyi benden beklemeyin. Kendiniz de bişiler yaratın , yapın. Şimdi yıkılın karşımdan. Bana sevgililer günü diye gelmeyin. Böyle şeyler le yormayın bünyemi. Hadi !!!......

10 Şubat, 2007

Hep kaybeden olmak !


Neden dinleriz hala vicdanımızın sesini. Aslında genç sayılacak yaşımıza rağmen çektiğimiz bunca manevi ızdırabın ardında, hâlâ niye birilerinin mutluluğu uğruna vicdanımızı acımadan pazarlarız. Birileri hah ! Kim olabilir ki anne - baba...

Hayatımızdan çoğu zaman illallah dedirten ama sevmekten de bir türlü vazgeçemediğimiz ikili. Bütün varları yoğları biziz dimi. Ne yaptılarsa bizim için yaptılar. Kursağımızdan iki lokma geçsin diye gerekirse hamallık bile yaparlardı dimi. En güzel elbiseleri aldılar, en güzel yemekleri yedirdiler, en güzel okullarda okuttular (Amenna).

Adam olalım ne ele ne güne rezil etmeyelim onları. Güzel güzel okulumuzu bitirip, en kıyağından işimize de girip, sonra da evlenenip, bir iki de torun verdik mi kucaklarına işte evlat olarak vazifemizi yaptık. Oh ne rahattır artık herşey, vicdanımız süper mutludur. Onlar da böylesine hayırlı bir evlat yetiştirmenin gururundan kasılırken ve bir yandan da herrr fırsatta herrrkese bunun havasını atarken, acaba evlat olarak olarak onlar için daha daha neler yapmamız gerektiğini de bir yandan düşünüp, önümüze yeni dilekçeler koymaktan da geri kalmazlar. MI? Bilmiyorum daha o safhaya gelmedim. Sadece sanıyorum.

Benim için de giymediler giydirdiler, yemediler yedirdiler, en güzel okullarda okuttular hep aynı geyik işte. Aynı amaç uğruna beni de yetiştirdiler ve çıkarttılar fabrikadan. Haha ama enteresan. Ama bu makine çalışmıyooo. Arızalı ürün. Bu bizim isteklerimizi yapmıyo ya burnunun dikine gidiyo. "Oğlum evladım bırak macera peşine koşmayı, gel ananın babanın sözünü dinle. Oraya girdin beğenmedin, buraya girdin beğenmedin, mesleğini de sevmiyosun zaten. Bak mis gibi meslek, aynı meslekten bi de eş bulduk mu sana geçinir gidersin mutlu olursun". Mutluluk... Hayatın yalanı... Burnunun dikine giden insanlar modeline bir örnek teşkil eden salağımız, "dönüşüm çok pis olacak" iç isyanlarıyla gazlar gider. Aradan çok geçmeden gelir. Hey yavrum onlar filimlerde olur. Kendi kararlarını bu benim hayatım diyerek kendileri veren insanların hepsinin hayatta çook iyi yerlere geldikleri düsturunun çuvallayış modelini teşkil eden nadir andavallardan olmuştur bile bizimki. Bu felsefe de çürümüştür böylelikle. Eee ne de olsa bütün genellemeler yanlıştır.

Yaş 30. Dante 35 demiş yarı ömür için. Bence yorumsuzdur bu konu. Hala bir taş bir diğerinin üzerinde değil. Gayretlerim oldu diyebilirim ama hiç bir sonuç yok. Zaten beceriksizimdir de. İstesem de yapamam her ne yapılcaksa. Ne düzgün bir iş, ne eş, ne başka bir halt istesem de beceremem. Ot gelmişim, güneşte kurur, saman giderim. Alemlere ibret teşkil ederim diye düşünürüm de rahatlarım biraz.

Hala vicdan sesi. Ne rahatsız edici bir sestir bu: Ey ebeveyn; içinden çıkamadığınız hazır kültür paketli hayatın, üzerimde uygulamak istediğiniz bölümünde başarısız oldunuz. Bu sebepten bana olan iç isyanınızı duyar gibiyim. Beceriksizzzz, tembellll, işe yaramazzzz... Ama, hiç sanmıyorum tabi de, farkındamısınız bilmem; hayatta kendim olabilmek için farkettiğim tek gerçek olan sizden uzakta yaşama gereğinden kaynaklı tüm hayallerimi, vicdanın aşırı yüksek sesine dayanamayarak, yine sizin için heba ettiğimin. İsteklerinizin hiçbirini yapamadım ve size birşey veremedim ama, en işe yaramaz haliyle de olsa alın hayatım yanınızda geçiyo işte, bari buna şükredin de mutlu olun...

Daha fazlasını yapacak BECERİ, mecal ve imkana sahip değilim...

08 Şubat, 2007

Kaliteli İletişim

İlk olarak çağrımın yerine ulaştığını görmek çok güzel. Yazılara isimsiz yorum yapan her kim yada kimlerse gösterdikleri duyarlılıktan ötürü kendilerine teşekkür ederim. Umuyorumki bu katılım artarak devam eder.

Aslında ben şanslıyım çünkü arkadaşlarımla sohbetlerimiz esnasında paylaşıklarımız bana yeni yazılar için ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yazıda blog yazarlarından Clumsy ile "Kahve Dünyasında" Latte ve Fönnü eşliğinde yaptığımız güzel sohbetten çıkma. Şimdi gelelim yazımızın konusuna

Ama daha önce şu Lokanta, cafe ve restoranların menülerinde yer alan yabancı isimlere takıldığımı belirtmek isterim. Bazı akıllı işletmeciler altına içeriğinide yazarak gönlümüzü rahatlatırlarken birçokları açıklamaksızın verdikleri ürünleri alengirli yabancı isimlerle adlandırmaktan kaçınmıyorlar. Sevdiğim ve saydığım bir büyüğüm bir lokantada bana Türkçe menü getirin dediği zaman gerçekten çok gülmüştüm. Zavallı garsonda afallamıştı.

Esas konudan daha başka şu " dünya " ekli işyerleri hakkında da bir iki kelam etmek istiyorum. Şimdi spesifik bir ürün gurubuna ait dükkanmı açacaksınız. Hiç düşünmenize gerek yok. Sonuna bir "Dünyası" ekleyin olsun bitsin. "Kahve Dünyası " , " Ayakkabı Dünyası" , " Oyuncak Dünyası" , " İş Dünyası" , " Anasını Sattımının Dünyası". Bu trend hepmize hayırlı olsun.

Yazıda esas belitmek istediğim şeye gelirsek. Ama birde şu tatil köyleri var enteresan sonra şu var bu var diyerek uzattıkça uzatabilirim. Eee yeter artık demişsinizdir herhalde. Gerçekten yeter. Bende sizin gibi düşünüyorum.

Yazının konusu bu işte. Ortalıkta herşey hakkında çok konuşan ama anlatmak istediğini bir türlü anlatamayan o kadar çok kişi varki. Bir bilgi kirliliği , bir demogoji almış başını gidiyor. Tv de canlı yayına bağlanan bir konuk kendisine sorulan 2 soruya vereceği 2 dk lık cevap yerine 45 dakika konuşabilmeyi başarıyor mesela. Bizi hiç ilgilendirmiyen konular hakkında o kadar çok şey bilmeye zorlanıyoruz ki tüm iletişim araçları tarafından.

Bu durumda esas odaklanmamız gereken şeyleri , hayatımızla ilgili şeyleri kaçırıyoruz. Misal Amerikalılar aptal , dünyadan haberdar değiller gibi bir saptama var herkeste. Evet ademi merkeziyet olan bir yönetimde adam başka bir eyalette ne oluyor ilgilenmiyor ki Türkiyenin haritada yerini size söylesin. Kendisi ve yaşamı ile alakasız hiç birşeye çok kulak asmıyor. Basit ama mutlu yaşıyor ve sonuç ortada.

Şimdi size soruyorum , İstanbulun altından kaç tane fay hattı geçiyor , ne tarafa doğru atılımlı , kaç km derinlikte,bunlar sizi depremden koruyormu. Tuttuğunuz takımda kaç oyuncu yabancı, bunlar ne kadara alınmış , klübün kaç milyon dolar borcu var, bilmek desteklediğiniz takımı şampiyon yapıyormu. Siyasette ve her yerde üretilen komplo teorileri hakkında fikir yürütüp imkansız bir ispat çabasına girmek , Türkiye'yi daha bir demokrat ülkemi yapıyor.

Ben yazımla bunu hicvetmeye çalıştım biraz. Elimden bu geliyor çünkü. Bilmek ve farkındalık muhakkaki bir ayrıcalıktır yeterki doğru ve amaca yönelik olsun. Esas mesele tüm yığını hazmetme imkansızlığından kurtulup , yığın içinden gereklileri ayıklayabilmek. Hangisinin gerekli olduğu konusunda fikriniz yoksa , bir bilene danışın, yada allah yardımcınız olsun.

En kontrollü iletişimli , en basit günler sizin olsun . Ben yeni yazılarımla buradayım. Beklerim

06 Şubat, 2007

Nokta Atışı


Benim odam 87 metrekarelik bir evin giriş kapısının hemen karşısında uzanan koridorun en sonunda küçük bir oda. Dikdörtgen şeklinde ve balkona açılıyor.Balkon çerçevesiz katlanabilir camla kapalı. Oturduğum yerden karşıdaki blokları , hastane bahçesini ve biraz daha uzaktaki kapalı spor kompleksini görebiliyorum.

Odanın kapısının hemen yanında 3 kapılı bir elbise dolabım var. Onun yanında da ince uzun, bir tarafı duvara yapışık, tek sıra raf raf kitaplık. Eski okul kitaplarım , parfüm şişelerim , cdlerim hepsi orada konuşlanmış.

Tam ortada karşılıklı 2 çek yat duruyor. Duvara yapışık vaziyette 2 side. Birini geceleri yatak olarak kullanıyorum. Diğeri ise misafir geldiğinde odamda ağırladığım vakirlerde açılır sadece. Altları bazalı fakat o kısımlarda bana ait hiçbir eşya yok. Hepsi annemin ıvır zıvırları çarşaf vs. ler

Yatak olarak kullandığım çek yatın hemen yanında hafif çapraz vaziyette 6 çekmeceli büyükçe bir şifonyer. En üst çekmece şahsımın evrakları , özel eşyaları ile dolu. Alt çekmecelerde kıyafetler ve iç çamaşırları duruyor. Şifonyerin üstünde ise emektar 51 ekran Televizyonla mini hi-fi müzik seti yanyana. Bazen tv den sesi müzik setine aktarıyorum , film seyrederken daha hoş oluyor.

Onun tam karşısında ise bilgisayar masam. Malum monitör , kasa o bu derken tam bir kablo yığını söz konusu. Odamdaki vaktimin büyük kısmını geçirdiğim yer. Hemen balkon kapısının yanında olduğundan , annem balkona girip çıkarken ayağa kalkmak zorunda kalıyorum. Balkon kapalı olduğundan öyle soğuk felanda gelmiyor. Radyatörde yakında zaten.

Yaşadığımız daire , 48 haneli bir bloğun 6 ncı katında. Bulunduğumuz blok ise onlarca benzeri ile birlikte tek bir isim altında toplanmış bir organize yaşam alanın bir parçası. Şehrin merkezinden uzak. Sessiz , sakin ve durağan. Sabahları temiz hava ve kuş sesleri ile uyanabileceğiniz İstanbul'un ender yerlerinden biri. Haliyle ulaşım bir sorun. Belli saatlerden sonra toplu ulaşım aracı bulmanız imkansız.

Buradan ikamet ettiğim şehir sonra ülke ordan dünya, yıldız sistemi , galaksi ve evrene kadar yolu var bu tasvirlerin. Sonsuzluk içerisinde bir nokta olana kadar devam edebilecek bir genişleme.

Güzel olan ise kimbilir dünyanın hangi ülkesindeki hangi şehirde , hangi semtte , hangi binada ve hangi dairenin hangi odasındaki bir başka noktaya , bir başka insana tüm bu yazılarımın ulaşabilmesi. Ortak bir bağ kurmanın kurmanın mümkün olabilmesi.

Tanış olduğum ve halen olmadığım herkese sevgiler. Teşekkürler internet. İyiki varsın.

05 Şubat, 2007

Pop Corn


Dün gece msn de harika bir sohbetin ortasında geçenler bu yazıya ilham oldu. Canım eğlencelik birşeyler çekti , light bir yazıyla sohbetin bu kısmını yazıya dökeyim dedim. Efendim hafif gündemimiz şekil , şemal peşinde koşan gençlerimiz.

Aslında her çağın kendine göre bir stili var. 70 lerde ispanyol paça pantolonlar , geniş yaka bağrı böğrü açık gömlekler , abartılı kolyeler , kocaman güneş gözlükleri , mini etekler , uzun çizmeler. 80 lere gelindiğinde ise , kısa paça taşlanmış şalvar kot pantolonlar , havlu çoraplar , ince deri gravatlar , abartılı makyajlar , kafanın tepesinde toplanmış sıkma saçlar vs. vs. 90 larda çokta karakteristik unsurlar yok gibi geliyor bana. Herkes daha bir bildiğine daha bir karma yapı var.

Günümüze gelindiğinde ise tam bir kaos söz konusu. Kaosun sebebi ise bilinen tüm kavramların alaşağı edilimesi ve çıkar amaçlı kafaya göre yorumlanmasının , modaya sıçramış hali. Hemen çarpıcı bir örnek vereyim. "İsmail Y.k." Baktığınızda Michael Jackson kliplerinden fırlamış gibi giyinmiş , saç ve sakal biçimi sürekli değişmekte , uzun saçlı ama söylediği şarkılar arabesk. Bu ne prehiz bu ne lahana turşusu dedirtiyor adama

Artık kişilerin kıyafetleri onlar hakkında doğru bir fikir edinme konusunda eskisi kadar etkili değil. Bu işin bir yanı.

Şimdide sokakta çok sık rastladığınız tiplere bir göz atalım , bir erkeği ve bir kızı ele alalım.

Adam kot giymiş belinde zincir. Üzerinde body salonunda yaptığı kasları göstermek üzere dar bir triko kazak ve genelde beyaz. Saçlar dinazorun dikenleri gibi tek sıra fakat karmaşık biryantinle kabartılmış ve kaldırılmış. Sakal eski romalılara benzeyen ince bir sakal yani Craig David sakalı. Ayakta olmazsa olmaz ucu sivri makosen ayakkabılar. Eğer bu tasvirlerden sonra daha kusmadıysanız az biraz sabredin daha etkilisi geliyor.

Kızımız kot giymiş altında asker botlarına benzeyen bakımsız boyasız botlar. Saçlar kızıl ve ortadan 2 yana ayrılmış öle salınmış. Erkek suratlı ve makyaj yapmamış. Esmer. Boynunda geniş atkı ve üzerinde olmazsa olmaz yeşil parka. Muhtemelen gözlüklü ve herşeye muhalif tavırlı. Buna bir bonus ekliyim sırtında da saz taşıyor. Şimdi en azından mide suyunuz ağzınızı doldurmuştur.

Bu kıyafetlere baktığınızda değerlendirmeler şöle olabilir. Erkek son zamanların popüler terimi tiky bir genç. Marka ve şekil düşkünü. Muhtemelen bunu karşılayacak maddi güce sahip. Kız ise tipik bir solcu ve muhtemelen zor şartlarda yaşamını idame ettiriyor. Dünya görüşünü ifade etmek amacı güdüyor.

Nanik!! Yanıldınız. Erkek varoştan gelme ve cebindeki son kuruşa kadar üzerine harcıyor. Aslında cebinde bir kahve içecek kadar parası ya var ya yok ama iyi görünmek tüm amaç. Arkadaşından ödünç aldığı doğan görünümlü şahinle çapkınlığa çıkmış. Kızımız ise burjuva kökenli bir aileden gelmesine rağmen , ailesine , çevresine ve herşeye muhalif olduğunu sandığı için bu triplerde. Aslında bunlarla hiç alakası yok.

Dedim ya bu yazı sadece suratınızda bir tebessüm yaratmak amaçlı light bir yazı yoksa insanları tasnif etmek gibi bir derdim yok. Sadece görünüşe aldırmayın diyorum. Mutlu ve huzurlu kalın , kendiniz gibi giyinin.

04 Şubat, 2007

Özeleştiri ve Temenni


İlk olarak bir özeleştiri ile başlayayım ;

Ben bir yazar değilim. Teknik olarak okuma , yazma bilmek yazar olmaya yetmiyor malesef.

Şimdiye kadar yazdığım yazıları değerlendirdiğimde , akıcı, eğlenceli ve kolay okunabilir olduğu halde hiçbir zaman " Evet , işte budur !! " hissine kapılamadım.

Bana göre yazar olmak için çok okumak ,kendini devamlı geliştirmek ve tüm bu sahip olduklarını bir imbikte demleyerek son derece rafine şekilde karşı tarafa aktarabilmek lazım. Bu bir disiplin ve herşeyin ötesinde bir yetenek işi. Daha 40 fırın ekmek yemem lazım yazarlık sıfatını kendime yakıştırabilmem için.

İkinci olarak blogun kendisi ile ilgili bir eleştiri yapayım ;

Google serverın verdiği blogger hizmetinden yararlanılarak oluşturulmuş son derece basit bir site bile diyemiyorum sitecik. Hazırda var olan yazılım haricinde hiç bir özelleştime yapılmamış. Zaten amaç , görsellikten çok içerik olduğu için özel scriptler kullanmayı hiç düşünmedim.

Yorum yapmak için , "comments" e tıkladığınızda karşınıza çıkan , kullanıcı ismi ve şifre kafa karıştırıcı. Halbuki oradan " anonymous" yani "isimsiz" tıklandığında isim şifreye gerek kalmıyor ama bunu bulmak için bile ingilizce gerekiyor.

Bağımsız bir yazı yazmak içinse ilk olarak blogger sitesinden bir hesabınız olması lazım. Kayıtlı email adresinize bu blog yani benim tarafından gönderilecek davet üzerine üye olabilir ve yazı yazabilirsiniz. Basit olsada yönlendirme gerekiyor

Velhasılı kelam , belkide paylaşımı kolaylaştıracak teknik altyapıyı hazırlamam lazım artık. Böylece ziyaretçiler kendilerini çok da zorlamadan yorumlarını yapabilecek ve kendi yazılarını yayımlayabilecekler.

Ancak şu da unutulmamalı;

Tüm bu yukarıdaki handikaplara rağmen yazıyorum ve bunları insanlarla internet üzerinden paylaşıyorum çünkü bir şekilde sesimi duyurmaya , kendimi ve etrafımı daha iyi algılamaya çabalıyorum.

En önemliside paylaşım. Fikirler , duygular paylaşılarak büyüyor , gelişiyor ve olgunlaşıyor. Ben blog u takip eden , yazıları okuyan kişiler olduğunu şahsen biliyorum ve onlara teşekkür ediyorum ancak bu arkadaşlarında üzerlerindeki ölü toprağını kaldırıp , biraz cesaretle yorum yapmalarını ve yazılarını yayımlamlarını onlardan istirham ediyorum.

Katılım sağlandığında en azından söylenenlerin hedeflerine ulaştığının ve havada kalmadığının farkına varılacak. İnanın bu yeni yazılar üretmek için yani kendini daha çok ifade edebilmek için oldukça motive edici bir unsur.

Ben bu işi ne çok ciddiye alıyorum nede hafife. İyiniyetli olarak birşeyler yapmaya çabalıyorum o kadar. Karşılık görüp büyüyüp güzelleşirse ne ala.

03 Şubat, 2007

UTANIN!!!!


Bu blogda sadece biz yazıyoruz, evet, resmen biz! Yani Angelus ve Raupe (Clumsy bir kere yazdı diye hiç havalara girmesin! Angelus'un abisi de!). Bizim de işimiz gücümüz var. Biz ne en karizmatiklerden Dostoyevski, ne de en eziklerden Bukowski'yiz, yani öyle "ben yazamam, yeteneğim yok" falan, bahane değil. 9 saat hiç durmadan ayakta çalışıp evime gelmişim, yorgunluktan ölüyorum ama en azından arkadaşımın hatırına bir göz atıyorum bloga, üstüne üstlük bir de bunları yazıyorum yani.


İnsanın iç dünyasını yansıtması için ille de Roland Barthes okuması ve dilbilim profesörü olması gerekmiyor, "de", "da" ve "ki" gibi bağlaçları, ha bir de soru eklerini ayrı yazmak konusunda biraz özen göstermek yeterli. O kadar. Madem yazar olmuşsunuz, yazacaksınız birşeyler. Yok yazmayacaksanız gidin, yazar olmayın, blogun ruhunu çürütmeyin. Verin istifanızı.


İnsanın sabrı bir yere kadar, kardeşim. Bu zamana kadar kibar olduk. Külahları değişmenin zamanı geldi. Tabi şu anda bu sözler kimlere gidiyor, be hey, be hey, acaba okuyolar mı bunları, hiç haberleri oluyor mu şu an sitem etmemden, orası bile belli değil.


Arkadaş o kadar yapmış, fıstık yeşili renk filan seçmiş, her hafta değişik fotoğraflar koymakta, yaşadıklarını, düşüncelerini bizlerle paylaşmakta (ben de bunu elimden geldiğince yapıyorum) ama bırakın bir ufacık paragrafçık yazıyı, bir yorum dahi yok. Kısacası ayıp. İnsan başçavuşun eşşeği gaz çıkarsa yine tepki gösterir, bir "çüş!" falan der.


Sonuç olarak: Utanın!

01 Şubat, 2007

Atlarıda Vururlar

Siz hiç altılı ganyan oynadınızmı ? Ben hayatımda 2 kere hiç bilmeden arkadaşlarımın ısrarıyla oynadım. Hatta acemi şansı olsa gerek ilk oynayışımda 5 e kadar tutturdum. İlgimi çekmediği ve kumarıda sevmediğimden devamı da gelmedi.

Aslında hayatla bir bağlantısı var bu at yarışlarının. Gözlemlediğim kadarıyla bu işe gönül vermiş olanlar , yarışta koşacak atların anasını danasını , kaç kilo olduğunu , yaşını , bundan evvel kaç yarış koştuğunu , derecelerini vs. her şeyini biliyorlar. Kendilerince bir ilim haline getirmişler bunu. Lakin tüm bu verilere rağmen nadiren tüm tahminleri tutmakta.

Bu insanları yarış esnasında izlemekte zevkli. Verdikleri tepkiler saniyeler arasında değişebiliyor. " Hadi oğlum" , "Kopta gel aslanım" diye haykırırlarken , tuttukları at geçilince sövüp saymaktan geri kalmıyorlar. Suratlarındaki hayal kırıklığı ifadeleri neredeyse , sevdikleri biri tarafından aldatılmışa eşdeğer.

Şimdi sizden biraz kendinizi zorlayarak çevrenizdeki insanların size verdiği tepkilerle , bu ganyancıların bahis oynadığı atlara verdiği tepkiler arasında bir bağlantı kurmanızı isteyeceğim.

Şöyle düşünün. En huzurlu yaşam evrenizi yani çocukluğunuzu geçirdikten sonra okul çağına geldiğinizde kendiniz bir yarışın içinde bulursunuz. Önce en iyi okul ve okuldaki en iyi hoca araştırılır onun sınıfına girmek için mücadele verilir. Bir bakmışsınız Lise dönemi gelmiş. Anadolu Lisesine kapağı atmak için bir imtihana girersiniz. Lise dönemide çabuk geçer , sıra en büyük sınava , Üniversite sınavına gelir.

Bu dönem içerisinde dershaneler ve özel dersler. Herşey 3 saat içindir. En saygın en gelecek vaad eden üniversitelerin istediğiniz fakültelerine girebilmek için kıyasıya binlerce hatta milyonla mücadele edersiniz. İlkokuldan başlayan tüm bu sürecin pik noktasıdır.

Üniversite bittiğinde sıra , saygın ve kariyer yapabileceğiniz bir işe girmeye gelmiştir. Artık burada niteliklerinizden öte beşeri ilişkilerde devreye girer. Nede olsa ekmek artık arslanın ağzında değil midesindedir ve mideye ulaşıncaya kadar yemek borusu çok dardır.

Hülasa , at yarışı , tazı yarışı , Türkcell Süper Lig hatta şampiyonlar ligi bile bu kadar heyecanlı değildir. Hayat yarışının yanında devede kulaktırlar ve çevrenizdeki insanların size karşı tepkileri sizin bu yarışta gösterdiğiniz performansla çok eşgüdümlü gider. Bahsettiğim çevreye en yakından , çemberin en dışındakine kadar herkes dahildir.

Hiçbir ganyancı daha evvel yarış kaybetmiş ve yaşlanmış atlara bahis oynamaz , tıpkı dışarıda sosyal hayatta olduğu gibi. Eğer tüm bu yukarıdaki yarış içerisinde ayağınız bir yerde tökezlediyse ve finish çizgisi size uzak kalmışsa işiniz çok zordur. Bir başka yarışta kendinizi göstermeniz için gerekli desteği artık kimseden bulamazsınız. Bahis kuponlarında yeriniz yoktur.

Çok pesimist bir çerçeve çizmiş olabilirim. Hayat bu kadarda acımasız değil der dediğinizi duyar gibiyim. Evet hayatı bir yarış olarak algılamazsanız , önemli olanın bu kısa süre içerisinde önemli olanın mutlu ve huzurlu olmak olduğunu düşünürseniz ve bunu benimserseniz yukarıda tüm bu yazdıklarım sizin için komik bir tespitten öteye geçmeyebilir.

Herkesin düşlediği aslında bir mustang olmaktır. Eyer vurulmamış , özgürce yelelerini rüzgara doğru savuran , sınırsız topraklarda koşuşturan bir mustang.....