30 Mart, 2007

Kandiller


Bugün günlerden mevlid kandili. Daha sırada Regaip, Mirac, Beraat kandilleri var. Allah cemil cümlemizin kandillerini mübarek eylesin , dualarını kabul etsin , hayırlara vesile olmasını sağlasın inşallah. Amin. Ayrıca Allah bana akıl fikir ihsan etsin, bana acil şifa yakınlarıma dayanma gücü versin. Amin 2. Atatürk ve silah arkadaşlarına geçmeden şu dua faslını bitirmeyi nasip etsin. Amin 3

Vaiz gibi adamımdır ben. Hitabet gücüm fena değildir. Yine de bu hususlarda çok konuşmayı sevmediğim gibi yanımda birisinin fazlaca atıp tutmasına da fazla izin vermem. Ben ibadetin içinde de bir mahremiyet arayanlardanım. Öyle şov maksatlı yapılan , dostlar alışverişte görsün ibadetleri yapmayıda yapanıda hiç sevmem. Kendini yaratanla ibadet ederken başbaşa olmayı, ondan af dilemeyi , gerekirse göz yaşı dökmeyi , kendin için hayırlısını istemeyi , içten ve gözlerden uzakta yapmayı tercih ederim.

Bu yüzden bayram namazı sabahları babamla hep papaz olmuşumdur. Köyde bir kere bayram namazına gitme hatasına düşmüştüm. Namaz bittikten sonra tüm köy erkekleri başta en yaşılar olmak üzere cami içerisinde bayramlaşıyor. Sırayla el öpen sona geçip dikiliyor. Tabi gençler en sona kaldıkları için el öpme ve tokalaşma manyağı oluyor. Belli bir raddeden sonra kimle bayramlaştığınız gerçeğini kaybediyorsunuz. Misal ben babamın elini sıkıp abimin elinden öpmüştüm. Suratlarına bakmıyordum bile.

Kandillerde televizyonlarda mevlid okunur. Mevlid doğum demektir. Hz. Muhammed'in doğumunu anlatan mesnevi biçiminde yazılmış ünlü bir Süleyman Çelebi eseridir. Bu mevlid görüntülerinde mevlidhanın özellikle yüksek seslere çıktığı yerlerde cemaatten biri kendinden geçer "Alllaaahh" diye bağırır. Ekrana yaşlı amcalar , yanlarında torunları ve ağlayanlar gelir. Son dua kısmında da tüm hane halkı toplanır, hoca dua ettikçe amin denir. Evdeki hatun kişiler bu esnada buldukları tülbentler ile başlarını kapatır. Türk işi diye buna denir.

Kandillerde de , bayramlar gibi büyükler aranır , cep telefonundan mesajlar çekilir. Bir zorunluluk haline getirildiğinde azaba dönüşür bu gelenenek. Tam kıçınızı yaymış oturuken annem seslenir. "Oğlummm şunu aradınmı. Aaaa çok ayıp ondan sonra bunu ara. Bunlarda hiç din iman kalmamış, tövbe tövbe" Babam kendisine gelen mesajlara cevap yazmamı ister. "Yahu baba adam yazmış hazır mesajı göndermiş 100 kişiye birden , biz herkese tek tek neden cevap verelim". Olmazzzzzz. Ayıp sonra günah.

Ben bu kandil evde yanlızım. Annem babam uzakta olduğu halde , onlar burdaymış gibi beynime kazınan yukarıdaki tüm alışkanlıkları yerine getirdim. Büyüklerimi aradım. Mesajlar çektim. Tv lardaki dualara amin dedim. Demekki benim çocuğumda benzer konudan dem vurarak bundan seneler sonra kendi cümleleriyle bu yazıyı yazabilir. Bende ondan uzaktaysam bir telefonla halimi hatırımı sormasını bekleyebilirim. Hayatın bazı gerçekleri hiç değişmiyor , kuşaklar değişsede.

Birde yaşlandıkça yani ölüme daha bir yaklaştıkça insan kendini dünya işlerinden sıyırıp daha çok maneviyata yöneliyor, dine veriyor kendini. Sen hayatın boyunca yap et sonra ölüme yaklaşınca belki yırtarım umuduyla kendini dine ver. Yok yaaaa. Hem inanışımıza göre bugünün tüm aktiristleri , artistleri diğer sıcak tarafta bizi bekliyor olacak. Bir Charlize Theron olsun Hillary Duff olsun sonra Tom Cruise olsun Bratt Pitt olsun. Öbür taraftada sıkıcı sufi takımı. Artık siz tercih edin. Tabi bu işin şaka kısmı

Allah hepimizin sonunu hayır etsin. Gelmiş geçmiş tüm sevdiğiniz insanların ruhlarını şaad etsin , mekanlarını cennet yapsın. Bizlerede oraya gitmeyi nasip etsin. Bu arada sevgili cemaat. Yeni PC topluyorum. Yardımlarınızı esirgemeyin. Çıkarken 3-5 demeden vermeden geçmeyin. Hadi canlarım. Yeter bu kadar. Bozmayın kafamı iyi insanlar olun. Hadi.

29 Mart, 2007

100 ncü Yazı


Nedir bu insan oğlunun ondalık sisteme takıntısı. Herşeyin 100 ncü sü abartlır. 3 Büyük futbol klübümüz 100 ncü yılımız diye kendilerini parçaladılar ve parçalıyorlar. Yok özel formalar, yok himalayalara bayrak dikmeler. Yüze ulaşmadan evvelde hep orantılı belirli tam sayılarda kutlamalar abatılır. 25 nci evlilik yıldönümü , 50 nci sanat yılı gibi. Böyle ağzı dolu dolu söylenir. Dile kolay diye başlanır söze ( Yıllarca ben onu dilek olay diye anlamıştım )

Bende kendime geçen heyecan yaptım. Acaba 100 ncü yazıyı kim yazacak diye. Ahanda ben yazıyorum tabi , başka kim yazacak. Gecenin 1'inde bir yandan çayımın son yudumlarını içip diğer yandan sigaramdan derin bir nefes alıp bir başıma ben yazıyorum. Ne bir kutlama nede bir sevinç ve neşe havası var içimde. Son zamanlarda en çok aradığım 2 liyi ben ilaç yardımıyla normal biçimde hissetmeye çalışıyorum zaten.

Kendime de ne acıdım yahu. Siz bakmayın bana. Ben blog umu seviyorum. Hadi bir kaideyi bozmayayım günün anlam ve önemini belirten bir yazı ile noktalayayım bunu. Biraz geçmişe gidip blog un doğuş hikayesini kısaca anlatıp gerisini getireyim.

"Sene 1955. Menderes daha asılmamış". Kendimle ilgili birşey anlatırken bu espiriyi yaparım hep yaşlandığımı belirtmek için.Genelde de gülerler. İşin gerçeği , ben başka bir sitede yazı yazarken , sevgili edward_hyde'ın bir yazısı üzerine çıkan tartışmaya katıldım ve sonradan raupe de eklenip biz üçümüzü o siteden kovdular. Bende bir gece başka bir olaya çok sinirlenip bunu diğerleri ile paylaşmalıyım diyerek , google blogger dan hesap aldım ve bu blog u açtım.

Yazı yazmak ilk baştan sadece içimden geldikçeydi ama sonradan yazdıkça anladımki bu bir disiplin işi. Oturacaksın , düşüneceksin , kurgulayacaksın ve bunu en iyi şekilde karşı tarafa aktarmayı kelimelerle becerebileceksin. Evet belki ben bir Tolstoy olmayacağım ama en azından bilgim ve kabiliyetim yettiği ölçülerde iyi birşeyler ortaya çıkartmak için uğraşmaya başladım. Şimdiye dek ne kadar başarılı oldum takdir sizlerin. Bundan sonra da denemeye devam edeceğim.

Sevgili Raupe bana çok yardımcı oldu. Bir gece yazıma "güzel olmuş" diye yorum yapınca bende: "Güzel olmuş.Ben bunu misafirliğe gittiğimde önüme konan yemek için söylerim, arkadaşımın aldığı yeni elbise için söylerim. Düşünmeden söylerim. Nasılsın ? İyiyim gibi bir şey bu. Eleştiri değil." benzeri cümlelerle çemkirdim. Bana acıyan Raupe daha bir çok yazmaya başladı bu sayede. Önünde saygıyla eğiliyorum sevgili Raupe.

Yorumlarınız çok teşvik edici. Nereden ve nasıl gerçekleşti bilmiyorum ama oldukça genç bir okuyucu gurubum oldu ( Kitle diyemiyorum daha). ÖSS'ye ÖKS'ye hazırlananlar, daha 12 yaşında olanlar. Şaşırdım gerçekten. Genç insanların yazılarımı beğenmeleri hoşuma da gitmedi değil ama bir yandan endişelendim. Ben burada çala kalem yazıyorum ve bunu seviyorum. Örnek teşkil etmek yada en azından kötü örnek olmamak sorumluluğu hissettim bir anda. Neyse bu duyguyu çabuk attım üzerimden.

Burda ahkam kesiyor, işkembe-i kübradan sallıyor ama neyin nesidir , kimdir bu angelus denen adam diye merak ediyorsanız eğer yapabileceğim hiçbirşey yok. Gizem değil amacım. Zaten kendimi size yazılarımla anlatıyorum. Burada inanmadığım ve düşünmediğim hiçbirşeyi yayınlamıyorum. Buda bir insanı tanımanın en iyi yollarından biri.

Ancak size Seda Sayan gülüşlü pozumu sergilemekteyim yukarıda. Bu eşsiz bir Raupe yorumu. Benim amacım farklıydı o pozu verirken ama malesef gülümsedim. Fotoğraftaki gizli reklamıda az evvel fark ettim. RedBull yazısını.Siz kendiniz frame frame oraya filtre koyun beyninizden , uğraştırmayın beni.

Şimdi sıra temennilere geldi. Nice 100 ncü yazıları hep beraber devirmek dileğiyle.

Saygılarımla
Angelus

27 Mart, 2007

Acı Çektirmek Kendine


Sevgilinizden yenimi ayrıldınız , birini umutsuzca seviyorsunuz ve o sizi farketmiyormu , kendinize mazoşistçe acı çektirmekmi istiyorsunuz hiç bir sebebiniz yokken. O zaman bırakın Ferdiyi , Müslümü , arabeski. Size daha vurucu bir şey önderiyorum. Daha derinden.Bu şarkı sizde daha etkili olmuyorsa bende Angelus değilim. Zaten değilim ama olsun.

Önce "Shirley Bassey " yorumunu ve daha sonra "Tom Jones" yorumunu dinleyin. Sözleri aşağıda :

"I (Who Have Nothing)"

I, I who have nothing
I, I who have no one
Adore you, and want you so
I'm just a no one,
With nothing to give you but Oh
I Love You

He, He buys you diamonds
Bright, sparkling diamonds
But believe me, dear when I say,
That he can give you the world,
But he'll never love you the way
I Love You

He can take you anyplace he wants
To fancy clubs and restaurants
But I can only watch you with
My nose pressed up against the window pane
I, I who have nothing
I, I who have no one
Must watch you, go dancing by
Wrapped in the arms of somebody else
When darling it's I
Who Loves you

I Love You
I Love You
I Love You

Buzda Şarkı Söylemek Sirki


Eh bu yarışmalar arttıkça banada laf söylemek düşüyor. Hem benim Armağan Çaplayan'dan , Oray Ekin'den , Sema Çelebi'den ne eksiğim var. Gerekirse bende polemik yaratırım , sivri dilliyim hem çok iyi eleştiririm. Her birşeyden anlarım. Az daha kassam ve kahkaha atmayı öğrensem Hıncal Uluç ile yarışacağım hazır moda girmişken.

Yarışmacıda olabilirim. Buz üzerinde harikalar yaratırım. Hoyratça saltolar atıp umarsız salvolar yaparım. En detone sesimle harika şarkılar söylerim. Bende 9,5 oktav ses var. Bağırdığım zaman bırak bardağı damacana patlatırım. 3-5 topu aynı anda çevirir , tek tekerlekli bisiklete araba gibi binerim. İp üzerinde yürüyüp izimi belli etmem.

Bilindiği üzere bu yarışmaların hemen hemen hepsi yurt dışı patentli yarışmalar. Yani uyarlama. Ama ne uyarlama. Bu uyarlama değil yuvarlama olmuş resmen. Kendimize benzetmişiz şekilsiz birşey çıkmış ortaya. Format falan kalmamış tam aksine format atmışız var olana. Kavga, gürültü, gözyaşı var mı? O zaman tamam olmuş bu iş. Tam bizlik.

Yeni yayına başlayan cnbc-e benzeri "e 2" de bizdeki "Pop Star" yarışmalarının orjinali sayılan "American Idol" yayınlanıyor. Hiç denk geldinizmi bilmiyorum ama rastlarsanız bir seyredin. En azından yarışmacıların sesleri için. Orada da bizdeki Armağan Çağlayan gibi bir yapımcı var juri üyeleri arasında. Yarışmacıları acımasızca eleştiren , diğerleri çok iyi derken , çok kötü diye yorum yapabilen bir jüri üyesi. İşin formatı bu çünkü. İlla sivri biri olacak.

Bizimkilerden farklı olarak jüri üyeleri saatlerce sazı eline alıp konuşmuyor. Yorumlar 3-5 cümleyi geçmiyor. Yarışmacılar eleştiriler ne kadar ağır olsada jüri ile polemiğe girmiyor. Hatta jingle devreye girip jürinin lafı uzatmasına mani oluyor. Herşey tadında.

Önemli olan yarışmacıların performansları. Yine sms ve telefon oylaması ile en kötü eleniyor. Yorumlar ve sunucu son derece espirili. Heyecanı arttırmak için Behzat Uygur gibi ekranda gördüklerini sayıp , kısık yatak odası fısıltısında konuşup uzattıkça uzatmıyor sonuçları. Ömür törpüsü haline getirmiyor yarışmayı.

Görünen köy kılavuz istemez. Sanatçı milletinin egosu yüksektir. Sen bu adama kalkıp maymun gibi birşeyleri en baştan öğretmeye kalkarsan birde üstüne üstlük eleştirip aşağılarsan ortaya ne çıkar. Kavga ! Bunu çok iyi bilen yapımcılarda bunu körükledikçe körüklüyorlar. Ne kadar kavga , o kadar reyting. Örselenen imajlar ve erozyona uğrayan şöhret umurlarında değil. Nasıl olsa yerini dolduracak malzeme piyasada çok. Geçici popülizme kanan şöhretlerde yara aldıklarının farkında değiller.

Yaşadığımız ülkeden nefret etmemize sebep olan zeka özürlü bu tarz yapımları artık ya orjinaline bağlı yapsınlar yada hiç yapmasınlar. "Yani birşeyin de bokunu çıkartmayın" demek geliyor insanın içinden. Çoğumuz "guilty pleasure" denen o zevk veren suçluluk duygusuna kapılıp bir yandan eleştirirken bir yandan izlemekten geri kalmıyoruz malesef. "Eğitici , öğretici yayınlar olsun , ben sadece NTV ve belgesel seyrediyorum, Cnbc-e ciyim abi , TRT 2 ye bakıyorum en çok". Hadi ordan bee....... Kimse yemiyor artık bunları.

Eğlence olsun , aptalca hiçbirşey düşünmeden bakacağımız magazin programları olsun televizyonlarda. Ama biraz seviye olsun. İçine az birşey zeka ve estetik serpiştirilsin. Bayağılaşmasın , bizi aptal yerine koymasın. Yeter.

22 Mart, 2007

Phyco Killer Fafa Fafa Faaaaa


Aslında bu yazının ismi bu şarkı sözü değil "geçici aşklar" olmalıydı. Yine de dün gece bu şarkıyı söyleyen solist kıza sadece sahnede bulunduğu sürede aşık olduğum için böylesini daha uygun buldum. Bu yazı kısa ve öz olacak. Önümüzdeki 4-5 gün boyunca da bilgisayar kullanmayacağım için benden yeni yazı beklemeyin. Dalyayı kim yapacak merak ediyorum. Bu yazı -97.

Benim geçici aşklarım vardır. Karşı tarafın hiç haberi olmadan yaşanan ve sadece birgün veya birkaç saat süren geçici aşklarım. Sonrasında unuttuğum ve işin güzeli bittiği için hiç acı çekmediğim. Belediye otobüsünde, bir cafede yada bir klüpte rastlayabilirim bu aşka. O benim farkımda bile olmaz. Kendimi göstermek yada ilgi çekmek gibi bir gayretin içine girmem. Herşey beynimde yaşanır ve orada biter.

Dün gece Hallowed arkadaşımın iş yerinden başka bir baterist arkadaşının gurubuyla beraber performans sergilediği Taksim'deki "Ekşi Limon" adlı rockbar a gittik. Gurubun ismi "Kazasüsü". Eğer yolunuz düşerse şimdilik çarşamba geceleri saat 11 de sahne alıyorlar. Küçük bir sahnesi olan küçük bir rockbar. Ekstra hiçbir özelliği yok. Biraları her rockbarda olduğu gibi şişeye göre daha soft :)

Ben yüksek volume (ses) den rahatsızlık duyduğum için aslında gidip gitmemek arasında kaldım. Basık , karanlık ve yüksek sesli bir yer benim ataklarımı tetiklemek için en iyi yerlerdendir. Yine de kalabalık bir gurup halinde tüm sevdiğim dostlarımla beraber olduğumdan dayanabildiğim kadar dayanmak üzere gitmeye karar verdim. Sonuç 1 saat . Şu andaki ben adına hiçte fena sayılmaz.

Program başladığında vokal kızın sesi direkt ilgimi çekti. Ben erkek halimle öylesine kalın ses çıkartıp "hoşgeldinizzz" diyemem doğrusu. Derken şarkılar peşi sıra gelmeye başladı. İlk olarak bir "Michael Jackson" cover ı ile başlamaları benim için daha da iyi oldu. Solist kızın sesi çok güzeldi. Gerçi yüksek perdelere çıkabilen olağanüstü bir ses değildi ama detone olduğunu hiç duymadım.

En önemlisi şarkıları sadece söylemiyor yaşıyordu. Sözlerin hakkını veriyor o enerjiyi aktarabiliyordu. Sahneye çıkmadan son derece sıradan bir rockcu kız gitmiş yerine gözümde gitgide büyüyen aşık olunası bir dişi gelmişti. Özellikle "Phyco Killer" parçasında bu zirveye çıktı. Normal zamanda hiç dinlemediğim ve çokta bir özelliği olmayan bu parçayı bana sevdirebilen bu kıza aşık olunmazdı da ne olunurdu.

Diğer gurup elemanlarınında hakkını yememek lazım. Müzik oldukça kaliteliydi. Gurup 2 elektro 1 bass gitar , batari ve solistten teşkil. Hepside gayet iyiydi.

Bu durumun birtek farkına biricik buddy im Spider varmıştı. Hayranlıkla bakarken yakalamış olmalı.Onun beni gördüğünü hiç sanmıyorum. Çünkü sahnede suratınıza spotlar vuruken sadece öndekileri seçebilirsiniz. Çıktıkta biliyoruz :) Ben gerilerde bir elim cepte bir elimde sigara bara yaslanmış poz keserken beni göremezdi. Beynimde yaşadığım hayranlıkla karışık geçici süreli aşkı anlayabilmesi ise imkansızdı.

1 saat sonra müzik ve solist her ne kadar iyi olsa da dayanma gücüm kalmamıştı. Kendimi dışarı attım , peşimden de arkadaşlarımı sürükledim. Hepsinden özür dilesemde zaten hafta içi ve ertesi gün iş olduğu için erken çıkmanın daha iyi olduğunu söylerek bana karşı kibar davrandılar.

Özellikle de şimdiye kadar 2 araba parçalamış ,arada oturduğu sandelyeyide parçalayabilecek potansiyele sahip (nickini bilemediğim için) Metin'e, sakince araba sürerek beni eve kadar bıraktığı için teşekkür ederim.

Bu arada solist kızın ismini bile bilmiyorum. Önemli değil zaten. Her kimse , her nerdeyse ve kimle beraberse. Yolu açık olsun. Ben aşkımı dün gece yaşadım bitirdim.....

17 Mart, 2007

Şiir


Sanatın her türlüsünü severim, gerekirse sanat için soyunurum , iyi senaryo teklifi gelirse neden öpüşmeyeyim gibi saçmalıkları beynimden bir kenara atıp ve yazıma konsantire olup Şiire neden ısınamadığımı anlatmaya çalışayım. Daha doğrusu beni şiirden soğutan sebepleri şöyle bir gözden geçireyim.

Önceliği son günlere vererek gitgide eskiye doğru uzanayım. Çocukluğuma ineyim. Hatta mümkünse anne rahmine ordan eski hayatıma kadar gideyim. Reenkarnasyon varsa eğer bakalım kimmişim. Herkesin kendisi için iddia ettiği gibi soylu bir prens yada kralmıyım yoksa dilenci soytarımı. Bir şey olmadığım kesin , Şair.

Fotokritik diye bir fotoğrafçılık sitesi var üye olduğum. İnsanlar üye olur çektikleri fotoğrafları yayınlar ve diğer üyeler bunlara eleştiri yaparak puanlarlar.

Şimdi gözünüzün önüne bir fotoğraf getirin. Bir portre denemesi. Model objektife değil başka bir yere bakıyor. Fotoğrafın ismi de Uzaklar. Açıklamasında ise altta mısra mısra uzun bir şiir. Yahu ne alaka. Bırak fotoğraf bana senin anlatmak istediğini anlatsın. Yurdumun tipik duygu insanı modeli. Kusmak geliyor içimden

Bunun bir benzeri eleştirilerde yaşanıyor. Kel alaka bir fotoğrafa inanılmaz derecede anlamsız bir şiirle yorum yapmak neyin nesi oluyor şimdi. Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı. Hayatınızda size fotoğraf gösteren birine karşılığında şiir okudunuzmu hiç.

- Ahmet bak bu annem ve babam. Biz Bodrumdayken . Arkadakide bodrum kalesi ( Vurgu güçlenir. Bodrumda olduğu kanıtlanır)

- Gözlerindeki mavilikte boğulurum
Yazları sıcak olur Bodrum
Kaç kişiydik , kaç kişi kaldık şimdi
Canım çekmez hiç votkayı cini

Siyasetçiler çok sever şiir okumayı. Yazanı bir rahmetli "Bülent Ecevit" vardı en ünlüsü ama onun kendi şiirlerini meydanlarda okuduğunu hiç görmedim. Şimdiki Başbakanımız da bir şiir yüzünden hapse girmemişmiydi. İşte her duruma bir şiir uydurmak hastalığına tutulursan olacak budur. Hapse atarlar adamı.

Okulda 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda ve 29 Ekimlerde Şiir ezberletirler. Askerde marş mısralarını ezberlemek zorunda kalırsın. Melodisiyle hiç bir uyumu olmayan bu mısraları ezberleyene kadar canınız çıkar. Buram buram hamaset kokan şiirler. Ben vatanımı şiirsizde seviyorum o yüzden almıyım bünyede alerji yapıyor diyemiyorsunuz tabi.

E-posta kutunuza lüzumsuz arkadaşlardan lüzumsuz mailler gelir. Power pointte resim slayt gösterisi eşliğinde satır satır gelen şiirler. Arka plan üzerinde gül resimlerinin yada el ele tutuşmuş 2 çocuk fotoğrafının üzerine döşenmiş aşk şiirleri.Vıcık vıcık. Allah kahretmesin sizi emi. Sizin yüzünüzden böyle oldum ben.

Velhasıl Şiir bana çoğu zaman suni ve abartılı gelmiştir. Düz yazıyı o sebeple daha çok severim. Sevdiğim sadece birkaç şair vardır. Onlarda zaten alışılagelmiş kalıplarda şiir yazmamışlardır. Zamanlarının aykırılarıdırlar. Ancak sevdiğim tek tük şiirleride olur olmaz yerlerde kullanmam.

Blogda şimdiye kadar bir tek şiir yazdım. "Sevgiye" adlı bir şiir. Sevgi isimli bir kız arkadaşımın ilgisini çekmek içindi , itiraf ediyorum. O'da bana her zamanki mıy mıy mıy tavrıyla "şiirinde sigara içtiğimi belirtmesen olmazdı dimi " diye bütün şiirden tek o cümleyi bulup çıkartma başarısını gösterdi. Bir boka yaramadı yani. Heba oldu gitti.

Bana şiir yazanınız varsa kızacaktır yukarıdakileri okuyunca ama ben böyleyim. Bunun yanısıra çok güzel maniler yazarım. Kırkpınarda çığırtkan olmak için bu sene başvuracağım. Nahanda örneği ;

Yere düşer mahsus
Kaderi pek bir makus
Alkışlarla haydi maşallah
Blog yazarı Angelus

16 Mart, 2007

Alternatif Kahramanlar

Vampirlerden sonra beyaz perdede bize sunulan alışılagelmiş kahramanların haricinde kalan diğer alternatif kahramanları biraz düşündüm. İlk aklıma gelen soğukkanlı katiller oldu. Nasıl olurda insan hayatını gözünü kırpmadan sona erdiren bu karakterler izleyicinin gözünde yaptıkları gözardı edilerek hayranlıkla izlenen kişiler olabiliyor. Bir kaç örnekle bakalım.

Sting'in "Shape of my heart" şarkısı size neyi anımsattı. Peki "Mathilda" ismi. Luc Besson'un çektiği Jean Reno , Garry Oldman ve Natalie Portman'nın oynadığı 94 yapımı "Leon" diğer adıyla "The Professional" dan bahsediyorum. Ailesi kötü polisler tarafından öldürülen komşusu 12 yaşındaki Mathilda'ya sahip çıkan, İtalyan asıllı kiralık katil Leon'a hangimiz sempati duymadık. Tüm asosyalliğine , tüm o garip hareketlerine ve hatta 12 yaşındaki bir kıza duymaya başladığı aşka rağmen. Hayranlığımız işini çok iyi yapması ve yaparken çok soğukkanlı olmasına mı acaba ?

Hannibal Lacter ve Clarice Sterling isimleride eminim birşeyler anımsatmıştır. "Kuzuların Sessizliği" ile başlayan ve "Hannibal" ile devam eden seriden bahsediyorum. Hatta son olarak Hannibal Lacter karakterinin nasıl doğduğunu anlatan bir film yeni vizyondaydı. İnsanları korkunç işkencelerle öldüren yada sakat bırakan , kafataslarını kesip canlı canlı beyinlerini yiyebilen bu cani doktora neden hayranlık duyduk. Çok zeki olması , insan psikolojisini çok iyi bilmesinden mi yoksa zarar verdiklerinin kaba ve kibirli insanlar olmasından mı?

İşlediği tüm organize suçlara rağmen ancak vergi kaçakçılığından mahkum edilebilen ünlü gangaster "Alcopone" nun ünlü bir deyişi vardır. Silahla yaşayan silahla ölür. Bu felsefeyi Mario Puzzo'nun ünlü "The God Father" yani "Baba" serisinde görmekte mümkün. Acımasız Carleone ailesi ve yaptıkları nasıl oluyorda böylesi romatik gelebiliyor insanlara. Hemde mafya ve kirlenmiş toplumdan bu kadar çok çekerken. Az sonra size ret edemeyeceğiniz bir teklifte bulunacağım. Ha keza Cnbc-e'nin sevilen dizisi "Sopranos'un" sloganını hatırlayın : "Bir aile öldürmezse , bir diğeri öldürür"

Tabi bu alternatif kahramanların başarısı hiç kuşkusuz , iyi oyunculuk, iyi yönetmen ve güzel bir senaryo ile alakalı. Yukarıda bahsettiğim tüm filmler sinema tarihinde iz bırakan nadir olanlarından. Benzer ve başarısız bir çok deneme var.

Ancak esas olan başka gerçekler var. Adalet duygumuzun şartlara göre nasıl değişebileceği gibi. Adaletin doğru adamlarca sağlanması çok önemli gelmiyor. Bir suçlunun bir polismi yoksa başka bir suçlumu tarafından öldürüldüğü bizi çok ilgilendirmiyor. İstediğimiz kötü olanın cezasını çekmesi o kadar. İşini kusursuza yakın yapıp başarılı olanlara içten içe duyduğumuz kıskançlık ve saygı. Buda ikinci gerçek. Ama bence asıl olan şu ; içimizde bastırdığımız şiddet duygusunun tatmini.

Unutmayın ki hayat filmlerdeki gibi değil. Siz iyi kahramanlardan olun. Sağlıcakla kalın.

15 Mart, 2007

Vampirler

Vampirler şeytani gece yaratıklarıdır , insan kanı ile beslenirler ve belli şekillerde öldürülmedikçe, ölümüsüzdürler. Vampirlerin ortaya çıkşı genelde Kazıklı Voyvoda'ya (Biz Çılgın Türkler onunda hakkından gelmişiz) dayandırılmakla beraber az biraz araştırmayla daha mitolojik hikayelere ulaşabilirsiniz. Hatta şu andaki kaç klandırlar, nerde yaşarlar, kuralları nelerdir gibi sosyal yaşamları ile bilgiler bulmanızda mümkün.

Aranızda şimdiye kadar ben vampir gördüm hatta bir tanesiyle kanka oldum gecelere beraber akıyoruz gibi iddialarda bulunanınız olabilir ama ben hiç rastlamadım. Rastlasam önce korkar besmele çeker tabana kuvvet koşmaya başlar güvenli mesefeye ulaşıncada kafasına kafasına taş atarmıyım bilmiyorum. Şimdiye kadar tanıdığım tüm vampirler beyaz perdeden yansıyanlar. Onlara karşı kendimi nasıl koruyacağımı yine filmlerden iyi biliyorum.

Birincisi sarımsak ikincisi haç üçüncüsü ise kutsal su. Korunmak için bunlar tek başına yeterli değil aynı zamanda inançlıda olmanız lazım. Yoksa vampir milleti aldırmaz böyle şeylere. Öldürmek içinde kazık, gümüş kurşun ve güneş ışığından biri lazım. Kazığı ıskalama , gümüş kurşuna geç reaksyon gösterme risklerini düşünürsek güneş ışığı en sağlam yol. Bir ihtimal daha var o da kellesini vücudundan ayırmak.

Seyrettiğim birçok vampir filmleri aynı noktalarda buluşmakla beraber nüans farklılıklarıda sergiliyorlar. Mesela bir vampirin ısırdığı kişi otomatik olarak vampir olurmu. Kimisine göre evet ama kimine göre ısırılan kişinin bu iradeyi taşıması yani istemesi lazım. Vampir olarak dirildiğinde kendi atasının kanını emmesi bazı filmlerde vampir olmanın ilk şartı , diğerlerinde ise herhangi bir av bunun için yeterli.

Vampir hikayelerinin bu kadar çok ilgi çekmesi , insanların korkudan belli ölçülerde sınırlı olduğu zaman zevk duyması.Bir yönüyle de vampirler doğal güçlerin ötesinde süper ve karizmatik yaratıklar. Bu imajı tamamlamak için vampir filmlerinde o rolü üstlenen kişiler eğer kadınsa çok güzel erkekse çok yakışıklı oyunculardan seçiliyor.

Biçim değiştirebilme özellikleri , insan düşüncelerini etkileyebilme ve hipnoz edebilme yetenekleri, inanılmaz beden ve cinsel güçleri , uçabilmeleri, lüks ve sefahat içerisinde yaşamaları ve yaşlandıkça zayıflamak yerine artan güçleri ile alternatif itici kahramanlar.

Benimde şimdiye kadar cnbc-e 'de yayınlanmış en sevdiğim dizi olan Angel seriside bunun güzel örneklerinden. Hatta blogda bu konuyla ilgili sevgili arkadaşım "Uğur Gündüz'ün" gazetede yayınlanmış bir makaleside olduğu gibi mevcut. Francis Ford Cappola'nın Keanu Reeves li "Kont Drakulas'ı" ve Hollywood'un iki yakışıklısı Brad Pitt ile beraber Tom Cruise'in oynadığı "Vampirle Görüşme" filmlerini hatırlayın. Vampirlerin hayatlarını tarjik bir biçimde işleyen bu filmleri gördükten sonra yukarıda söylediklerime hak vereceksiniz eminim.

Vampir hikayeleri başka kültürlerde başka adlarla anılan yaratıklar şeklinde mevcut. Ama biz halkça pek düşkün değiliz. Bizim daha korkutucu hikayelerimiz mevcut. İnli cinli perili. Hem öle görünürde değiller. Kutsal suymuş, haçmış , sarımsakmış soğanmış hikaye. Hem neden korkalım ki. İlk paragrafta parantez içinde söyledim , atalarını öldürmüşüz. Vampirler bizden korksun.

Raupe bunlar hep senin yüzünden biliyorsun. Bir şey atıyorsun ortaya , hücrelerim harakete geçiyor, istemsizce düşünüyorum ve sonra yazmalıyım bunu diye hissetmeme neden oluyorsun. Sana Con Air'den Cyrus the Virus repliğiyle sesleniyorum : " Nice Work Raupe , Truly Nice Work"

Komplo Teorileri II


Lanetli bir dünyada yaşıyoruz. Adem o elmayı ne halt etmeye yediyse artık... Ah, unutmuşum, pirzolası Havva'nın suçuydu bu. Taa o zamandan beri lanetliyiz.
Hükümetler neler karıştırıyor, insanlar aslında neler yapıyor, hiçbirimiz bilmiyoruz. Son zamanların en kanlı olaylarının arkasında neler var, bilemiyoruz, 11 Eylül saldırılarının arkasında Amerika mı var, depremler okyanusların dibinde yapılan nükleer silah denemeleri sonucunda mı meydana geliyor, AIDS, Ebola gibi hastalıkların virüsleri dünya nüfus planlaması için (hani doğal kaynaklar yetersiz kalacak, kimse içme suyu bulamayacak ya, o bakımdan) bilinçli olarak mı üretiliyor ve bunların, hatta kanserin tedavisi mümkün olduğu halde bu, insanlardan aynı nedenle saklanıyor mu, vb. sorular kafaları kurcalamaya devam ederken popüler kültüre boğulmuş durumdaki (böyle olması istendiği için) bizler, bu kültür ürünleri olan Amerikan filmlerini izliyoruz, çocukluğumuzdan bu yana Dede Korkut masallarından çok Grimm Kardeşlerin hikayeleriyle büyüyoruz, Batılı olmamakla birlikte Batının kokuşmuş posasını iyice sindiriyoruz, kendimiz olamıyoruz. Biraz olsun içinde bulunduğumuz dünyaya, içinde dönüp durduğumuz çarktan sıyrılıp da şöyle bir göz attığımızda dehşete kapılıyoruz ve "en iyisi bunlara kafa yormamak, yoksa içinden çıkamam" diyip tekrar bizim için yaratılan suni dünyaya dönüyoruz. İnanmıyoruz, inanmak istemiyoruz. Böylesi daha çok işimize geliyor, zaten ne gerçekte neler olduğunu bilme şansımız var, ne de buna karşı birşey yapabiliriz.


Ben bu yazıyı çarkın içinden çıkabildiğim bir zamanda yazıyorum. Semboller ve gizli mesajlarla ilgili birtakım şeyler okuyup, aslında hayatım boyunca bilinçli ya da bilinçsizce yaptığım gözlemleri bunlarla ilişkilendirerek düşüncelerimi paylaşmak istedim. Bu yazımı, Angelus'un "Komplo Teorileri" başlıklı yazısına bir devam niteliğinde düşündüm. Söz konusu teorilerin zaten sonu yok...


Korku filmlerini severim. Stephen King romanlarını hiç kaçırmam, daha önce de yazdığım gibi. Bu da benim mazoist yönüm. Buna Siyonist mesajlı Da Vinci Kodu ve benzeri kitaplar, filmler de eklenince iyice paranoyak oldum ve herşeyde bir gizli mesaj, sembol arar oldum. Amerikan filmlerinin, özellikle de korku filmleri piyasasının misyoner amacı güttüğünü düşünüyorum. Aklımıza işlenenler ABD'nin süper güç olduğu (Titanik için de "asla batmaz" demişlerdi) ve iyi Hıristiyanların cennetle ödüllendirileceği.


Hedeflenen şeyin ne olduğunu tam olarak söylemek zor ama açık olan birşey var ki, Amerikan film endüstrisi gelişmekte olan ülkelerde ve üçüncü dünya ülkelerinde egemen. Hollywood’la büyüdük, büyümekteyiz. Filmlerdeki klişeleri biliriz, bir olay üzerinde inceleme yapılırken "kahrolası federaller" gelir (FBI) ve lanet burunlarını yerel polisin işine sokarlar. Suçlular çoğunlukla Hispanik ya da Afrika kökenlidir. Beyaz erkeklerle beyaz kadınlar beraber olurlar, siyah erkeklerle de siyah kadınlar. Bir beyaz ve bir siyahın aşk ilişkisi yaşaması nedense nadir olur. New York ve San Francisco’da kaybolacağımı sanmam, 5. Cadde New York’un göbeğidir, Bronx gibi zenci semtlerine gündüz bile gitmek tehlikelidir, falan filan. Tehlike durumunda da 911’i aramalıyız. Her ne olursa olsun Hıristiyan ve beyaz Amerikalılardan daha üstünü yoktur, her sorunu çözerler.


Bütün bunları ve daha nicelerini ABD’ye adım atmamış birisi olarak biliyorsam eğer, diğer başka şeyler de kafama kazınmış demektir. Mesela çocukken karşıma hayalet çıkacak korkusuyla parmaklarıma haç şekli verip karanlık odaya doğru ileri uzattığımı bilirim. Kutsal su, Tanrı, Kutsal Ruh ve Yüce İsa, Meryem ve azizler bizi korusun, ters haç, 666, Deccal (gerçi Kuran’da da var ama ben önce filmlerden öğrendim), şeytanın oğlu, melekler (kilise tasvirlerindeki melekler tabi, bizim 4 melek değil), yüce İsa bizi kutsasın, vs. Bütün bu kilişelere, hafızası daha iyi olanların hatırlayacağı korku filmi repliklerinde geçen İncil’den ayetleri de ekleyebiliriz tabi. Bunları duyduk, gördük, ezberledik diye Hıristiyan olacak halimiz yok belki. Çoğunlukla Müslüman ailelerin çocuklarıyız en başta.Ama Hıristiyanlığa dair temel bilgileri öğrendiğimiz de kesin.


Filmler aracılığıyla aklımıza sokulmaya çalışılan fikirlere ve misyonerliğin korku filmleri biçimini alarak karşımıza çıkması konusunda tepkili olalım, derim ben. Keşke artık doğru düzgün korku filmleri çekebilsek de biraz bizden öğeler de görsek, filmlerde...

İstanbul ve Güvenlik


İstanbul'da güvenlik sorunu gitgide artıyor. Hırsızlık, gasp,yan kesicilik,kapkaç aldı başını gidiyor. Hemde bu işler eskiden olduğu gibi gizli kapalı gece saatlerinde değil, İstanbul'un en işlek caddelerinde gündüz vakti yapılır oldu. Şimdi televizyonlar , gazeteler bas bas bağırıyor.Kazan kaldıran Yeniçeriler gibi kelle istiyorlar. Vali, İstanbul Emniyet Müdürü ve Beldiye Başkanı'nın kellelerini. Sanki bu şekilde düzelecek gibi.

Daha lise yıllarında ki bu 90 ların başına tekabül ediyor, göçle ilgili yazdığım bir yazıda göçün en şiddetli yan etkisini ilerleyen günlerde tırmanan şiddet olarak yaşayacığımızı ön görmüştüm. Bu bir kehanet değil, mantıklı bir öngörü. Bugünkü duruma o sebeple bağıra bağıra geldi veya bile bile lades yakıştırmalarını yapabiliriz. Günü yaşamak ve günü kurtarmak milletçe alışkanlığımız olduğu için yadsımamak lazım. Hareketsizlik ve hantallık.

Yine bazı taksicilerle yaptığım muhabbetlerde , belli semtlere gece yolcusu almak istemediklerini duymuştum. Dediklerine göre o semtlere gitmek çok tehlikeliymiş ve hatta oralara polis bile gitmeye çekiniyormuş. Böyle bir acizliği duymak bile acı verdi bana. Bizi korumakla mükellef kolluk kuvvetleri nasıl olurda bu duruma düşebilirdi.

Aklıma ilk gelen çözüm sabaha karşı tüm o alan kuşatılarak ani baskınlar yapılmasıydı.İlerleyen günlerde televizyonlarda polis tarafından İstanbul'un mimli bölgelerine toplu şafak operasyonları düzenlenmeye başladığını gördüm. Aklın yolu birdi çünkü. Eskiden bir batakhaneye dönüşmüş olan Beyoğlu bugün nasıl İstanbul'un eğlence merkezi haline geldi biliyor musunuz? Çok medenice değil o kadarını söleyeyim.

Şimdi izin verirseniz size İstanbul için yarattığım acizane çözüm önerilerini sıralamak isterim ;

- İstanbul yönetim olarak asya ve avrupa olarak 2 ye ayrılacak.
- Her iki yaka içinde ayrı Büyükşehir Belediyesi ve başkanı olacak.
- Her 2 yakadan sorumlu 2 ayrı vali yardımcısı olacak
- Halk tarafından seçilmiş bir İstanbul Valisi olacak. Yetkileri ve sorumlulukları diğerlerine göre çok daha fazla arttırılmış bu vali 2 yaka arasında koordinasyon görevini üstlenecek.
- Polis sahada ki mobil güçlerini arttıracak. Motorize ve yaya yeni personel alınacak
- Polis bünyesinde üniversitelerle koordine oluşturulmuş kriminoloji birimleri aktif görev alacak.
- TCK ve CMUK 'a bazı yeni eklemeler yapılarak kamu huzuruna yönelik işlenmiş suçlar daha ağır hükümlere bağlanacak ve infazında indirime gidilmeyecek.

Bunlar sadece idari ve adli düzenlemeler. Tek başlarına yeterli olmayacağı aşikar. Bunun yanı sıra sosyal adaletin gerçekleşmesi , daha çok iş ve aş , eğitim seviyesinin yükselmeside suç oranının kalıcı olarak düşürülmesi için olmazsa olmazlar. Ancak bunları beklersek daha çok bekleyeceğimiz için önce acil ve radikal tedbirler almak gerekiyor.İstanbul artık bürokrasi ile hantallaşmış , ağır merkezi yönetimin elinde tutamayacağı kadar dinamik. Adem-i merkeziyete ve bunların koordinesine hızla geçilmesi lazım.

Bundan başka İstanbul yok. Gerçekten yok :)

Gecenin Etkileri


Siyah bir kedidir gece. Gizemlidir, karizmatiktir. Kimilerine göre uğursuzdur. Öcüler böcüler de gece çıkar piyasaya. Gecenin canlılar üzerindeki etkisi farklıdır. Gündüz yaşanan tüm olayları, akla gelen düşünceleri, dinlenilen müziği bile gece daha farklı anlamlandırır insan. Dolunay da varsa, tadından yenmez artık. Kurtadam hikayelerinin çıkmasına neden olacak kadar huzursuzlandırır doğayı bu gece-dolunay kombinasyonu. Dolunay olsa da olmasa da gece, varlıkları değiştirir.

Pekçok kişi sabah kalkar kalkmaz dinçken, dinlenmiş haldeyken çalışmayı tercih eder. Ben gece insanı olduğum için vücudum ne kadar yorgun olursa olsun düşünce gücüm zirvesindedir, bu nedenle hep önemli işlerimi, planlarımı geceleri yaparım. Gündüzü günlük ıvır zıvır işlere ayırırım. Şalter bende havanın kararmasıyla açılır, başka bir deyişle.

Yurtdışından ilk kez İstanbul'a gelenler de keşke daha çok geceleri inseler bu rüya şehre. Türk havacılığının bir turizm hizmeti sanırım, İstanbul'a inişe geçerken uçağın ışıklarının kapatılması bir gelenek haline gelmiştir. Özellikle uçakta bulunan yabancıların "vaaaaooovvvv" seslerini duyarsınız ve herkes büyülenmiş bir şekilde İstanbul'u seyreder, uçakta çıt çıkmaz. İstanbul, gecenin en çok yakıştığı şehirlerden biridir.

Mozart'ın "Eine Kleine Nachtmusik" eseri de geceye yazılmış bir methiyedir, her ne kadar dönemin Avusturya prensinin ısmarlaması üzerine bestelenmiş olsa da içinde gece duygusunu taşır. Benim en sevdiğim gece şarkısı ise Thelonious Monk'un bir bestesi olan ve caz standartları içinde yer alan "Round Midnight"tır. Bu parçayı özellikle Dexter Gordon'ın saksafonundan dinlemenizi tavsiye ederim. Gece, odanızın bütün ışıklarını kapatıp, pencereden gökyüzünü seyrederek yapın bunu. Geceye yakışan bir diğer müzik de Astor Piazzola'nın müziğidir. Merak edenler için işte Round Midnight, hem de Dexter Gordon'dan:

http://rapidshare.com/files/21156371/Dexter_Gordon_-_Round_Midnight.mp3


İyi geceler...


Not: Yazının başındaki resim Van Gogh'un "Starry Night" isimli eseridir. Bilgilerinize...



13 Mart, 2007

Komplo Teorileri


Komplo Teorisi : Kamuoyu tarafından belli bir şekilde algılanmış herhangi bir olay hakkında geliştirilmiş, kamuoyundan saklandığı iddia edilen bilgilerle, gizli bilgilere veya olayın arkasındaki görünmeyen güçlerle ilişkilendirilen alternatif açıklamalara verilen addır. Bu açıklamayı ben yapmıyorum Vikipedi yapıyor.

Dünya'nın en karmaşık coğrafyasında yer alan Türkiye'de de komplo teorileri havada uçuşuyor. İnsanlar neye inanacaklarını şaşırmış durumda. Bazen gerçek kimsenin inanmayacağı kadar basit olduğu için inanılmayacak konuma geldi. Haksızlık etmemek lazım. Faili meçhul gazeteci cinayetleri, susurluk kazası, başbakanlara yapılan ve üstüne gidilmeyen suikast teşebbüsleri (Ecevit ve Özal'a), daha neler neler.

Tüm bu sır perdesini kaldıracak olan kolluk kuvvetleriyle , yargısıyla , yasaması ile devletin ta kendisi. Ama devleti temsil eden en yüksek düzeyde yöneticiler de "karanlık mihraklar harekete geçti" , bunlar "siyonistlerin işi" şeklinde açıklamalarla komplo teorilerini daha kuvvetlendirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Hani hukuk devletiydik , hani hukuk devletinde esas olan şeffaflıktı. Gölgeleri hedef göstermekte ne oluyor.

Aselsan'da düşman ve dost savaş uçaklarını ayrıd eden sistemi geliştiren 3 mühendisin ardarda intiharları , güneydoğuda yabancı şirketlerce açılan petrol kuyularının civa ve beton ile tekrar kapanması , yahudilerin Gap'ın suladığı verimli topraklardan devamlı arazi alması.Bunlar gazete ve televizyonda seslendirilenleri. Birde elektronik posta ile ulaşan direkt şahıs yada firmalara yönelik ithamlar. Şu aslında PKK 'lı , CocaCola'nın ayna yansıması "No Allah No Muhammed" gibi.

Bunlar o kadar popüler olduki "Sağır Oda" , "Kod Adı" ve tabi ki "Kurtlar Vadisi" dizilerinde istihbarattan yetişme kahramanlarımız kendi kadrolarını kurarak ve devletten ayrılarak bu oyunları bozmak için kollarını sıvadılar. Dünyayı yönettiği iddia edilen belli ailelerden oluşan bir zümreyi hezimete uğrattılar. "Metal Fırtına" Türkiye'de en çok satan kitap oldu. Soner Yalçın da en bilinen komplo teorisyeni.

Zaten kafa karıştaran her komplo teorisinin bazı gerçeklerle desteklenmesi ve içimizdeki şüphe duygusunu tatlı tatlı kaşıması.

Bu bir tek bizde yok. Amerikalılar bu konuda bizden fersah fersah ilerde. Başkan "J.F. Kennedy" süakasti , 11 Eylül'de İkiz Kulelerin yıkılması , tüm dünyadan saklanan Uzaylılar , Nasa'nın şu anda kullandığımız teknolojinin 20 yıl ötesinde teknolojiye sahip olduğu vs. Uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden bir çok kişi gibi tüm bunları ciddiye alıp görsel ve metin olarak belgeselleştiren cemiyetler mevcut.

Hollywood bu konuda Mel gibson ve Julia Robets'ın oynadığı 97 yapımı "Conspiracy Theory" yani "Komplo Teorisi" filmiyle zirve yaptı. "Jerry Fletcher" karakterini canlandıran taksi şöförü Mel Gibson devamlı komplo teorileri üretmekteydi ve en sonunda ürettiği bir teori gerçeğe dönüştü. Artık tehlikeli güçler peşindeydi ve ona yardım edebilecek tek kişi "Allice Sutton" yani julia Roberts 'dı.

Bende kendi çapımda bir Jerry Fletcher 'ım diyorsanız ;

Kredi kartı kullanıyor musunuz? İnternette kaç yerde gerçek adınız ve soyadınızla kayıt yaptırdınız ? Kaç yere iş başvurusunda bulundunuz ? Rehberde telefonunuz kayıtlı mı? Açık adresinizi kaç kişi biliyor ? Cep telefonu hattınız kimin üzerine? Günde kaç saat açık tutuyorsunuz ? Peki hiç bir yerde kaydı olmayan bir kimlikle toplumda nasıl yaşarsınız ?

Aklınızda bulunsun ben size yardım edemem. Şu an tüm konuşmalarım dinleniyor, bilgisayardaki tüm hareketlerim denetleniyor ve kayıt altına alınıyor. Kapının önünde devamlı bekleyen siyah bir minibüs var ve dışarda takip ediliyorum.

Ama esas soru şu. Bunların kaçı sizi birebir ilgilendiriyor ?

12 Mart, 2007

Şehir Efsaneleri

Aslında hepimizin biryerlerden duyduğu hikayelerdir çoğu. Beşiktaş'ta deniz kenarında çay içtikten sonra içi buz dolu banyo küvetinde uyanan böbrekleri alınmış kız, sinema salonlarında koltuklara dik konumda bırakılan ve dolayısıyla oturunca kıçınıza giren HIV virüsü bulaştırılmış iğneler (söylentiye göre bunu koltuğa iğneyle beraber iliştirilmiş bir kağıt parçasından öğreniyormuşsunuz), tuvalete oturunca hop! diye içinden zıplayıp cinsel organınızdan parçalar koparan lağım fareleri...Bunlar bize özgü olanları. Bizim başımıza gelmiş gibi anlatılanlara da rastlamadım değil: Söndürülen orman yangınından sonra alakasız bir şekilde ormanın ortasında yanmış bir balıkadam cesedi bulunmuş. Neymiş, yangın söndürme ekibine ait helikopter gölden su alırken yanlışlıkla balıkadamı da alıvermiş ve yanan ormanın üstüne suyla birlikte bir güzel bırakıvermiş. Hayır yani, Tom Cruise'un Magnolia filminin başında da bahsedilir bundan. Belki de bu hikaye oradan çıktı. Yani senaristin sallaması.


Bizde bir laf vardır, "yokuşun başında söylediğime yokuşun sonunda ben de inandım" diye. Benim okuduğum manyaklarla dolu okulda da bir arkadaşım sırf bizden alt sınıfları korkutmak için okul koridorlarında gezen iki hayaletle ilgili bir hikaye uydurmuştu. Mezun olmamıza yakın onun koridorlardan bu hikaye nedeniyle ölesiye korktuğunu görüp çok şaşırmıştım. Şu anda bu hikaye nedeniyle hala korkanlar vardır, kimbilir. Bizim okulun Ankara Cebeci'deki eski binasında, kız yurduna dair de hep anlatılagelen hikayeler vardır. Belki o zamanlar da başka bir manyak uydurmuştu.


İnsanlar korkuyu sever. Korku filmlerine, Stephen King gibi yazarlara (ki en büyük hayranıyım) ilgi, bence insanların çoğunda bulunan mazoistçe tatmin olma isteği nedeniyledir. Bunları takip etmeyen insanların da en azından bir ruh çağırmışlığı vardır, ya da cinlerle, evliyalarla ilgili hikayelere kulak kabartmışlardır hiç değilse. Şehir efsaneleri de korkutma amaçlıdır. İnsanlar birbirini korkutmayı sever ne de olsa. Ve en korkunç, en kanlı, en ölümcül hikayeler de şehir efsanelerinde mevcuttur. Hiç beklenmedik yerlerde AIDS virüsü kapmak, organ mafyasının kurbanı olmak... Hayır yani, şöyle bir düşününce bir yandan olabilirliği de var. Hani indi cindi hayaletti bunlara inanmayabilir insan ama AIDS ve organ mafyası gerçek hayatta varolan şeyler. HIV virüsüne sahip bir insanın kendine sapladığı iğneyi sinema salonundaki koltuklara koyması, olası bir durum. Ya da ne malum, zengin ama hasta adamın birinin sizi takip ettirip, adam tutup, uyutturup, satın aldığı doktora ameliyat ettirip zorla organ bağışı yaptırmayacağı? Mesela, yani...





Bunlar biraz da Batı dünyasından çıkma şeyler tabi. Şu ünlü Urban Legend (Şehir Efsanesi) filmlerini hatırlayın. Karındeşen Jack'ten tutun da Bloody Mary'ye, Şeker Adam'ın Laneti'ne kadar pekçok Batılı şehir efsanesini biz de biliriz. Bunlar ticarileşmişleri. Underground çapta olanlarını bile duymuşuzdur, şu New York kanalizasyon sisteminde dolaşan timsahlar gibi (ne yer ne içer bunlar derseniz ona da bir hikaye uydurulmuş: evsizleri filan yiyorlarmış). Direkt Urban Legends adında bir film de yapılmıştı. Hatta Bloody Mary'yi konu edineni oldukça korkunçtu (o nasıl bir tip yapmışlar öyle yahu). Supernatural adlı dizi de sağolsun bu şehir efsanelerinden bir kısmına yer vermiş.


Şehir efsanelerini hayalet öykülerinden ayıran şey (hayaletlerle ilgili şehir efsaneleri de yok değil, Bloody Mary örneğinde olduğu gibi), daha önce de belirttiğim gibi gerçek hayatta olma ihtimali olan şeyleri konu edinmesi. Böylece inandırıcılığı daha fazla, haliyle.


Ben şahsen hayalet öykülerini tercih ediyorum. Ya da Stephen King'in kıyamet teorili öykülerini. Ah, ah, onu tanımayanlar öcülü böcülü yazar sanırlar, Dean Koontz'la karıştırırlar. Hayvan Mezarlığı'nı zombie hikayesi sanırlar. Oysa "O", "Dream Catcher" gibi hikayelerindeki gibi bu öyküde de uzaydan gelen varlıklara ulaşılır. Bir "Yeşil Yol"un, bir "Esaretin Bedeli"nin, bir "Shining"in Stephen King hikayesi olduğunu bilmez çoğu kişi...


Yazıma şehir efsaneleri ile ilgili bir web sitesinin linkini vererek nokta koyuyorum. İyi ürpermeler...

http://www.efsaneler.com/default.asp

11 Mart, 2007

Esra Ceyhan'la İnternet


Artık Türk televizyon tarihine bir fenomen olarak geçmiş Esra Ceyhan bile programına internet üzerinden evli olduğu halde kadınlarla tanıştığını ve dolandırıldığını iddia eden bir tipi çıkarttıysa , bununla da yetinmeyip yine internet üzerinden tanıştığı ve yüzünü bile görmediği adamla evlenme kararı veren ancak gelinliği ile ortada bırakılan "Fulden Uras'ı" günlerce konuk ettiyse , sıra bana gelmiştir demektir.

Clumsy sen psikiyatr doktor Arif Verimli rolünü üstlen , Raupe sende günün konuğu sanatçı ol, bende "insan yavrusu için neler yapmaz" diye hüngürt şakırt ağlayan Esra Ceyhan'ı canlandırayım. Geriye 2 eksik kalıyor. Bir tane tiyatro kökenli günün salağını oynayacak adam ve din görevlisi. Kusura bakmayın okuyucularım sizede malesef seyirci görevi düşüyor. Tek yapmanız gereken nümayiş.

İşte şimdi internetin ne menem bir şey olduğunu işleyebiliriz. Bir kere internet bağlılık yaratır. Uyuşturucu görevi görür. Yavaşça sizi zehirler. En sonunda beyniniz süngere döner. Ajdar'a dönersiniz alimallah. Sonra sizi birisi tokatlarda onu da yazı konusu yapmak zorunda kalırım. Klipte öle muz soyup hart diye ısırmak hem ayıp hem israf bir o kadar da manidardır. Hepsi internet yüzünden.

Sonra internet tehlikeli bir mecradır. Bir sürü dolandırıcı vardır. Sadece paranızı değil organlarınızı ve namusunuzu söğüşleyebilirler. Banka hesaplarınızı boşaltabilirler. Buluşup organlarınızı çalabilirler. Evlilik vaadi ile kandırıp kirletebilirler. Msn de soyunmak için sizden kontör isterler, kontörlerinizden olursunuz. Hayır birde boşu boşuna bir sürü fatura masrafı var.

Bunların hiçbiri başka şekilde başınıza gelmez çünkü sadece internette. Gece saat 8 den sonra Taksim/Tarlabaşında 2 - 3 tur atın , sizden para yada sigara isteyen tinercilere nasihat verin ısrar ederlerse küfür edin, banliyö trenlerinde yol boyunca son model cep telefonunuzla konuşun. Ne kadar güvenli bir şey kendiniz şahid olacaksınız. Denemesi bedava.

Ben size güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum sevgili okuyucular. ( Buda ne klasik bir anne baba sözüdür) Siz bana kendinizi ne kadar yakın hissettiysenizde anne , baba demeyin. Kayınço deyin , kayınbirader deyin , kayın deyin hatta kısaca ağaç ve odun diyebilirsiniz. Görümce , elti yakıştırması yapabilene 2 adet Esra Ceyhan bileti armağan ediyorum.

Konuşma layyynnnn. Bilgisayarı insan kontrol etmiyormu. Bir joker hakkı daha ver. A mı diyim B mi diyim C mi diyim D mi diyim. Ne diyim.

10 Mart, 2007

İnsan & Hayvan


Yeryüzünde yaşayan en vahşi, en ölümcül, en tehlikeli ve en kötü canlı hangisidir?


Aslan değil. Timsah da değil. Yılan ya da köpekbalığı hiç değil. Cevap: İnsan. Hayvani içgüdülerin hepsine birden sahip olup da üstüne üstlük düşünebilmesi nedeniyle, insan. Pekçok kişinin buna itiraz edeceğine eminim. Anti-hümanist olmakla, tanrının yarattığı en yüce varlığın karşısında kendisini üstün gördüğü için secde etmeyen şeytana yakın olmakla suçlanabilirim. "Herşey insanlar için yaratılmıştır, tüm varliklar insana hizmet eder" düşüncesi elbette ki dini inançları olan insanlar tarafından savunulur. Bu bakımdan inançsız olarak da görülebilirim. Ancak bu çelişkili insanlar yeri geldiğinde "insanoğlu çiğ süt emmiş" ya da "babana bile güvenme" gibi deyimleri kullanmaktan da geri kalmazlar. Eh, aklın yolu bir, insanoğlunun kötü bir canlı olduğu (olması gerektiği gibi kendisini hayvanlardan ayıran düşünebilme özelliğini kullanıp iyi bir canlı olamadığı ki bunu başaranlara zaten evliya diyoruz) herkes tarafından kabul görmekte aslında.


Hayvan, çiftleşir. Üremesi için gereklidir. Ve bunu belli bir racona göre yapar, önce kur yapar, vb. İnsan, tecavüz eder. Üreme amacı güttüğünden değil. Zevk için.


Hayvan, öldürür. Ya doğası gereği yemek yemesi gerekmektedir ya da kendini koruması. İnsan, katleder. Sistemli bir şekilde Autschwitz'e yollayıp binbir işkenceyle yapar bunu. Petrol için çocukların ölmesini içi kaldırır.


Yaşayan her hayvanın ekolojik düzen içerisinde doğal dengeyi korumakta bir rolü vardır. O sevmediğimiz, şaaak! diye üzerine gazeteyi yapıştırıverdiğimiz kara sinek bile kaç çeşit bitkinin soyunun devamına yardımcı olur. İnsan ise küresel ısınmaya neden olacak, kendi sonunu getirecek kadar zarar vermiştir dünyaya. Kara sinek karşısında insanın değerine bakın.


Bilinçli olarak kötülük yapabilen tek canlı insandır.


Bir hikaye geldi aklıma. İnsanoğlunun "çiğ süt emmişliği"ni, kibirini özetleyen bir hikaye. "Kibir, şeytanın en sevdiği günahtır", bu arada (Al Pacino, Şeytanın Avukatı).


Tanrı önce eşşeği yaratmış. Ve ona demiş ki:


"Bak, sen şu andan itibaren eşşoğlueşşeksin, görevin insana hizmet etmek. Onun eşyasını, kendisini taşıyacaksın, sana çüş diyince duracaksın, ama ismini hakaret olarak kullanacak, bunu da bil. Al sana 80 sene ömür."


Eşşek dehşete kapılmış: "Aman Tanrım, hem o kadar hizmet edicem, o kadar şeye katlanıcam, hem de o kadar uzun yaşıycam. Yok kalsın, 20 sene ömür yeter bana."


Tanrı "peki" demiş ve akabinde köpeği yaratmış. Köpeğe de demiş:


"Seni insanoğlunu koruyasın, ona bekçilik edesin diye yarattım, sırası geldiğinde kendi canını bile feda edeceksin, kurda kuşa karşı insanı koruyacaksın. Dövse de sövse de sadık kalacaksın. İsmini hakaret olarak kullanacak olsa bile. 80 sene de ömür sana."


Köpek de "aman Tanrım, yapma, bunlara o kadar katlanamam, 20 sene ömür yeter bana".


Tanrı üçüncü olarak Maymunu yaratır. Ona da der ki:


"Bak seni insanoğlunu eğlendiresin diye yaratıyorum, şebeklik edeceksin, görevin bu, insanı güldüreceksin, soytarısı olacaksın".


Maymun da 80 yıllık ömür yerine 20 yıllık ömür sürmeyi tercih etmiş ve nihayet Tanrı, İnsan'ı yaratmış. Ona şöyle demiş:


"Ey kulum, seni yaratmadan önce tüm dünyayı ve canlıları sana hizmet etsin diye yarattım. Eşşek yükünü taşıyacak, köpek sana bekçilik edecek, seni koruyacak, maymun da seni eğlendirecek. Sana 20 yıl da ömür veriyorum".


İnsan şaşkınlıkla "ama Tanrım", demiş, "madem böyle güzel, rahat bir hayat yaşayacağım, hizmetçilerim, soytarım bile var, 20 yıl bana yetmez, 80 yıllık ömür ver bana".


Tanrı, insanın bu açgözlülüğü karşısında ona güzel bir ceza vermiş. O gün bugündür insan, hayatının ilk 20 yılını insan gibi, sonraki 20 yılını eşşek gibi çalışarak, bunu takip eden 20 yılını köpek gibi onun bunun kapısında, kalan 20 yılını yani yaşlılık dönemini de onun bunun şebeği olarak geçiregelmiş...


Benim gibi evliya olamayacak kadar gündelik yaşamda karşısına çıkan insanla ilgili hemen her duruma sinirlenebilen, ruhunu eğitememiş insanlar için insan bir numaralı düşmandır. Belki de evliyalar dünya işleriyle evliya olabilmek için ilgilenmiyorlardır. Ya da tam tersi, insanların yaptıklarını insan olmaya yakıştıramadıklarından, bu durum karşısındaki utançtan öylesine acı çekiyorlardır ki bu çile onların ermesine neden oluyordur. Öyle ya da böyle: en kötü hayvan bile masumdur, en saf insan bilinçli kötülük potansiyeline sahipken...

09 Mart, 2007

Shake It Up Şekerim


Norway 8 points , Sweeden 12 points , Turkey Nah Points.. Bu tarz espirleri hatırlamıyorsanız eğer, Eurovision şarkı yarışmasındaki şanlı tarihimizi de pek hatırlamıyorsunuz demektir. Hani bir şarkı yarışmasına bir milli dava gibi baktığımız ve sonu hep hüsranla biten ama kendimizi "işin içinde politika var kardeşim" diye avuttuğumuz günleri.

Bugün Türkiye'nin neredeyse artık dokunulmaz ve tartışılmaz starları teker teker ya Türkiye elemelerinde yada bizi temsil etmek üzere yarışmanın kendisine katıldılar. Kimler yokki. Ajda Pekkan , Sezen Aksu , MFÖ. Bende o dönemler çocuk aklımla Michael Jackson ve Madonna'nın bu yarışmaya neden katılmadıklarını düşünürdüm. Katılsalar kesin kazanırlardı çünkü :)

Başarısızlık üzerine başarısızlık geldi , hiç puan alamadan bitirdiğimiz yarışmalar oldu. Ta ki Klips ve Onlar Gurubu - Halley şarkısıyla 9 ncu olana kadar. Haaaa halley Ha Ha Ha Halleyyyy. Halen meloisi aklımda. Bilin bakalım o gurupta kim vardı ? Candan Erçetin. Gerisi hemen gelmedi ama. Bu sadece küçük bir yükselişti. Gerçek yükseliş Şebnem Paker'le başlayacak , Sertap Erener' le zirve yapacaktı. Athena 'da zirvelerde dolaşmamızı sağladı.

Eğer ülkelerin oyları jüri'den halk oylamasına geçmeseydi bunlarıda zor görürdük. Halk oylaması sayesinde yurt dışında yaşayan gurbetçilerimiz Türkiye'ye tam puanlar getirdiler. Mesela Almanya'dan her yarışmada 12 puanımız garanti artık. Yine de bazı gerçekler hiç değişmedi. Slav halkları ve özellikle kuzey ülkeleri birbirlerine oy verip duruyor. Dağılmış eski Rus Cumhuriyeti' ne bağlı devletlerde öyle.

Bugün bizi Eurovision da temsil edecek Kenan Doğulu parçasını dinledim. "Shake It Up Şekerim". Bizimkiler kendilerini sihirli formülü bulmuş hisediyorlar. İngilizce sözlere arka planda davullu zurnalı oryantal enstürmanlar eşliğinde ritmik bir şarkı yap , araya akılda kalıcı bir Türkçe kelime ekle , al puanları gel. Harbiden "Kıvır , Salla Şekerim". Elalem artık yaratık kılığında Rock müzikle birinci oluyor , heyyyyyy.

Semiha Yankı'nın ( Türkiye'nin ilk katıldığı şarkı ) " Seninle Bir Dakika"sı inanın müzikalite olarak çok daha iyi bana göre. Şanssızlığı ise bu döneme denk gelmemiş olması. Kenan Doğulu'nun kolaya kaçacağını düşünmemiştim.Sanat yapıyorum diye "Opera" gibi zorlama bir parçayla rahmetli Çetin Alp nasıl Eurovision 'nun gelmiş geçmiş en kötü parçası seçildiyse, taktik yapıyorum diye bu tarzı şeçmekte aynı başarıyı getirir.

Eurovision şarkı yarışmasında tüm zamanların en iyi parçası ise "Waterloo". Bir "ABBA" hayranı olarak, gurubun yarışmaki performansına ait görüntüleride bende mevcut. Birde yarışmayı 2 kere kazanan "Johny Logan" adlı herifin biricik bambimiz "Burçin Orhon'u" karnında bebeğiyle bırakıp gitmesi hiç yakışıklı bir davranış değildi.

Seyredermiyim bilmiyorum. Ama senelerin getirdiği alışkanlıkla çenemi tutamadım işte. Türk insanı futbol ve siyasetten sonra bir konuda daha uzmansa o da Eurovision dur. Kahve muhabbetinden öteye gidebildiysem ne ala.

Bir Başka Serzeniş (Aslında Özür)


Dün akşam bir arkadaşımla bir konuda tekrar tartıştık da kendimi bir yazı ile ifade etmek istedim.


İnsanların hayata bakış açıları farklıdır. Bu bakış açılarını şekillendiren olgular elbette içinde yaşanılan kültür, dolayısıyla bu kültüre ait ahlaki değerler, vb. ile kişiyi yetiştiren aile, edinilen arkadaş ve / ya da iş çevresi, yaşanılan yer vb.dir büyük ölçüde. Tüm bunlar birbirinden bağımsız olarak birbirini etkileyebildiği gibi yine birbiriyle ilişkisiz biçimde ayrı yerlerde de bulunabilir. Ayrıca insanların yaşadıkları olaylar, edindikleri tecrübeler de kişinin tüm bunları bir kalemde silerek kendine özgü değerlerini yaratmasına da yol açabilir. Tabi bunlar benim kişisel görüşlerim.


Ahlaksızlık kafadadır, anı yaşa, heey, carpe diem, boşver herşeyi, takılmana bak ve bunun gibi klişe, özenti, tikky, modern olmakla ahlaksız olmanın birbirine karıştırıldığı klişe saçmalıklardan yana değilim. Ama bir yerde insanın da zamanında aldığı yaralardan dolayı bazı konularda katılaşacağını, hatta hissizleşeceğini deneyimlerim nedeniyle iyi biliyorum. Bir de istisnai durumlar var. İstisnai kişilerle kurulan, pek çok kimsenin sahip olmadığı ve dolayısıyla anlayamayacağı ilişkiler. İlişki derken her anlamda diyorum, mutlaka kadın-erkek ilişkisi olması gerekmez. İnsanlar düşünebilen canlılarsa ve kuşaklar boyu düşündüklerinin şekillendirdiği değer yargılarına sahiplerse neden alternatif değerler de geliştiremesinler. En azından kendi küçük çevrelerinde.


Neyse, arkadaşımla olan tartışma konusu bunlardan kaynaklı bir konuydu ve kendimi yukarıdaki şekilde ifade edemeyip bir de onu çıldırtıp üstüne kendisine çemkirdim. Kendimi kötü hissettiğim için de bir özür baabında matrixe dahil etmek istedim hissettiklerimi. Umarım kendisi tarafından anlaşılırım. Ona kucak dolusu sevgiler. Saygım zaten sonsuz.

08 Mart, 2007

Yemek


Az önce bir akşam yemeği yedik de böyle bir yazı yazmak içimden geldi.

Yemek yemek dimi nasıl da güzel bişey? Hele zevkle hazırlanmış bi akşam yemeği. Allah bee. Keşke yesek yesek hem doymasak hem de şişmanlamasak.

Severim yemek yemeği, zaten şişkoluğumdan da anlaşılır bunu inkar etmediğim. Ara sıra pehiz yapar hakikaten de zayıflarım ama ne yapayım yemeyi seviyorum kardeşim, hele bir de ramazana denk gelsin, o kiloları geri almam 30 günden ibarettir sadece.

Peki nerede yemek yemeyi severim. Kimlerle? Nasıl?
Tabiki birinci tercihim hep aynı olmuştur. En sevdiğim arkadaşlarımla ama aramızda hiç yabancı olmayacak. Yediğimiz yemeğin farkına bile varmayız o geyik ortamından. Bağıra çağıra kahkaha ata ata indiririz midelere.

Peki sonra... Tabi ki yalnız başıma, bu da çok zevklidir. Ses yok gürültü yok. Birşeyler düşünebilir, kararlar verebilirim yalnız yerken. İlk önce kızartma köfte patatesden başlayıp sonra çorba içebilirim mesela.

Ya akrabalarla, kalabalık bir ortamda, mesela bir iftarda... aman allahım, onu al bunu ver bundan da ye tuzu uzat, ekmek bitti, su getir, ay dolma çok güzel olmuş, kız senin barbunyan da meşhur, teyze biraz daha pilav ver be, yenge bizim suzan gecen böyle böyle demiş, yok kız günahını alıyosun vallahi, enişte naptı gecen cimbom trabzona, top yuvarlak oolum..... Canınız ortadan bişey almak ister başkasının eliyle çarpışır, ekmeğiniz biter sofrada ekmek kalmamıştır isteyemezsiniz, önünüze sevmediğiniz bi yemek gelir gıkınızı çıkaramazsınız, biri size bişey sorar siz gürültüden bunalmış alıcılarınızı kapatmış olduğunuzdan duymazsınız. Yani akrabalarla yemek yemek iğrençtir ne muhabbet ne yemekler beni tatmin etmez hızlı hızlı yer bir an evvel kaçıp kurtulmak isterim oradan, imkanlar dahilinde de hep yaparım bunu zaten.

Peki kendi ailenizle, rutin bir yemek... Oolum yemek yiycen mi, (cevap hazırdır tabiki) yemem mi yaa. Sofrada en güncel dedikodu vardır. Babam ve annem aklımın almadığı iğrençlikte en kötü dedikoduları sergiler o yemeği bana zehir ederler her zaman tabi farkında bile değillerdir.

Peder beyin sofradaki üslubu da buna eklenince:
Hanım suyu uzatsana, (hhüürrrrrrppppp), Ya (şlaps) bu (şapppr şupurrr) senin enişten (frllüüüüüüpppp) ne öküz adam ya (şlaps şappp şurrp). Adama (şap şlap şlap) bu sabah, -ekmeği uzatsana- (frrrüüüüppp) belediyede rastladım (lapçk lapçk), selam (hüürrp) verdim (şap şup) döndü baktı (hörppps) sonra kafasını çevirip -azcık da pilav koysana- (haaüüüürrrrppppppppppşş ehhhh) hiç görmemiş gibi yaptı -erik hoşafı da çok güzel olmuş- (şlapçk şlopçk) yoluna devam etti. (şap şullurrp şulup) Tepem attı (şappuuuuurrttt) bişey diycektim (füüürrrrpph) ama (füüüürrrrrpph) ama boşver dedim. (şlaps şulups lapşk şapr şak şup...........)

Bu efektelerin kelimeye dönüşebildiği kadar dönüşmüş halini vermeye çalıştım, gerisini kafanızda canlandırın ve onbinle çarpın. Abartmıyoum.

Benim gibi yemek yemeyi seven birinin şanssızlığı artık bu herhalde. En sevdiğim arkadaşlarımla ayda yılda bir, yalnız başıma daha çok kahvaltılarda, akrabalarla özel günlerde bayramlarda ramazanlarda; hepsi de güzel bi itirazım yok, ama ailemle belki de her akşam ya her akşam. Kusucam artık ya yeter yaaaaa yeterrrr. Böyle birinin karşısında yemek yemeye ne kadar daha tahammül edicem...

Serzeniş


Hiçbirşeyden çekmedim şu masum ifadeli temiz yüzümden çektiğim kadar. Mahkemede cinayetten yargılansam beraat edeceğim kesin. Hele vesikalık fotoğraflarım için eski bir kız arkadaşımın yaptığı yorum eşsizdir : " Fotoğrafçı sana tecavüz etmiş sende suçum neydi gibi bakmışsın". Tabi bu yorumda salak fotoğrafçının arka planı yavru ağzı rengi yapması da etkilidir kesin.

Bütün arkadaşlarımın ailelerin en sevdiği kişi olmuşumdur tüm guruptan. Tanıştığım kızlar ailelerine benim resmimi gösterdiklerinde ideal damat adayı olmuşumdur. Bana da evlenilecek adam gibi bakmışlardır. Öyle ahım şahım değil ama efendi suratlı , beyaz türk. İş görüşmelerin de ve askerde işe yaramıştır. Efendi insan Angelus, iyi insan Angelus ,temiz suratlı Angelus ,cici Angelus.

Eeee yeter artık.

Sıkıldım artık iyi olmaktan , efendi olmaktan , ölçülü olmaktan , kibar olmaktan , surat ifademden. Ya bunlar kadar insanı kısıtlayan bir şey varmı dır sorarım size. Tüm bu görüşlerin dışına çıkmak istediğinizde " Aaa, herkesten beklerdim senden beklemezdim" ya da "Sana yakışmaz böle şeyler" söyleminden.Delirmek istiyorum ,bağırıp çağırmak küfür etmek istiyorum ,karşımdakini aşağılamak istiyorum. Ne mümkün.

Aslında masumiyetimin altında bir katil , efendiliğimin altında bir fırlama , iyiliğimin altında bir şeytan yatıyor. Bunların hepsi maske , sizleri kandırmak için. Cahilim ben anlamam , patavatsızım nerede nasıl davranılacağını da bilmem. Sorumluluk sahibi değilim , sizin dertleriniz beni hiç ilgilendirmez , kimseye yardımcı olmaya çalışmam. Dinlerim 2 dakika sonra unuturum. Dürüstlüğü hiç sevmem devamlı yalan söylerim.

Son bir ekleme daha var onuda unutmayayım. Nostaljik adamım ben. 80 leri dinlerim, o döneme ait kıyafetleri severim. Saçım uzadığında ve sadece enseyi toplattığımda tavuk poposu modeli olur 90 lara ait.Konuşurken şu tarih bu tarih diye sanki çok eskidenmiş gibi ifadeler kullanırım. Bazı değerlere sıkı sıkı bağlıyımdır.

Ben ben olmaktan mutluyum ama, insanların beni gördükleri biçimde kalıplaştırmalarından memnun değilim. Hepsi bu. Bana yardımcı olun artık. Sadece insan olmaya çalışıyorum.....

07 Mart, 2007

Viva Colonia!


Çeşit çeşit kıyafetler, kostümler, günler süren kutlamalar, geçit törenleri, bol bira, bol action... Almanya'nın Köln kentinde normalde soğuk, ciddi takılan Almanların kendilerini aştıkları, eğlencenin dibine vurdukları, kozmopolit yapısı nedeniyle yabancıların da bol iştirakiyle oldukça eğlenceli geçen, aslında bir anda artış gösteren sarhoş sayısı nedeniyle biraz da tehlikeli olan (her sene yüzlerce kişi yaralanır) güvenlik önlemlerinin her sene biraz daha arttırıldığı bir karnaval. Köln'de yaşayanlar bilir, Köln'lü olmak gurur verici birşeydir, buradaki Almanlar için. Zamanında kendilerini Almanya'ya ait bile saymazlarmış. 1200'lerden bu yana Colonia, Cologne, Kölle ya da en bilindik ismiyle Köln (evet, bildiğimiz "kolonya" da bu kentten gelir, aslı "Kölnisches Wasser"dır, tam çeviriyle "Köln Suyu") kendine ait Almanca-Flemenkçe benzeri ancak başlı başına bir dil olan Kölsch diline sahiptir, halen gerçek Kölnlüler tarafından anlaşılır ancak artık bir yerel şive halinde kullanılır. Karnaval şarkılarında Kölsch dilini de bir Alman şivesi olarak Kölsch şivesini de bol bol duyarsınız. Köln'e özgü tatlı ve su gibi içilen biranın ismi de Kölsch'tür. Pek tabii ki karnavalın resmi içeceğidir, bir gün yolunuz düşerse özellikle aşağıdaki arkadaşın da elinde tuttuğu Reissdorf marka Kölsch'ü tavsiye ederim.



Daha yakından bakarsak:



Ne zamandır Angelus'a söz verdiğim gibi bu birebir içinde bulunduğum aktiviteler zinciri ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum ve tatile girip Türkiye'ye gelince buna fırsat bulabildim. Bu, katıldığım 3. Köln karnavalıydı. Daha önceki yıllarda içip insanlarla birlikte eğlenmeyi tercih etmiştim, sokakta karnaval şarkılarını kemanla bile çalmıştım, diğer müzisyenlerle birlikte. Bu sene bir barda çalıştım (bahşiş boldu, ilk kez karnavaldan bu şekilde faydalanabildim), stresli bir işti ve sarhoşlarla uğraşmak gerekiyordu, falan filan. Bu nedenle ancak sabaha karşı işten dönerken birkaç fotoğraf çekebildim, onda da herkes tavşan gibi kırmızı gözlü çıkmış, ne yazık ki. Daha fazla fotoğraf görmek isteyenler için şu link sanırım yeterli olacaktır:




(bu siteye girince aşağıda "Bildergalerien"e tıklamak suretiyle en güzel karnaval fotoğraflarına ulaşacaksınız)


Karnavala dair özetle bilgi vermek gerekirse:


1814 yılında Fransızların şehri terketmesini ve Prusyalıların gelişini kutluyorlar. Her sene 11 Kasım'da saat 11'i 11 geçe geleneksel olarak Karnaval sezonu açılıyor ve ara sıra yerel karnaval organizatörlerinin aktivitelerine rastlanıyor, ta Şubat ayında Karnavalın esas olarak kutlandığı birkaç günün sonuna kadar. Şubat ayının yaklaşık ikinci haftası civarında bir perşembe gününe denk getirilen "Weiberfastnacht" ile çılgın kutlamalar start alıyor, bu gece kadınlar ellerinde makasla gezip beğendikleri erkeğin kravatını keserek onunla o gece birlikte olmak istediklerini ifade ediyorlar. Bu geleneğe öyle bağlı kalınıyor ki, boşanma davalarında eşlerin birbirini aldatmaları söz konusuysa, bu, bu gece gerçekleşmişse yargıç tarafından dikkate alınmıyor, Kölne özgü bir gelenek olduğu için. E tabi her kültürün kendine has ahlaki değerleri var / ya da yok. Neyse, efendim, sonrasındaki günlerde de insanlar kostümlerle dolaşıp karnaval partileri düzenleyen (hemen her eğlence yerinde düzenleniyor) diskolara, barlara koşuyorlar, sınırsızca içiyor ve dans ediyorlar. Pazartesi günü geldiğinde ki buna "Rosenmontag" diyorlar, sabah 11'i 11 geçe kent merkezinde geçit törenleri başlıyor. En orjinal şekilde süslenmiş konvoy arabalarından çikolata ve çiçekler dağıtılıyor, izlemeye gelen insanlara.




Çarşamba günü yani karnaval sürecindeki ismiyle Aschermittwoch günü karnavalın son günü. Karnaval süresince yaşanan herşeyi Nutte (afedersiniz "kahpe") adını verdikleri bir kuklayı yakarak sonlandırıyorlar. Bu kuklanın yanışıyla sembolik olarak karnaval süresince yaşanan tüm günahlarından arınıyorlar.




Artık Köln'de yaşayan herkes gibi ezbere bildiğim bir karnaval şarkısını (ki en ünlüsünü) rapidshare'e upload ettim, merak edenler indirip dinleyebilir. Download linki burada:




Görevimi tamamlamış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle bir başka yazıda görüşmek üzere, diyorum...

Ses Rengi 2 ( Soruma Cevaplar )


cLuMsY said...

İbrahim Tatlıses, Burhan çaçan, Emrah, Sezen Aksu, Ebru Gündeş, Mine koşan, vs. vs. vs de var. Bunlar da nota bilmeyen anormal iyi şarkıcılardır. Hatta içlerinden bazıları beste bile yapabilmektedirler. Ama, ama, ama, müzik dünyasında çıkabildikleri son nokta ancak halk katındadır. Hangisi bir Alaettin Yavaşça'nın, Avni Anıl'ın, Müzeyyen Senar'ın ve bunlar gibi hocaların indinde dört dörtlüktür acaba. "Halk için sanat" dersek hepsi de bombadır bu nota bilmez ama sesi güzel şarkıcıların ama "sanat için sanat" dünyasına, onlar da, aynı bizlerin baktıgı gibi çoook uzaktan bakabilirler ancak. Bence fark da budur...

Ha ama "sanat için sanat" da kimin umrunda derseniz başka. Kimsenin salladığı falan da yok.

Ama benim umrumda...

-------------------------------------------------------------------------------------------

raupe said...

Sanatın ne olduğu konusu çok göreceli ve müzik çevrelerinde çok konuşulan, tartışılan bir konudur, her zaman da tartışılacaktır ancak ben fazla tartışmayı gerekli de bulmuyorum şahsen. Benim tanımımla sanat, insan emeğinin estetik ürünüdür (bu tanımım hocalarımdan birisi tarafından resmen çalınarak bir kitabında yer almıştır, neyse)ve sanatın, hangi alanda olursa olsun içerisinde bulunduğu bütünlükle birlikte kalite- seviyesinden söz edilebilir, şu sanattır bu değildir ya da şu sanatçıdır bu değildir demeyi yanlış buluyorum. Sanatla aktif olarak ilgilenen herkes sanatçıdır ancak sanat kalitesini belirleyen birtakım kriterler vardır. Elbette ki eğitim bu konuda çok önemlidir, insanlar kendilerini de eğitebilirler, eğitemeyenler yine de şarkıcılar örnek verilirse absolut kulağıyla, ses tonuyla ya da gezinebildiği belli bir oktav aralığı ile "gönüllerin imparatoru" falan olabiliyorlar, kime göre, neye göre olduğu bir kriter örneğin. Almanya'da üniversitede verdiğim bir sunumumda Klasik Türk Musikisi'nin belirli icra kurallarına göre okunmasıyla ilgili olarak usulüyle okunması olarak Zeki Müren ve icranın yozlaşmış hali olarak Bülent Ersoy'u arka arkaya dinlettiğimde kulağı doğu müziklerine alışık olmayan Alman master öğrencilerinin aradaki farkı anlayabilmelerinin nedeni belirli bir müzik bilgisine sahip olmalarıydı. Bu eğitime sahip olmayan insanların elbette eleştiri kriterleri çok sınırlı olacaktır. Bu tip konular ancak bilimsel çevrelerde incelenip değerlendirilebilmekle birlikte bilimin amacının insanları aydınlatmak olduğu düşünüldüğünde müzikoloji gibi alanlardaki insanların yazmaları gereken makaleler, kitaplar, konuk olmaları gereken tartışma programları (öyle A Takımı falan değil, popülizmden en fazla sıyrılabilmiş program hangisiyse, o, ha, yok haberimiz olmadı diyecek olanlar da eşşektir zaten)var. Benim mesleğimi Hıncal Uluç gibi bir "şey" yapıyor kendi topraklarımda. Artık yaratık mı, nedir bilmiyorum, her konuda olduğu gibi müzik konusunda da eleştiri yapıyor bu nesne.

Ben de üzerime düşen şekilde yorum olarak değil de mesleğimle ilgili aydınlatıcı yazılarımı burada da yazmak istiyorum elbette.

Sevgili Angelus, "Nota bilmeden şarkı söyleyen ve hiç detone olmayan 2 kişi var Türkiye'de. Kibariye ve Müslüm Gürses. Bunun açıklaması nasıl yapılır merak ediyorum." demişsin, bu sorunun cevabı şudur: nota bilmek, yetenekli bir insan için avantajdır ve nota bilmediği halde sadece bu çingeneler arabeskçiler falan değil, dünyanın hemen her yerinden pek çok müzisyen örnek gösterilebilir, süper bir ses ve yorumun, kısacası doğal yeteneğin müzik yapmak için yeterli olduğuna. Nota bildiği "için" fazlasıyla "akademik" ve "ruhsuz" müzik yapan cazcılar da vardır, hatta Avrupa cazının çoğu müzisyeni bu dertten muzdariptir, bilmek de bilmemek kadar can sıkıcı olabilir, görüldüğü üzere. Kısacası nota bilmeden bal gibi de şarkı söylenebilir, detone olmadan. Havadaki sesleri bir nota yazımı icat edip de kağıda döken de insanoğludur zaten, ondan önce nota mı vardı yoksa icra mı?...