29 Nisan, 2007

Baba-Oğul ve Kısır Döngü


Son zamanlarda çok mu gündemdeki siyasetten bahsettim acaba genç okurlar ilgisini kaybetti. Merak ediyorum. Ancak onlara bir kabahat bulamıyorum nede olsa apolitize edilmiş bir kuşak ve tüm bunların onlara ne ÖSS nede ÖKS de bir faydası dokunmayacak.Tezata bakın gelecekte hiçbir işlerine yaramayacak birçok bilgileri öğrenmek ve hatta ezberlemekle meşguller.

Oysa gelecekte yaşayacakları ülke çok büyük bir sınavdan geçiyor şu günlerde. Ya sağ duyu hakim olacak ve uzlaşma ile yara bere almadan bu sınavdan geçeceğiz yada aynı inatçı tavırlar devam edip ipler atılacak , gemiler yakılacak. Daha fazla bu hususu uzatmak istemiyorum. Nasıl olsa gazetelerde ve televizyonlarda devamlı bunlarla muhattapsınız.

E o zaman bana düşen memleketi kurtarmayı bırakıp aslında blogun iskeletini oluşturan beşeri ilişkiler yumağına geri dönmek. Baba oğul ilişkisine benim gözümden bakmaya ne dersiniz.

Benim babam 1944 doğumlu. Kuşağının tipik temsilcilerinden biri. Etrafımdaki yaşıtlarımın babalarıyla ortak profil çıktığı için bu görüşteyim. Hayatı çok acımasız olarak görüyor.Basit kuralları var. Konumun senin kim olduğunu belirler gibi. Yaşadığı ve atlattığı badirelerin kolay olmaması , herşeyi tırnaklarıyla kazıyarak elde etmesi sebebiyle bu katılık anlaşılabilir. Ancak daha enteresan olan zaman içerisinde geçirilen değişim.

Misal babam gençliğinde sinemaya çok düşkün biri. Eski filmlerin yerli ve yabancı fark etmeksizin tüm aktrölerini ve aktristlerini bir bir sayabilir. Taksicilik yaptığı dönemlerde çorba parasını çıkarttıktan sonra yaptığı ilk iş soluğu sinemada almak. Alternatif eğlencelerde çok fazla değil o zamanlar. Tv yok nede olsa.

Şimdi ise sinema ile alakası yok. Eve getirdiğim vizyon filmlerinin hiçbirinin yüzüne dahi bakmıyor. Son zamanlarda dvd de ilgiyle seyrettiği tek film "Karayip Korsanları". Eh o da ilgi çekmeyecek türden değil. Ama 60 ların o büyük prodüksyonlu "Kleopatra" vb. epik filmlerini nefessiz seyretmiş bu kuşak ne "Truva" nede "Gladyatör" ü filmden bile saymıyor. Birde üstüne tembih ediyor " Seyretme şöyle sapık sapık filmleri ".

Varsa yoksa haberler ve bilimum spor , siyaset programları. Birde annemle beraber mecburen izlediği dizilerle şarkı ve türkü yarışmaları. Cnbc-e den hiç bahsetmiyorum bile. Alt yazılı film ve dizi izlemekmi. Hiç babama göre değil. Halbuki hangi dublaj orjinal seslerin güzelliğini yaşatabilir size.

Bugün Nikon F-301 35 mm filmli slr fotoğraf makinesine özel olarak aldığım siyah beyaz filmi yükleyip portresini çekmeye çalışırken yaptığı yorum çok komikti. Ona göre fotoğraf basit birşey. Basarsın ve çekersin. Fotoğraf budur. Şimdi gelde anlat full manuel bir fotoğraf makinesinin diyafram ve enstantane ayarını doğru yapıp ışığı düzgün ayarlayıp net ve keskin bir portre çekmenin insana verdiği zevki.

Ben 32 yaşındayım ve halen bekarım. Kimbilir ne zaman evleneceğim ve çocuğum olacak. Ölme eşşeğim ölme. Ama şimdiden içimi bir endişe sardı. Acaba bende mi böyle olacağım gelecekte diye. Oğlumla aynı zevkleri paylaşmayacak mıyım? Hatta ilgilendiği şeyler nedir acaba diye düşünmek yerine böyle basite mi indirgiyeceğim ? " Bunların hepsi boş , sen ekmeğine bak, bunların sana 5 kuruş faydası varmı? Yok!" . Böyle mi düşüneceğim ?

Bana gelip arkadaşlarla gezmeye gidiyoruz dediğinde "Etrafında işine yarayacak insanlar arkadaşların olsun , paran olmazsa kimse yüzüne bakmaz , arkadaşın falanda kalmaz" gibi
tavsiyelerde mi bulunacağım. Onun yaptığı herşeyi boş ve değersiz mi bulacağım ? Paylaşımım bu kadar az mı olacak ?

Tüm bunlar onu kötü bir baba yapmaz. Hatta benim babam iyi bir babadır. En başta iyi bir adamdır. Nüktedandır, anlayışlıdır, sabırlıdır. Evini ve ailesini hiç bir zaman ihmal etmemiştir. Beni çok sevdiğinede eminim. Belki beklentilerini gerçekleştirmediğim için bana kızgın bile olabilir.

Benim sorunum zamanla ve kendimle. Bu oyunun kuralı bu. İnsan ne gördüyse onu davranış biçimi olarak algılar ve tekrar eder. Düşünmeden. İçten içe mantığına bile aykırı. Askerlikteki tertipçilik gibi. Alt tertip üst tertibi ezerken alt tertip isyan eder. Ama en üste çıktığında ben çektim sıra onlarda der ve hatta zamanında isyan ettiğinden daha fazlasını başkalarına yapar. Sistem değişmez.

Ben , zaman ve müstakbel daha doğmamış oğlum. Yaşayıp göreceğiz . Ne desem boş.....

24 Nisan, 2007

Ağla Sevgili Yurdum ( Suya Sabuna Dokunan Yazı)


Yukarıda başlık Lise'de ingilizce dersinde okuduğumuz Alan Paton'ın Güney Afrika'da beyazlar ve siyahlar arasındaki ayırımın sonucu ortaya çıkan sosyal düzeni eleştirdiği 1948 yılında yayınlanmış " Cry, The Beloved Country" kitabının Türkçe isminden alıyor. Bu hatıranın günümüz imgesi başka bir başlıkla somutlaşıyor beynimde " Ağla Sevgili Sosyal Demokrat"

Türkiye'de sosyal demokrasiyi temsil ettiğini söyleyen hiçbir siyasi parti şu anda inandırıcı gelmiyor seçmenlerine. Şimdiye kadar yaptıkları ve yapacaklarını vaad edemedikleri şeyler sebebiyle bu haldeler. Kavramların yerle yeksan edildiği bu dönemde sosyal adalet dediğimiz mefhumu ön plana çıkartamayacak kadar basiretsizler.

Çözümün değil çözümsüzlüğün ve krizin parçası olmayı yeğlersen , tez değil anti-tez üretmeye devam edersen , bunlar öcü diye toplumun azımsanmayacak bir parçasına saldırıp kıyıda köşede duran 3-5 ekstrem gurupla işbirliği içine girip kendini çok demokrat sanırsan olacağı budur.

Toplum iş ve aş isterken , geleceğe güvenle bakıp , insan onuruna yakışır biçimde hayatını sürdürmeyi arzularken, eğitim de eşitlik , sağlık da iyi şartları hayal ederken ve tüm bunların eksiklerinden kaynaklanan şiddet ve öfke şehirde artarken sadece Atatürk İlke ve İnkılaplarına takılı kalıp onun bekçiliğini üstlenirsen olacağı budur.

Sırf şu kişi Cumhurbaşkanı olmayacak diye mitingler düzenleyip olayı kişiselleştirip bir şahısta somutlarsan, karşısına alternatif bir düşünce ve aday çıkartıp onun etrafında kamuoyu yaratmaya çalışmazsan da olacağı budur.

Türkçemizde güzel bir söz vardır. Yiğidi öldür ama hakkını yeme diye.

Evet cebimize tam olarak yansımamış olsada Türkiye ekonomide tüm iktisat tarihindeki en istikrarlı günlerini yaşıyor. Enflasyonist yapı artık yok. Uzun zaman sonra ilk defa paramız diğerleri karşısında değer kazanıyor. Nakit sıkıntısı yüzünden piyasa daralması yaşanmıyormu, yaşanıyor ama toplum nazarında moralin yükseldiği bir gerçek.

İnsanlar hizmet aldıklarını görüyor ve hissediyor. İstanbul'da her yer şantiye gibi. Her yerde bir metro çalışması , bir yol kavşak yapımı veya çevre düzenlemesi var. Eskiden tek şerit gidilen yollar duble yola dönüşmüş durumda. Türk insanı bu portreyi sever. "Yiyorlar ama kim yemiyorki en azından hizmet veriyorlar" der çıkar işin içinden. Bunu kimler için söylemediki.

1980 Anayasası yapıldığı günden beri tartışılır. Ama iktidara gelen hiç kimse muhaleffette şikayet ettiği anayasayı avantajlarından dolayı değiştirmezdi. Avrupa uyum yasaları çerçevesinde isteyerek yada istemeyerek bu değişiklikler yapılmadımı. Demokratikleşme konusunda ne zaman bu kadar çok adım atıldı.

Bunlar ne kadar doğrudur tartışılabilir. Hatta yaratılan tüm bu havanın aslında iktidarlarla son derece iyi geçinen ve medyada neredeyse bir tekel haline gelmeyi başaran bir medya gurubu tarafından da topluma empoze edildiği söylenebilir. Başka fikirlerin yeşermesine izin verilmediği anti demokratik bir süreç yaşandığından bahsedilebilir.

Türkiye'de büyük bir kitle alternatif yokluğu sebebiyle siyasi tercihini kimden yana kullanacağını bilmez durumda. Mecliste belki yeterince temsil edilmediklerini en çok düşünen insanlar Türkiye'nin bu sağduyulu bu sessiz çoğunluğu. Kendilerini yanlız hissediyorlar.

Türkiye'de sosyal demokrasi düşüncesini temsil edenler bir kez daha silkenip şöyle kendilerine gelmeli artık. Toplumun istek ve arzularından uzaklaşıp şu gölge oyunu kavgalarından başlarını kaldırabilirlerse. Yoksa ne perde kalacak ne seyirci.

21 Nisan, 2007

Eski Günlerin Hatırası


Az evvel ailecek yemek yerken (Ailecek dediysem aklınıza kalabalık gelmesin.Annem , Babam ve ben) bir yandan annemin yemek pişirirken dinlediği , ağabeyimin askerliğinden yadigar emektar radyo kendi kendine tıngırdıyordu. Belli belirsiz melodiler arasından duyduk tanıdıklarımda vardı.

Onun etkisiyle herhalde yemekten kalkıp odama geldiğimde eski cd lerimi karıştırmaya başladım. İşte orada duruyordu. Askerde çok dinlediğim ama öncesinde ve sonrasında dinlemediğim sanatçının cd si. Ahmet Kaya'dan bahsediyorum. Halen yaşadığı gibi şehir efsaneleri türemiş , kimlerince vatan haini adledilen rahmetlinin cd si.

Biricik buddy'im Spider ve ben yanyana yataklarda yatar walkmenin kulaklıklarını paylaşır sohbet ederdik. Bazende hiç bir şey konuşmaz müzik dinleyerek erkenden uykuya dalardık. Kim önce uyursa diğeri kulaklığı ondan alır , walkman i kapatır , yastığın altına zula ederdi. Nöbetçi Astsubay koğuşları dolaşırken alıp gitmesin diye.

Ahmet Kaya dinlerdik bol bol. İşte bu adamın böyle bir etkisi var. Koşulların adamı. Belki şarkı sözlerinde hasretliği, duygu yoğunluğunu çok iyi anlattığı için sevmiştik onu dinlemeyi. Sözlerini artık ezberlediğim şarkılar vardı. Kendi kendime söylerdim akşam istirahatinde. Kapıkuleye doğru giden otobandan geçen arabaları seyrederken. Biter mi be şu kadar ay! Şafak karanlık daha.

O günlerin hatırına koydum cd rom a, tekrar dinliyorum şimdi. En bilinen parçalarını başka başka sanatçılar yorumlamışlar. "Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne." çalıyor. Yemek sonrası kahveme şeker oluyor , savurduğum sigara dumanında o dönemin hatıraları canlanıyor.

Bu durumda ne yapmak gerekiyor. Kafama sıkıp gitmek.... Tadını çıkartayım bilerek girdiğim bu modun. Az müsade.

Sevgilerimle

18 Nisan, 2007

Arabesk Günler


Evet yazı yazmak için aklıma bir fikir gelmişken kaçırmayayım diye monitörün tam karşına geçmiş ve parmaklarımı tıkırdatarak elimi klavyeye uzatmıştımki , annem odaya damladı. Efendim bugün komşusu ona sarılınca " Teyze sen sigaramı içiyorsun?" diye sormuş. Diyaloğun geri kalanı malum zaten. Ben ve zıkkımın kökü niteliğindeki sigaram. Bir insanın konsantrasyonu bu kadar bitirilir yani. Tezata bakın odadan gittikten sonra ilk işim bir sigara yakmak oldu :)

Konu sigara değil ama. Konu arabesk. Dostum blog yazarı Clumy nin müziğin pornografisi diye tanımladığı tarz. Şimdiki nesil yine şanslı. Biz Emrah ve Ceylan'ın daha küçük olduğu devirleri biliyoruz. Önü arkasına göre 1 metre havada Renault marka Minibüslerde kısa mesafelerde de olsa dinlemişliğimiz çok. Bergen'i hiç anlatmıyorum bile. Müslüm, Ferdi ve İbo'nun video klip niyetine çektikleri filmlerini seyretmişliğimiz de bolca.

Şimdi Ferhat Göçer'in "Cennet" diye bir parçası her tarafta çalıyor. Ahanda na şuraya yazıyorum demişti dersiniz :) eğer bu şarkı düğünlerin şarkısı olmazsa bende neyim. Ama düğünler bambaşka bir yazı konusu. Ne tespitlerim var onca yıllık düğün nişan davetlerinde. Bu kısa fasıladan sonra esas konumuza dönelim.

Her ne kadar arabesk müziği ezilmişlere varoşlara vs. kesime atfetsekte ve içten içe bir hor görsekte içimize işlemiş artık. Bu bir refleks gibi olmuş , içgüdü hali almış. Nasıl şakkıdı şakkıdı ritimler duyduğumuzda kollar hooop havaya kalkıyorsa , buhranlı dönemlerimizde de , özellikle de sevdiklerimizle yaşadığımız ayrılıklarda arabesk içeride saklandığı yerden hop diye su yüzüne çıkıyor.

Ben çok gördüm sıkı rocker adamların içki masasında nasılda içli içli Müslüm Gürses'den "Kırılsın Bardaklar" şarkısını dinlediğini ve hatta eşlik ettiğini. Cengiz Kurtoğlu şarkılarını ezbere bilen alakasız birçok adam tanıdım. Hangimiz bilmeyiz Ümit Besen'in meşhuuuurrr "Nikah Masası" şarkısını. Peki bizim neslin ingilizce ilk söylediği şarkı hangisidir biliyormusunuz. Söyleyeyim " I love you , I love you , do you love me ? , yes I do".

"Allahım neydi günahım" şarkısını Kayahan'dan dinlemek yerine İbo'dan dinliyorsanız eğer birde üstüne " Her halinden belli , Sen aşıksııınnn arkaadaaaşşş" ı dinliyorsanız tamam işte ruh haliniz arabesk e çalmış demektir. Gerçi şimdiki nesil için İsmail Yk. dan "Allah Belanı Versin" i örnek vermek gerekiyor. Pabuçumun Rakçısııııı. Michael Jackson kılıklısııııı

Bir bara eğlenmeye gittiğiniz zaman etrafınıza daha dikkatli bakın. O fare suratlı , ses yok yok dedikleri Serdar Ortaç şarkılarında insanların nasıl coştuğunu bir kendi gözünüzle görün. Sonra milletin kafa bulduğu Rober Hatemo şarkısında kızların kollarını sallayarak karşısındaki erkeklere " Sendeennnn Çoookk var " sahnelerine rastlayın. Normalde hiç söylemediğiniz şarkıların sözlerinini sanki vahiy geliyormuş gibi ağzınıdan birer birer döküldüğünü farkedip şaşırın.

Hepinize yılda bir kere tok karnına ve alkol eşliğinde arabesk yazıyorum. Gidin bu reçete ile en yakın müzik marketten alın. Hadi Çocuğuuummm. Sıradakiiii......

15 Nisan, 2007

Fotoroman





Miting Üzerine


Bazen bu ülkede yaşamak beni yoruyor. Farkındalık beni üzüyor.Televizyonlarda gazetelerde 14 Nisan Mitingi ile halen yazılar yazılmakta ve hatta daha evvelde bahsettiğim fotoğraf sitesinde birçok miting kareleri yayınlanmakta. Fotoğraf altında uzayıp giden yorumlar yazılar. Eh bi yeterin artık.

Bu olayı abartıp büyütenlere aferim çocuğum aferim evladım aferim anam gibi Kemal Sumal vari yaklışımında bulunmak istiyorum. Kırk yılın başında kalabalık bir güruh bir şeylere tepki gösterdi. Mesajlar verildi , bayraklar sallandı. Eee ne oldu şimdi. Vatan millet sakarya edebiyatı ile işin içine Atatürk'ü katınca Cumhuriyete ve vatana sahipmi çıktık. 2 bayrak sallayıp slogan attın diye demokrasi kahramanımı oldun. Bu kadar ucuzdu ve basitti değilmi herşey. Hadi canım hadi ciğerim hadi.

Türkiye laiktir laik kalacak. En küçük bir toplumsal olay karşısında atılan bu slogan artık dile o kadar pelesenk ve klişe olduki anlamını yitirdi. Toplan, avazın çıktığı kadar slogan at ama iki yüzlülüğünden vazgeçme. Sevgiline devamlı seni çok seviyorum deyip aldatmak gibi.

Toplum olarak hastalığımız 2 yüzlülük. Önemli olan cebindeki para , yaşadığı hayatın ferah seviyesi , geleceğe duyacağı güven insanoğlunun. Ekmek mücadelesi kısaca. Bu konuda kim daha fazlasını vaad ederse onunla ittifak kurar geçicide olsa. Bu solcuymuş , koministmiş , islamcıymış , faşistmiş fark etmez. 2 anahtar ve herkese yeşil kart vaad edene inanır, mazot 1 ytl ye i-ne-cek diyene de. Hamilelikte 3 aya inecekmiş. Yeni Cem Uzan vaadi. İnanmayan şaşı olsun.

Ben televizyonlardan izlediğim miting manzarasını size söleyeyim. Hani şu 1 milyon meselesi var önce. Yahu madem miting yapacaksınız kopya çekmeyin. Hele hele hep kötülediğiniz Amerikadan çekmeyin bu kopyayı. Klasik Amerika'da Beyaz Saraya yapılan " one million ..... march" benzeri sloganları ile yola çıkmayın. Nokta noktaları yürüyenlerin kim oldukları dolduruyor. Bırakın bir milyonu 100-200 bin kişi anca vardı . Hay yarabbim.

Orda siyasi parti genel başkanların çoğunu gördüm. Bir mitingde eğer bir partinin genel başkanı varsa muhakkaki birçok il ve ilçe teşkilatlarıda ordadır. Siyasette işler böyle işler. Bakın sayın başkanım tüm teşkilat tüm kadro burdayız diye genel başkanın kıçını yalayan diğer elemanlar daha yüksek mevkilerde kendilerine yer kapmaya çalışır. Topluluğun çoğunluğu bunlardan teşkildi.

Bazı sivil toplum örgütleride vardı. Atatürkçü Düşünce Derneği vs. Zaten dikkati çeken başka bir noktada gençlerden ziyade ortayaş ve üzeri bir kalabalğın üstünlüğüydü.Yukarıda söylediklerimi ispatlar nitelikte bir manzara. Atatürk'ün mozolesinin önünden geçerken mozoleyi öpenler, şikayetim var atam diyenler. Oldu olacak çaput bağlasaydınız bari. Birde ahı gitmiş vahı kalmış boyanmaktan kafasında saçları şekil tutmaz hale gelmiş kokoş teyzelerin tiz sesleriyle slogan atma sahneleri beni çok güldürüyor. Offff Offff.

Halkın gündemi ile medaynın gündemi farlı yine işte. Sokakta kimse harıl harıl Cumhurbaşkanı kim olsun ya da rejimimiz tehlikede mi yahu diye birbiri ile tartışmıyor. Adam yayılmış bulduğu ilk yeşilliğin üzerine ailesini de almış tüpte çay mangalda ızgara piknik yapıyor pazar günü. Miting mi ? Kimin umrunda yahu. Kanat istermisin kanat, yoksa köfte de var.

Bu meclis halkın siyasi tercihlerini tam yansıtmıyormuş o sebeple şöleymiş böleymiş.Kısaca açıklayayım da herşeye kanmayın ;

Seçim sistemlerini belirlerken 2 kriter vardır. 1- Siyasi temsil 2 - İstikrar. Bu sebeple ya nisbi temsil yada çoğunluk sistemini benimsersiniz. ABD ve Amerika'da çoğunluk sistemi vardır. Bir bölgeden 10 temsilci seçilecekse hangi parti diğerinden 1 oy bile fazla alsa 10'u birden fazla oy alan partiden meclise girer. Bu sebeple 2 parti vardır en çok. Demokrat - Cumhuriyetçi gibi. Amaç istikrardır.

Yada her parti aldığı oy nispetinde meclise vekil sokar. 10 temsilciden 5 i bir 2 si diğer 3 ü farklı partilerden meclise girer. Bu durumda seçim adaleti olur ama bölünmüşlük yüzünden istikrar sağlanamaz. İstikrarı sağlamak için baraj getirilir. Genel seçmen sayısının %10'u oranında oy alamayan parti meclise temsilci sokamaz. Bu durumda meclise giremeyen partinin temsilcilikleri diğerleri tarafından oyları nispetinde paylaşılır. Bizdeki durumda budur.

5 yıldır bizi bu seçim sistemi ile göreve gelmiş meclis yönetiyor. Onları biz seçtik. 5 yıldır yaptıkları meşruiyetini halkın seçiminden alıyorda , Cumhurbaşkanı seçimimi almıyor. Bu mantıkla 5 sene içerisinde çıkan hiçbir kanunun hükmü olmaması gerekiyor. Kandırılmışız haberimiz yok. Senelerdir bu seçim sistemini kullandığımıza göre hatta senelerdir kandırılmışız. Meğer hiç bir kanun geçerliliğini halkın seçiminden almıyormuş.

Demokrasi işte böyle birşey. Cumhuriyetine , vatanına , milletine sahip çıkacaksan sandık başına gidersin akıllı tercih yaparsın. Kim sana daha çok şey vaad ediyorsa ona oy vermezsin. Sivil toplum örgütleri kurup yönetime baskı yaparsın seçim sistemi ve anayasa değişsin diye. Yumurta kapıya dayanınca ama bizde herşey. Anıtkabire yürü , slogan at , şikayetim var atam de. Vallahi kalkar mezarından sana bir tokat aşk ederdi tekrar hayata dönebilse.

Sıkıldım artık. Of yazdıkça sinirleniyorum.Cumhuriyeti , demokrasiyi , Atatürk'ü ucuzlatmayın artık. Aaayyyyhhhhhhhhh.....

13 Nisan, 2007

Çingeneler


Gün gelir devran döner sözünün herhalde şu sıralar en iyi örnekleri çingenelerdir. Beraber yaşadıkları bir çok toplum tarafından hor görülen ve nazi Almanya'sında soykırıma uğramış bu halk zaman içerisinde popüler kültür içerisinde yerini almış ve kendilerine karşı olan önyargı bence abartılı ve samimiyetsiz biçimde sempatiye dönüşmüştür.

Çingenelerin orijini Hindistanın Penjap- Sind bölgesidir ancak kesinlik kazanamayan bir takım sebepler dolayısı ile bulundukları bölgeyi terkedip tüm dünyaya İran ve Anadolu üzerinden yayılmışlardır. Türkiye'de Edirne ,Tekirdağ ,Çanakkale ve İstanbul'da yoğunlukla yaşarlar. Göçebe olarak bilinmekle beraber bugün artık çok azı göçebe konumundadır.

Bende Edirne'de askerliğini yapmış , İstanbul'da oturan ve memleketi Yalova olan biri olarak çingenelerle çok sık karşılaşırım. Özellikle eskiden ikamet ettiğim Fatih'te Sulukule denilen bir semt vardır ki çingeneleri ile ünlüdür. Karagümrük'ün hemen yanındaki bu semtten çıkan ünlü çingeneler de vardır. Örnek : Sibel Can. Açık tenli ve renkli gözlü olmasını babasına borçludur.

Hatırlayamayacağım kadar küçük olduğum bir yaşta dedem köyde dolaştırmak için beni yanına alır. Ağlamaya başlarım. Köyümüze gelip çadır kuran ve bohçacılık yapan çingenelerin yanından geçerken, oradan bir hanım dedeme " Bu çocuk aç , verde emzireyim" der. Dedem kabul etmez.

Ancak çocukken benimle uğraşmayı ve kızdırmayı çok seven (halen öyle) aile üyeleri bana bunun tam tersini söylerek beni ağlatırlardı. "Sen tabi bulduğunu yersin , seni çingene emzirmiş hihohoho" şeklinde. Bende nedense buna çok kızardım. Alakasız ama yine ağabeyimin beni çıldırtmayı başardığı başka bir lakapta "Kürt" tü. Bende avazım çıktığı kadar ben kürt değilim diye bağırırdım.

Şimdilerde pek rastlamasamda üniversite yıllarında Kadıköy'e indiğimizde kız arkadaşımla yürümek mayın tarlasından geçmek kadar zordu. Çingeneler etrafımızı sarar " Abiiiyy , ceylan gözlü ablam için bir gül alsana , yakışıklı abem" diye rahat bırakmazlardı. Çocukları paçalarımıza elbiselerimize yapışır asılırdı. Almayınca da tükürüp kaçardı bu çocuklar.

Aklınızda bulunsun eğer çiçekçilerden çiçek almak zorunda kalırsanız ( Ki bu çiçeklerin maliyetleri sıfırdır) sakın söyledikleri ilk fiyattan almayın. Yarısını hatta 3 te birini önerin. Olmaz dediklerinde de arkanızı dönün ve yürümeye başlayın. Göreceksinizki çingene pazarlığıyla ilk söylediği fiyatın yarısına inecektir. Böylesi bir pazarlıkta duyduğum en dumur söz " Abiyyy ben çingeneyim ama ruhum çingene değil " idi. Nasıl Yani?

Birşey dikkatimi çok çeker. Çingene çocukları yalın ayak tiril tiril kıyafetlerle kışın gezerler sümüklerini çeke çeke ama hasta olmazlar. Biz çıtkırıldım apartman çocukları en küçük şeyde hasta oluruz. Sakınılan göze çöp batar diye boşuna söylememişler. Sen çocuğuna aman rüzgarda kaldı , aman soğuk, aman çok güneş diye kendini siper et yinede doktor doktor gez , orada çocuklarını saldım çayıra mevlam kayıra şeklinde yaşasınlar ama birşeycik olmasın. Hayret

Şimdi televizyonlarda ay çok neşeli insanlar , ay çok şekerler, keşke bende Roman olsaydım diyen ünlülere rastlayınca gülüyorum. Vay be nerden nereye geldik. Popüler kültürün pazarlamasına bak. Eskiden aşağılanan horlanan insanlar şimdi övünülür hale geldi. Aslında verilmek istenen mesaj ben çok hümasitim , herkesi bağrıma basarım , hem şimdi tepkileri üzerime çekmek yerine bunu söylerim prim yaparımdır.

Nevizade sokakta oturup çilingir sofrasında size çalıp söylemeleri güzel tabi. Rafine ortamlarınızdan "ahahaha harika insanlar yahuuu" diye ahkam kesmek güzel. Birde hadi sıkıysa gece vakti hacı hüsrevden geçin (Uyuşturucu müptalasıysanız o başka) , sulukulede bir akşam eğlencesine gidin (İçkinize uyku hapı atılıp kendinizi 5 parasız bambaşka bir yerde uyanmak istiyorsanız eğer)

Yapmayın bu sahteciliği kendiniz olun biraz. Evet çingenelerin inanılmaz müzik, ritm ve dans yeteneklerini bende seviyorum. Ama keşke bende onlardan biri olsam diyecek kadar değil. Popüler kültürün pompalaması ile bunlar keşke bende pigme olsam , aborjin olsam derler. Korkuyorum ben.......

Lale Devri


Lale devri diyince aklınıza ne geliyor diye sokaktaki insanlara sorsanız ilk verecekleri muhtemel cevap Sibel Can'ın meşhur ettiği Sezen Aksu şarkısı olacaktır. Kendimi bir an Mehmet Ali Birand gibi hissettim. " Sokaktaki insan ne düşünüyor kuzum" diye bol ııı eee li aksak konuşma biçimini taklit ettim burada. Nede olsa babaanne tarafımda Birand sülalesinden (Çerkezlerde bir sülale)

Oysa lale devri hepinizin tarih derslerinden hatırlayacağınız üzere Osmanlı İmparatorluğunda 1718 - 1730 yılları arasında yaşanmış zevk ve sefa devri olarak bilinen bir dönem. Pasarofça anlaşması ile başlamış ve Patrona Halil isyanı ile sona ermiş , Avrupa ile savaşılmamış ve Devlet-i Ali Osmaniye'ye bir çok yeniliğin getirildiği bu döneme ismini veren İstanbul'da yetiştirilen lale çiçekleri. Avrupa'ya hediye olarak gönderilen lale büyük sükse yapmış ve Hollanda en büyük üreticisi olmuştur.

Matbaanın getirildiği , Yalovada kağıt fabrikasının kurulduğu , itfaiye bölüğünün teşkil edildiği , sanatta gelişmelerin yaşandığı Lale devri , halk yoksulluk içerisindeyken saray ve çevresinin yaşadığı şahşahalı hayat ve eğlencenin yarattığı huzursuzluğun isyana dönüşmesi ile sona ermiştir. Patrona Halil ve yandaşları ayaklanarak devrin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşayı idam etmiş ve padişah III. Ahmet'i tahttan indirmiştir.

Baharın gelişi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi şehrin her tarafına Lale ekti. Özellikle Sultanahmet ve çevresine giderseniz rengarenk Lalelerin yeşil çimen üzerinde yarattığı kontrastla gözlerinize bir ziyafet çekebilirsiniz. En güzel lale kimin diye yarışmalar düzenlemekte. Halka yetiştirmeleri için lale soğanları dağıtılmakta. Geçen sene başlayan bu moda o dönemde yüklüce bir meblağın belediye tarafından bu işe ayrılması yüzünden tartışma yaratmıştı.

Lale motifi özellikle o devirde Osmanlı mimari ve resim sanatlarında ön plana çıktığı için bugünkü görüntü bir çağrışım yaratmakta insanların kafasında. Tabi kendilerini muhafazakar - demokrat diye tanımlayan bir siyasi görüşün hakim olduğu belediye yönetiminden böylesi bir icraat beklenmeyecek bir şey değil. Nede olsa Lale devirlerini yaşıyorlar şu anda. Tek başlarına iktidarlar , genel başkanları Cumhurbaşkanı olabilir. Bana ne siyasetten yahu. Ben lalelerin sergilediği bu görüntüden memnunum.

Lale motifi bir yerde daha enteresan bir hikayeye sahip. Mimar Sinan'ın ustalık eserim dediği Edirne'de ki Selimiye Camii'nde. Ziyaret ederseniz eğer müzezzin mahfili sütunlarından birinin üzerinde bulunan ters lale motifini görürsünüz.

Rivayet odur ki Caminin üzerinde bulunduğu arazideki tamda caminin merkezine rast gelen kısımda bir lale bahçesi sahibi yaşlı kadın hakkını satmamak konusundaki ısrar eder. Kadının rızası alınmadan inşaata başlanmaz. Rızası alındıktan sonra inşa edilen camide kadının bu inatçılığını sembolize eden bir ters lale motifi konulur.

Dünyayı dize getiren Osmanlı bir yaşlı kadının inadı karşısında kul hakkına verdiği değere binayen durmuş ve rızası olmaksızın bir adım dahi atmamıştır. Bu güç ve mütavaziliğin yanyanalığının sembolüdür lale.

Günümüz geyik ve arkadaş ortamında malesef birisine lale diye hitap ettiğinizde yukarıdaki anlamların hiçbirisi ortaya çıkmıyor. Aksine bir küfür bir hakaret olarak algılanıyor. İşte buda güzel dilimizin zaman içerisinde geçirdiği devrimin bug ları (hataları).

Ayrıca sarı ve kırmızı bir çiçeğin üzerinde bu kadarmı güzel durur. Ali Samiyen ve arkadaşlarının tercihini şimdi daha iyi anlıyorum. Avrupayı fetheden yine Sarı Kırmızı :)

11 Nisan, 2007

Bir Haber Bir Yorum


Haberleri izlemeyi sevmiyorum ama dünyadan bi haber kalmamak içinde ister istemez zaplaya zaplaya bakıyorum. Millet kıçına don alamazken şimdi tam ev almanın zamanı gibi Amerikanın bile terk ettiği mortage sistemi haberleri , peşi sıra hayvanlar aleminin yetenekli maymunları gibi haberler sinirimi bozuyor. Birde böylesi light haberler için seçtikleri arka plan müzikleri çok gıcık.

Şu günlerde esas sinirimi bozan patates suratlı Barzani denen aşiret liderinin kalkıp Türkiye hakkında atıp tutması. Daha düne kadar Türkiye'nin verdiği pasaportla yurt dışına çıkan bu zat değişen konjüktür sebebi ile sırtını Amerika'ya yaslamış , ordan aldığı güç ve para desteğine de güvenerek Türkiye Kerkük'e karışırsa bizde Diyarbakıra karışırız deme cüretini gösteriyor. Vayki vay heyki hey.

Çok geçmişe gitmeye gerek yok. Yakın tarihimizde cereyan eden 2 olaya bir göz atalım.

Yine diaspora ermenilerinin azdığı bir dönemde başbakan Turgut Özal'ın açıklaması tam olarak olmasa da benzer şekildeydi ; Ordumuz Doğu Anadoluda tatbikat yaparken bir kaç füze yanlışlıkla Ermenistan'a düşebilir.

1 nci körfez harekatı öncesinde Türkiye'ye karşı tehditkar tutumlar sergiliyen Saddamın dış işleri bakanı Ankarada'dır. Yine Turgut Özal'ın karşısındadır. Duyduğu cümleler belkide hiç beklemediği türdendir. Irak'ın bu tehditkar tutumunu devam ettirmesi durumunda Amerika'ya gerek kalmadan tek başımıza gireriz Saddamı'da Bağdat'ta asarız. Aldığı cevap buydu.

Bazen dövmekten ziyade korkutmak yeğdir. Psikolojide bile bu böyledir. Ne kadar mülayim bir insan olursanız olun istediğiniz zaman kötü olabileceğinizi insanların bilmesi sizi istemediğiniz türden davranışlarla yüzyüze gelmekten büyük ölçüde korur. Kaldıki dünyada söz sahibi olmanın ilk unsurları güçlü bir ekonomiye ve güçlü bir orduya sahip olmaktır. Diplomasi poker gibidir. Blöf yaparak bile potu kazanabilirsiniz.

Komşumuz İran bölge liderliğine oynamaktadır. Unutmamak gerekirki onlarında en az bizimki kadar eski ve önemli bir tarihi vardır. Persler. Hani şu 300 deki tipler. Yaşadıkları devrim yeni olduğu için oldukça ateşli biçimde bu devrimi savunmaktadırlar. Onlara göre İslam'ı en iyi yaşayan devlet onlardır. Eğitilmiş tabakası yadsınamaz ölçüde çoktur. Hayallerinde geçmişteki gibi güçlü ve etkin bir devlet olmak vardır.

Acem diplomasiside dünyaca ünlüdür. İran Amerika-İngiltere ile olan gerginliğini zaman zaman yükseltecek fakat kolayına biriken stresin kırılıp ortaya enerji olarak çıkmasına izin vermeyecektir. 15 İngiliz denizcinin tutsak alınması hadisesinde olduğu gibi. Bunu nasıl bir şova dönüştürdüklerini gördük. Bu gerilim psikolojisini çevre arap yarımadası ve orta asya üzerinde bir etkinlik malzemesi olarak kullanmaya devam edecektir.

Peki Türkiye ne yapıyor. Kırmızı çizgilerimiz var dedik buharlaştı. İstemediğimiz herşey gün ve gün gelişmekte. PKK yeniden faliyete geçti. Gözümüzün önünde olan olaylara seyirci kalmaktan öteye gidemiyoruz. Daha kötüsü Türk dış politikası prestij kaybına uğramakta. Barışcıl girişimler ve medeniyet ittifakı projeleri gerçekten güzel atılımlar. Kan ve kum karışımı Ortadoğu'ya karışmamakta mantıklı gözüküyor. Ancak bunlar tek başına başarıyı getirmiyor.

PKK lideri Abdullah Öcalan'ın hapsedildiği İmralı'dan örgütüne avukatları aracılığı hemde beyan ederek mesajlar vermesi, bir aşiret liderinin Türkiye'ye patavatsızca tehditler savurması, bize empoze edilenlere sessiz sedasız boyun eğmemiz, biz varken olamaz dediğimiz herşeyin yavaş yavaş olması bunlar benim kanıma dokunuyor.

Tekrar Viyana kapılarına dayanalım, ya sev ya terket , Yunan'a girsek 1 saat sonra Atina'dayız gibi söylevlere mabadımla gülüyorum ben. Savaşa karşıyım. Türkiye'nin sonu olmayan maceralara gitmesini istemiyorum. İnsanların böylesi basit düşünmesinede kızıyorum ayrıca.

Sadece ve sadece basiretsizliğe katlanamıyorum. Bir silkelenin kendinize gelin bizi yönetenler. Bir höyt deyin şöyle. Göreceksiniz ki ince diplomasi dediğiniz laf safsatasından daha parlak sonuçlar alacaksınız.

Sapığa Duyuru



Angelus, son yazısının başına koyduğu mülayim fotoğrafıyla da alakasız bir ruh durumu sergileyerek bööaaarrrgghhhh!!!! diye bütün içini dökmüş, benim de özellikle bir kişiye ileteceğim bir notum vardı. Genelde insanlar sıkarlar, fazla olurlar falan ama işin içine şiddet ile tecavüze yeltenme girince eeeh! yeter be! bu kadar da olmaz! diyor insan.


Ben Türkiye'deyken, Almanya'da çalıştığım rockbar işini ev arkadaşıma devrettim. Gece 3 buçukta kızcağız yorgun argın eve geliyor, binaya giriyor. Arkasından giriş kapısı daha örtülmeden 50 yaşlarında, yüzüne maske baabında bir bez bağlamış, kokain bağımlısı ve alkolik bir adam içeri dalıyor, arkadaşın da aklına kötü birşey gelmiyor, ta ki adamın arkasından patpatpatpat! diye merdivenleri çıktığını duyana kadar. Arkasına bile doğru düzgün dönemeden adam kızı yakalıyor, ağzını kapatıp boğazını sıkıyor ve bir yandan vurmaya başlıyor. Kız bağıramıyor, boğazını sıkan el yüzünden nefes alamadığından bayılıyor. Bir de kafasına yediği yumrukların etkisiyle tabi. Gözünü açtığında polislerle karşılaşıyor, ardından 5 saatlik bir soruşturma, 2 gün hastanede kalmalar filan. Adam neyse ki kıza birşey yapamamış, alt katta oturan ev sahibimiz gürültüye uyanıp kapıyı açınca kaçmış, evsahibinin de tarifiyle adam kısa süre içinde yakalanıyor. Ben tabi bunlardan habersiz tatil yapıyorum o sırada. Döndüğümde arkadaş anlatınca şok oldum. Bir yandan suçluluk da hissettim, ben ona çalıştığım yerdeki işi ayarlamasaydım başına bunlar gelmeyecekti belki de. Ama Türkiye'ye gitmeseydim de kurban kesinlikle ben olacaktım. Bir arkadaşım saldırganın bana denk gelmediği için şanslı olduğunu söyledi. Artık nasıl bir izlenimim varsa, insanlar üstünde...


Neyse, adam 2 haftanın sonunda geçenlerde salıverilmiş. Tutuksuz yargılanmak üzere. Ve biz binada yaşayan kızlar olarak oldukça paniğe kapılmış durumdayız. Şimdi, iki ihtimal var. Adam arkadaştan intikam almak için geri gelecek ve onu göremese de birimizden hırsını çıkartacak, artık piyango kime çıkarsa. Diğer ihtimal, polis işin içine karıştığı için adam korkacak ve buralara yaklaşmayacak. Birinci ihtimal malesef akla daha yakın görünüyor, adamın akla uzaklığına paralel olarak. Sonuçta uyuşturucu bağımlısı. Çekip çekip coşmayacağı ne malum. Kendimizi güvende hissedemiyoruz, neymiş efendim, bir kez daha saldırırsa o zaman binaya 100 metre bile yaklaştığında polisi arayabilecelmişiz. Ay, çok rahatladık. İkinci saldırıda hayatta kalabilicez de (ya da tecavüze uğramayacaz da) sonra üçüncüsünde 100 metre menziline girdiğini görücez de, polisi arıycaz da... Alman mantığıyla, adam 100 metre 3,8 cm. uzağımızdaysa müdahale etmezler, biliyorum ben. Saçma sapan, sinir bozucu işler. Hey gidi memleket, dedim kendi kendime, Türkiye'de olsaydık yaşatmazlardı adamı ve çok da iyi olurdu. Yaşamasın böyleleri zaten. Adamın Türk oluşu da ayrı bir sinir bozucu nokta, bu arada.

Biz öğrenciliğimizle mi uğraşıcaz, burda canımızı korumaya mı çalışıcaz... Hayır bir de Avrupa'nın ortasındayız ve bulunduğum şehir Avrupa'nın 3. en güvenli şehri. Gerçekten de polis çok, hem adamı çabucak yakalamalarından da belli, iyi çalıştıkları. Ama kendimizi yine de korumamız gerekiyor. Birkaç kişiden çeşitli silahlarla ilgili bilgiler aldım. Biber gazı, elektro-şok aleti gibi. Elektro-şok aletini çok tavsiye ettiler. Eğer o esnada bunu adama dokundurmayı başarabilirsek polis gelene kadar kaskatı kalıyormuş. Gerçi ben polis çağırmam. Adamı bağlayıp işkence yapmak en güzeli. Neyse, bizden uzak olsun.

İşte böyle bir duyuru bu, sapık kardeş. Bizim binanın yakınına gel, görürsün başına neler gelecek. Faili meçhul cinayet kurbanlarından biri olursun, benden söylemesi. O iğrenç, abaza cesedini de bulamazlar. Ben öyle polis molis çağırmam, kendi işimizi kendimiz görürüz. Türklerin adını da lekeleyemezsin ayrıca, saldırdığın kız insan olduğu için "bana bir Türk saldırdı" diye anlatmıyor, kokain bağımlısı yaşlı bir sapık olarak tanımlıyor seni. Gel, gel, seni bekliyoruz!

Cümle Aleme Duyuru


Yeter ulan getirdiğiniz eleştirilerden sıkıldım artık. Özellikle çevremdekilere sonra benimle tanışma olasılığı olan tüm dünya insanlarına sesleniyorum sıkıyorsunuz artık. Açıklaya açıklaya dilimde tüy bitti , anlamamakta ısrar ediyorsunuz. Bitsin artık bu can sıkıcı trajedik sahneler.

Ben kaygı seviyesi yüksek bir insanım. Kaygı kelimesinden anlamayanlar için buna endişe korku evham diyelim.Başkaca kelimelerde var halen anlamayanlar açıp sözlüğe baksınlar. Ben bu sebeple panikatak oldum. Hayatta başıma gelenler bunu arttırdı ben istemeden ve bedenim emniyet sibobu gibi tepkiler vermeye başladı. Sevdiğini kaybetme korkusu , gelecek endişesi ve daha neler.

Durup duruken ortada hiç bir sebep yokken ve hatta en mutlu zamanınızda birden kalbiniz hızla atmaya başlasın, başınız dönsün , nefesiniz darlansın ,yutkunamayacak gibi olun , bayılacak hissedin , ateş bassın , soğuk soğuk terleyin üstüne birde vücudunuzu kasan engel olamadığınız titreme gelsinde göreyim o bana ahkam kesen mabadlarınızı o zaman.

Ben kendimi daha iyi hissetmek için uğraşmıyorum. Bazı şeyleri keyfime yapmıyorum. Normale dönmek için yapıyorum. Normallik ne kadar sıradan bir kavram olsada aslında son derece değerli olabiliyor işte zaman zaman. Bunu tek başımada yapmaya kalkmıyorum. Profesyonel yardım alıyorum. Dünyanın parasını bayılıyorum terapilere. Alsanız dünyanızı şaşıracağınız yan etkisinden yataktan kalkamayacağınız ilaçları içiyorum düzenli olarak.

En önemlisi kaygı seviyemi düşürmeye çalışıyorum. Normale dönene kadar bunu minimuma indirmeye çabalıyorum. Ama hey hak , bu etrafımca boşvermişlik gamsızlık olarak algılanıyor. Yahu ben öle biri değilim gak guk diye anlatmaya çalıştığımda karşımda bana anlamsızca bakan bir çift göz görüyorum kendi düşüncesinde ısrarlı. Sen anlat anlat , hayat öle kolay değil fasafis bunlar der gibi.

Beni doğuran büyüten ailem bile bunu anlamıyor. Israrla beni yönlendirmeye çalışıyorlar. Bana istemediğim hiçbirşeyi zorla yaptıramazsınız , senelerdir oğlunuzum bilmiyormusunuz dediğim vakit artık bu terbiyesizlik olarak algılanıyor. Tahammül seviyesinin indiği eksi noktaları varın siz düşünün. Ben ve terbiyesizlik. Yahu Raupe , yahu clumy varın siz dile gelin bu konuda.

Bölesi zamanlarda herkesten ve herşeyden uzaklaşmak , kendime bambaşka bir yerde bambaşka bir hayat kurmak istiyorum. Sıfırdan . En baştan. Kim ve ne olduğumun çok önemli olmadığı bir yerde. Sıkılıorum , boğuluyorum. Kendimi açıklamak zorunda kalmaktan nefret ediyorum.

Bırakın ağır aksak dönen mekanizma yeniden çalışmaya başlasın. Paslanmış dişliler iyileşmenin emraleri benzeri gıcırtılar çıkartırken dönmesi için gerekli enerjiyide alıp tüketmeyin.

Bu kadar.......

10 Nisan, 2007

Mekan ve Mevsim Değişikliğinin Getirdikleri


Az önce bir sigara yaktım. Delikmiş, tadından bi halt anlamaya anlamaya içiyorum. Şaşırmadım. Şu sıralar üzerimdeki lanet bulutları daha bir kara. Almanya'ya dönmüş olmamın verdiği stresten ve şu saçma bahar mevsiminin üzerimde her daim yarattığı iç sıkıntısından faydalanan "lanet cinleri" bana kabuslarımda görünmekle kalmayıp bir de günlük yaşamıma sızıyorlar. Türkiye'deyken pek mutlu, pek dinç başlıyordum güne. Buraya gelmemle birlikte sabahları suratsız uyanır oldum, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Buraya gelmek olgusunun açılımı şöyle: Ailemi, arkadaşlarımı, gerçek olan hayatımı, bana ait olan evimi, şehirlerimi geride bırakıp yine bir cendere ve koşturmaca içinde diken üstünde, emanet ve yalnız, soğuk insanların soğuk ülkesine dönmek...


Biraz zamana ihtiyacım var tüm bunlara alışabilmek için, yeni bir başlangıçla bu senaryo mekana farklı anlamlar katabilmek için. Buraya her dönüşümde şöyle en az bir hafta kimseyle görüşmeyip, kafamı dinleyip yeni ve motive edici planlar yapmaya ihtiyaç duyuyorum. Sağolsun arkadaşlarım ve diğer bazı kişiler buna pek izin vermediler bu kez. Evet, arkadaşlarımı ben de özledim, kısa süreli inziva ihtiyacımı da bu nedenle erteledim, kırmayıp hepsiyle görüştüm. Bu da beni ruhen çok yordu. Bugün Angelus'la konuşurken o da farketti bu yorgunluğumu. Frankfurt'tan gelen misafirim de oraya döndüğü için bu kafa dinleme ve taze planlar olayına bu haftadan itibaren giricem artık. Bayık bir ifade olmakla birlikte: "Yarından itibaren herşey farklı olacak".


Mekan değişikliğinin yanısıra şu baharın gelmesi, doğanın canlanması, havaların ısınması, hayvanların çiftleşmesi vb. akabinde yaz mevsiminin de gelmesi, güneşin gökyüzünün ortasında şekil yapması filan... Bunlar benim içimi karartıyor. Ben kış insanıyım kardeşim, soğuk hava severim. Öyle börtü böcek içinde çimlere yayılmak, kuş sesleri filan bana göre değil. Kuş sesi demişken, penceremin karşısındaki ağaçta bir futik kuşu var (bu benim tabirim tabi, kimbilir nasıl fiyakalı bir Latince isme sahiptir, aman, ornitolog muyum ben, futik kuşu işte) ve bu yaratık ona buna kur yapıp kendine eş bulacak diye beynim kıymaya dönüyor her sabah. Evet, resmen "futiiiiik, futiiiik" diye bağrınıyor, o nedenle buna bu ismi verdim. Gıcık şey. Bir yandan ben geceyi de severim ama bu saçma yerde yazın saat gece hemen hemen 10 buçuğa kadar hava kararmıyor ve sabah da 4 buçuk gibi lönk diye aydınlanıveriyor. Havanın geç kararması nedeniyle parıldayan güneşe aldanıp "oh iyi, daha vakit varmış, şunu da birazdan yaparım" derken bir bakıyorum, yatma vakti gelmiş. Erken aydınlanmasının handikapı da futik kuşları.


Anlayacağınız herşey üstüste geldi. Odamın lambası bile patladı yahu durup dururken. Hem de banyonun lambası daha yeni patlamıştı. Bunların da lanetle bir ilgisi var tabi. Laneti dikkat ederseniz mekan ve mevsim değişikliğinin yol açtığı depresyonlarımdan ayrı tutuyorum. Ve hiç uğraşamıycam, ne olursa olacak artık. Sigaram delik, lambalar patlıyor, evimize her an gelip birimizi tenhada kıstırma ihtimali yüksek olan bir saldırgan sapığımız var... Daha ne olsun. Ruh yorgunluğumu da en iyi yukarıdaki kedi ifade ediyor. İşte, o kedinin boşvermiş ve halsiz ifadesine bakın, beni görürsünüz. Aaaaah, ah...

Kafama Kafama

Türkiye'deki koşturmacalarım, oradan oraya yolculuklarım, kısıtlı bir zaman diliminde herkesle görüşebilme telaşım, sonrasında Almanya'ya dönüşüm, burada oluşumu sakin bir kafayla algılamak isterken ve kimseyle görüşmek istemezken insanların akın akın bana gelişi, mecburi gezmeler tozmalar, ben yokken ev arkadaşımın binanın içinde saldırıya uğradığını öğrenişim ve saldırganın tekrar bizi ziyarete gelme ihtimalinin yarattığı stres vb. derken bir ara evde olabildiğim vakit bloga girdiğimde bir de ne göreyim? Angelus'un sitemleri. Direkt gözümde canlandı tabi, kafama odunlar atıyordu hayalimde. Bir tanesi çotaaankkk! diye alnıma isabet etti ve ona da hak verdim, hem benim nelerle uğraştığımı bilemezdi hem de blogu ıssız kalmış, tek başına yazılar yazmaktan sıkılmış. Derken bir odunu da ense köküme yiyince oturup bu yazıyı yazmaya başladım. Eh be Clumsy, sen de bi katkıda bulunmamışsın yani, teessüf ederim.

Blogda yazarlar kısmında adımın hala varolduğunu görünce rahatladım. Umarım kovulmamışızdır ve isimlerimiz Angelus silmeyi unuttuğu için orada değildir. Aksi halde bir de yüzsüz durumuna düşücem.

Angelus, Almanya sendromumu senin blogun sayesinde biraz olsun hafif geçirmeye çalışıcam, iznin olursa. Yani, yazmaya bağlayıp bir bakıma blogunu psikolojik rahatlama amacıyla kullanıcam. Yok eğer o meşhur ayyyyhhh! efektinle beni buralardan kovalamazsan...

Bir Dost Portresi : Baars


Bana üniversiteden kalan yegane değerler , bir hukuk nosyonu ( Mantığı diyebiliriz) birde bir dost. Şimdiye kadar birbirimizi hiç kırmadığımız , sohbetinden sıkılmadığım , beni çok güldürebilen , insan davranışları özellikle de kız arkadaşlarımızın psikolojileri hakkında saatlerce dedikodu yapabildiğim, bana hiç benzemeyen (Görünüş ve karakter) ama çok sevdiğim bir dost.

Kendisinin bir başka yeteneğide müzisyen olması. Zaman zaman kurduğu guruplarla müzik yapan hatta sırf bu yüzden avukatlığı senelerce erteleyen arkadaşım nerdeyse bir hippie felsefesi ile senelerce tek başına İstanbul gibi vahşi bir şehirde tek başına ayakta kalmayı başarabilmiş bir insan. Üniversitenin ilk yıllarında bırakın gitar çalmayı kendine ait gitarı bile yoktu.

Azmini her zaman takdir etmişimdir. İngilizce öğreneceğim , rüyamda kendimi amerikada görüyorum dedi gitti 1 sene kursla ingilizceyi baya çözdü. O esnada birbirimize mektuplar yazdık ingilizce. Ama ilerletmediği için şimdi sadece unuttuğu şarkı sözleri yerine bol fuck kelimeli kafadan uydurma replikler kullanıyor.

Elektro gitar ve gerekli ekipmanı alacağım dedi. İstediği marka ve modelleri alabilmek için 3 ay boyunca sadece makarna ve yumurta ile beslendi ve sonunda parasını biriktirip istediğine sahip oldu. Bilgisayar konusunda da ha keza benzer bir yol izledi. Sadece mp3 çekmek ve dinlemek içinde olsa, aldı.

Yeter artık ben müzikle ilgili yapacağım herşeyi denedim daha ilerisi yok kendi mesleğimi yapıp daha düzenli yaşayıp daha çok para kazanmak istiyorum dedi. Gitti önce stajını bitirdi sonra bir büroda tecrübe kazanıp kendi bürosunu açtı. Umarım başarılı olur.

Çevresinde sabit bir arkadaş gurubu çok az sayıdadır. Bunlar haricindekiler devamlı bir devirdaimle değişir . Bir guruptan olduğu gibi kopup kısa süre içerisinde başka bir gurubun içerisine girebilir. 6 ay evvel görüştüğü insanlardan bir azınlık dışında 6 ay sonra hiç kimseyi göremeyebilirsiniz.

Buraya kadar anlattığım olumlu özelliklerin yanı sıra can sıkıcı olmasa da bazı enteresan unsurlarıda bünyesinde barındırır. Birincisi aslan burcu olmasınında etkisiyle iflah olmaz bir lider olma arzusu taşır. Benim dediğim olsun konusunda ısrarcılığı yoktur ama çevresindekileri çekip çevirmeyi , onları yönlendirmeyi sever. Kendini o zaman iyi hisseder.

Bilmediği bir konu hakkında insanı canından bezdirecek kadar soru sorabilir. Soru sormasının ikinci sebebi karşısındaki adamı beynindeki şablonda bir yere oturtması içindir. Direkt olarak bir şeyi ima etmek yerine soru sorarakta konuyu oraya getirmeyi sever. Çok meraklı olduğundan değildir bu sorular. Ama karşısındakini özellikle onu tanımıyorsa bu yorabilir. Sevimsizlik düzeyine gelmesine izin vermez.

Yaşadığı ilişkiler konusunda tutarsızdır. Çok eşliliği sever. En sevdiği türdeki karşı cins himayesi altına alabileceği , koruyucu kollayıcı rol üstlenebileceği şeklidir. Bu hissiyatı tercihlerineki bedensel özellikleride etki eder. Kısa boylu , çelimsiz , kara kuru tipler bu yüzden ilgi alanındadır. Libidosu yüksektir. Saldıray kıvamında değildir tabi.

Gereksiz paranoyalar yapabilir. Ona karşı bir hoşnutsuzluk hissettiğinizi sanabilir zaman zaman. Obsesif biri olarak bu duruma empati yapabildiğim için gerekli açıklamları bıkmadan sıkılmadan yaparım ortada öyle bir durum olmadığı hakkında. Hayatında yanlış giden birşeyler gördüğümde dostluğumuzun hatırına söylemekten de hiç çekinmem bunu.

Bu adamın adı Baars (Lakabı tabiki) . Önümüzdeki günlerde yine kalkıp şehirlerarası bir yolculuk yapacak benim bir dostu olarak tasvip etmediğim ve birçok kez açıklamasını yaptığım bir şey için. Bundan böyle artık temcit pilavı gibi birşeyleri tekrarlamanın anlamı yok.

Hayat ve seçimleri onun. Ayakta kalabilme konusunda yetenekli. Bazı şeylerin tamamlanması gerekiyorsa tamamlansın , yaşanacaksa yaşansın. Umarım herşey gönlünce olur. Öngörülerim bana tam tersini söylesede dostluk ben sana sölemiştim demekten çok var olana çare getirmekte yatıyor. Yargılamadan , sorgulamadan.

Onun sevdiği türden bir ingilizce sloganla tamamlıyorum yazıyı "If that's what you want , go for it and face the consequences" ( Eğer istediğin buysa , gerekeni yap ve sonuçlarıyla yüzleş )

09 Nisan, 2007

Meslekler ve Değişim


Bazı meslekler yavaş yavaş tarihteki yerlerini alıyorlar. Bundan payını en çok alanda zanaatkarlar tabi. Şimdi eşyalar hazır kalıplarla insan eli değmeden seri biçimde ve çok miktarda üretilip çok daha ucuza mal olduklarından küçük esnaf gitgide kayboluyor. Rekabet şansları kalmıyor. Kalan az sayıda olanını ayakta tutanda alışkanlıklarından vazgeçmeyen küçük bir tüketici kitlesi.

Çevremde o kadar çok örneği varki bunun. En başta babam. 11 yaşında çırak olarak başladığı oto tamirciliği mesleğini 50 li küsürlü yaşlarında kendi isteği ile tamamladı. Yorulmuştu çünkü ve işin eski tadı kalmamıştı.Kendini çok haklı olarak emekli etti.

Arabada bir tur atarak motordan ve yürüyen aksamdan gelen seslere göre tanı koyma zamanı geçmişti. Bu işe devam etmek isteyen bir markanın yetkili servisi olmalı ve gerekli teknolojik ekipmanla dükkanını donatmalıydı. Elektronik ortamda cihaz arabanın arızasını size söylemeliydi.Dost işi çıkma temiz parçalardan kullanma yada bozuğu tamir etme zamanıda geçmişti. Kullan at devri gelmişti. Yeni dönem bunu gerektiriyordu.

Bir başka örnek ise çok yakın arkadaşımın işleri için geçerli. Babasından devraldığı imalathanesinde el emeği göz nuru erkek ayakkabıları üretiyor. Giydiğiniz zaman ayağınıza çorap gibi oturan yumuşak deri üzerine uzman bir işletme. Oldukça da eski bir müessese. Eğitimini aldığı işletmeci mantığınıda kullanarak aldığı bayrağı daha ilerilere taşımak için çabalıyor ama işi çok zor.

Bu ekonomik şartlarda insanların bir sezon giyip attıkları kalitesiz ayakkabılar yerine daha sağlıklı ve kaliteli ayakkabılar almalarını sağlamak kolay değil. Sonra ayakkabıların en iyi bakımının bir kaç çift ayakkabı sahibi olup bunların değiştirilerek giyilmesi ve ancak böyle ayakkabı ömürünün uzayacağı fikrini benimsetmekte zor. Ekonomik şartlar dolayısı ile kalite ve sağlıktan evvel insanların ilk kıstası ayakkabı alırken ucuz olması. Ama ingilizlerin bir sözü akıldan çıkmamalı ; " Ucuz alacak kadar zengin değilim".

Aklıma şu anda gelmeyen daha birçok meslek gurubu var böyle kaybolmaya yüz tutmuş. Bunun yanı sıra teknoloji ve değişen hayat şartları götürdüğü kadar olmasada yeni meslek alanları ve gurupları çıkartmakta. Bu yadsınamaz değişime ayak uyduranlar ayakta kalacak olanlar. Yanlız sorun şu ki yeni alan eskisinden daha dar.

Mesela daha düne kadar bilgisayar denilen cihaz hayatımıza bu kadar girmemişti. Hele hele internet. Şimdi günlük işlerimizin arasında bilgisayarımızı açmak her zaman kontrol ettiğimiz sitelere bir göz atmak var. Olmadığı zaman kendimizi garip hissediyoruz. Bilişim teknolojileri uzmanları , webmasterlar , bilgi işlem elemanlığı gibi bilgisayarla ilintili birçok yeni meslek gurubu oluştu.

Gelişen iletişimde yepyeni birçok mesleğin doğumna neden oldu. Ha keza şirketlerin müşteri memnuniyeti tabanlı çalışmaları ürünleri ve hizmetleri için destek birimleri açmalarına neden oldu. Call Center yani çağrı merkezleri bunun en iyi örneği. Gsm operatörleride hatırı sayılır sayıda personel istihdam etmekte. Borsa, yatırım şirketleriyle ortaya çıkan brokerlar, portföy yöneticileri ,vs. vs.

Tüm bu gelişmeler arasında en komik olanı var olan mesleklerinde daha trend isimlerle anılmaya başlaması. Seri ilanlar sayfasına baktığınızda iş ilanları bölümüne şöyle bir göz gezdirin anlayacaksınız. Bildiğimiz tezgahtar yada pazarlamacı "Satış danışmanı" oldu. Yine bildiğimiz sekreterlik mesleği yapanlar artık "yönetici asistanı" olarak anılıyorlar. Muhasebeci dediğimiz insanlara ise "Finansman uzmanı" diyoruz.

Bana sorduklarında bende bundan böyle "Blogger" diyeceğim. Diğer hepsinden sadece isim olarakta olsa daha havalı çünkü. Voouuww.

Meslekler değişsede hatta var olanların isimleri daha havalı biçime bürünse de değişmeyen en önemli şey meslek ahlakı. Her ne işi yapıyorsanız yapın kendinizin uğramayı istemeyeceğiniz bir muameleyi yapmayın veya kullanmayacağınız bir metayı satmayın. Bu kaybolursa esas o zaman yandık demektir. Dürüstlük sizi belki çok zengin yapmaz ama rahat uyumanızı sağlar.

06 Nisan, 2007

EDİT NOT

Saydım son 12 yazıyı ben yazmışım. Diğer yazarlar maşallah çok yaratıcı son günlerde. Bırakın yazı yazmayı yorum yapmaya mecalleri yok. Burasının bir sanal günlükten ziyade insanların fikirlerini paylaştığı bir platform olması için verdiğim çabanın boşuna gittiğini görmek beni üzüyor.

Bende burda kendi yordamımca birşeyler hakkında ahkam kesmek istiyorum , atıp tutmaya benimde hakkım var , bu blogu senin elinden alırım diyeniniz varsa benimle iletişime geçebilir. Ahanda email adresim :

panikadam@hotmail.com

Cumhurbaşkanlığı Seçimi


Türkiye Mayıstaki Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiş durumda. Başbakanımız aday olacakmı yoksa başka bir siyasiyimi aday gösterecek diye herkes merak ediyor. Ben etmiyorum. Siyasette Başbakanlığa ulaşmış birisi için siyasi mesaisinde artık atılacak son adım Cumhurbaşkanlığı. 7 senede bir gelen bu fırsatı Özal ve Demirel nasıl kaçırmadıysa başbakanında kaçıracağını sanmıyorum.

Cumhurbaşkanı kağıt üzerinde yürütmenin başındaki kişidir. Yetkileri sembolik ve kısıtlıdır. Liberal demokraside Cumburbaşkanı vatanın birliği ve bütünlüğünü temsil eder. Başbakanı benimsersiniz yada tam tersine antipati duyarsınız. Siyasi bir kişiliktir. Cumhurbaşkanı ise herkesin Cumhurbaşkanıdır. Siyaset üzeridir.

Bugün hala var olan sembolik monarşilerde kral yada kraliçe neyse Cumhurbaşkanı odur. İspanya , İngiltere örneğinde olduğu gibi. Meclisin yaptığı yasaları veto edebilir. Ancak meclis hiç değiştirmeden aynı kanunu geri göndermesi durumunda onaylamak durumundadır.

Erkler ayrılığında yasamayı denetlemek görevi Anayasa Mahkemesine aittir. Yapılan yasaları anayasaya aykırı olması durumunda iptal edebilir. Yürütmeyide gen soru vb. önergelerle yasama denetler.Erkler ayrılığı prensibi oluşturulurken siyasi partiler o dönemde var olmadığı için hesaba katılmamıştır.

Meclisin 2/3 ünün üzerinde sandalye sayısına sahip bir hükümet zaten yürütmedir. Yasamanın büyük kısmına sahip olduğu için güvensizlik sorunu yoktur. Gerektiğinde Anayasayı değiştirecek çoğunluğu da sahiptir. Peki denetleme nasıl olacaktır.

O nispette olmasada meclisin çoğunluğuna sahip günümüz iktidarına da çıkarttıkları yasalar karşısında oluşan refleksel tepkileri ana muhalefet partisinden ziyade şimdiki Cumhurbaşkanımız A.N. Sezer göstermiş ve adeta tek başına kamu vicdanının sözcüsü olmuştur. Bu sebepledir ki mütevazi ve sakin kişiliğinin yanısıra toplum nazarında çok sevilmektedir. Şimdi ise mevcut hükümetin başındaki kişinin cumhurbaşkanı olması ihtimali karşısında bu dengenin bozulacağı endişesi dile getirilmektedir.

Rahmetli cumhurbaşkanımız Turgut Özal'da benzer bir meclis tablosu içerisinde bu makama seçildiğinde ise böylesi kaygılar bu kadar dillendirilmemişti. Eski ile şimdi arasında var olan fark ise mevcut hükümetin 5 senelik iktidarından sonra dahi halen toplum nazarında laik ve demokratik Türkiye hususunda güven oluşturamamış olması ve takkiye yapıyor iddiasıdır.

Bir başka iddia ise var olan meclis tablosunun siyasi temsili tam yansıtmadığı bu sebeple seçilecek Cumhurbaşkanının da yukarıda bahsettiğim herkesin Cumhurbaşkanı olma niteliğinden uzak kalacağıdır. Bu sebeple önce genel seçimlerin erkene alınması ve yeni meclisin seçmesi istenmiş ancak kabul görmeyince ortak bir irade ile meclis dışından ve tüm toplumca benimsenecek bir aday bulunması gerekliliği söylenmeye başlanmıştır. Nihayetinde bunun başarılı bir örneği olarak son cumhurbaşkanımız ortadadır.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi düşüncesi ise başkanlık sistemine geçişin ön provası olarak algılanmakta ve başkanlık sisteminin Türkiye'de başkancılığa dönüşeceği fikrinin yarattığı endişe ile pek ilgi görmemektedir.Halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanını nasıl sembolik yetkilerle sınırlandırabileceğiniz ise başka bir sorudur. Fransa benzeri yarı başkanlık sistemi gibi önergelerde gündemdedir ancak şu anda bunu tartışmanın bir anlamı yoktur.

Bu meclisi mevcut seçim sistemi ile biz seçtik. Şimdi bu siyasi gerçeği yansıtmıyor diye kendini paralamak bana göre abesle iştigal. Oyunu kuralına göre oynamak gerekiyor. Geçmiş olsun. Diğer siyasi partileri cezalandırarak meclis dışında bırakan halk o zaman kendisi ile ne kadar övündüyse şimdide yaptığının arkasında durmak ve meclis iradesine güvenmek zorundadır. Demokrasi böyle birşeydir işte. Boşuna W. Churchill "demokrasi kötü bir yönetim biçimidir , ama malesef elimizde şu anda ondan iyisi yok" dememiştir.

Benim Cumhurbaşkanı adayım Fatih Terim. Birincisi karizmatik. İkincisi nasıl soyunma odasında futbolcuları gaza getirip avrupa takımlarını dize getiriyorsa aynı gazı Türk halkına verip bizi Avrupa Birliğine sokabilir. Hatta 4-4-2 taktiği ile bizi sokamayacağı hiçbir ittifak kalmaz. İtalyanca biliyor. 2 Çocuk babası. Küme düşürülen Juventus'u Türkiye süper ligine transfer edebilir. Bayrak ve forsun yanında iyi fotoğraf verir. Madem Cumhurbaşkanı sembolik bir görevi yerine getiriyor daha iyi bir aday düşünemiyorum bile.

05 Nisan, 2007

Raupe Yine Kayıp


Kendisinin Heroes karakterlerine özenerek özel bir gücü olmasını ve bunu keşfetmek için çok dua ettiğini, karşılığında da karabatak kuşlarının pat diye dalıp gözden kaybolup sonra zıp diye alakasız bir yerden suyun üzerine çıkma yeteneğini huy olarak kazandığını düşünmeye başladım.

En son uçağa bineceğini bildiğim Raupe bir ihtimal yanlış uçağa binip Almanya yerine Avustralya' ya gitmiş ve orada ki yerlilere "Ne mutlu Türküm Diyene" yada " Turkiyea güzelll , Rakı Şiş kebap güzelll , biz var Türkiye'ye gitmek" demeyi öğretiyorda olabilir. Meksika dalgası eşliğinde " Başbakan Raupe" diye tezahurat yapmalarıda ihtimaller arasında

Aklıma kötü şeyler getirmek istemiyorum. Link hatlarındaki arıza nedeniyle bize merkezden ulaşmak zorunda kaldığını söyle Raupe yada necefli maşrafa resmi koy en azından şu blog a da yaşadığını anlayalım.

Haydi bekletme bizi.

02 Nisan, 2007

Bir Nefeslik Mola


İnsan bazen bulunduğu çevreden koşarak kaçmak ister. Üstüne üstüne gelir herşey. Söylenen her sözün bir anlamı vardır yada yapılan espiriler bile normalde es geçilecekken can yakmaya başlarda kanatır insanın içini. Bir mola vermenin zamanı gelmiştir.

İnsan çevresi ile var olur ama bazen o çevre insanı tüketir. Bu o insanların sizi sevmediğini yada sizin onları sevmediğinizi göstermez. Sadece kendinizi iyice dibe gömülmüş hissedersiniz. Yukarı çıkmanın bir nefes almanın , gözünü gökyüzüne çevrimenin , güneşi suratında hissetmenin zamanı gelmiştir.

Hem bazen insanın kendine dışarıdan bakması iyidir. Yaşadığı çevreye kuş bakışı bakmalıdırda. Acaba içeriden gözüktüğü gibimidir yoksa fark edemediği şeyler mi vardır. Bu bir paranoya boyutunda olmadıkça sağlıklıdır. Olmak istediği ve olduğu kişinin arasındaki farkları görebilmelidir insan. Değişim için güç toplamanın zamanı gelmiştir.

Birçok şey zamanla alışkanlığa dönüşür. En kötüye bile alışır insan. Shawshenk hapishanesi filmini hatırlayın. Yıllarca içeride yattıktan sonra tahliye olan yaşlı adamın dışarıdaki hayata alışamadığı için devletin verdiği dairede kirişe kendini astığı sahneyi. İnsan alıştığından öteye gittiği zaman sudan çıkmış balığa döner. Yeterince güçlüyse içindeki yaşam sevinci yeni ortamına mutasyon geçirerek alışır ve hayatta kalır. Aksi takdirde ölür.

İşte bu sebeple kendini bilmek en büyük erdemdir. Nelerden beslendiğinizi , sizi siz yapanları iyi bilmek gerekir. Suyun üzerinde de mutlu olamamışsa eğer derin nefesini alan yine dalar gider eski ortamına. İnsan bulunduğu sosyal zincirden kopup başka bir zincirin halkası olabilir ama bu zordur işte. Cesaret ister, azim ister ve şansı yaver gitmesi gereklidir. En önemlisi sosyal ve kültürel olarak buna hazır olmalıdır.

Dostlar kolay bulunmaz. Kaybetmek yada kendini unutturmak yerine onların sizi anlaması için mücadele etmeniz daha ehvendir. Zaman geçtikçe var olanla yetinmeyi göze alırsınız çünkü yeni bir insanları dost olarak hayatınıza almak oldukça güçleşir. Hayat zorlaşmıştır ve ilişkiler çıkar odaklı hale gelmiştir.

Bu yazı sevgili buddy im Spider 'a ithafen yazılmıştır. Umarım herşey istediğin üzere olur. En kısa zamanda aramızda görmek dileğiyle.

01 Nisan, 2007

İçsel Röportaj


- Merhaba sayın Angelus
- Merhaba cnm
- Nasılsınız ?
- Sadete Gel
- İyide Sadet kim ?
- Hep böyle kötümü espiri yaparsın ?
- Geçen gece Cem Özer'i seyrettimde
- Tamam o zaman sor hadi
- Nasılsınız ?
- #@!\**%['!

- Sayın Angelus , neden blog ?
- Sen sorasın diye
- Ay gerçektenmi ? Herşey benim için mi ?
- Hıhı. Bu arada meşe odunu olacaktı buralarda
- Aynaya baktınızmı hiç
- Bak hala espiri yapıyor
- Huyum kurusun
- Dilin kurusun , dimağın kurusun emi.

- Sayın Angelus burcunuz ne ?
- Hangi takvime göre ?
- Saatli Maarif Takvimine göre.
- Ya içses sen ne sevimsiz komik şeysin böle
- Teveccühünüz.
- Başak burcuyum cnm
- Özelliklerini taşırmısınız peki ?
- Agresiflik dışında evet. #@!\**%['!

- Sayın Angelus siz ne zaman adam olacaksınız ?
- Yarın saat 5'i 10 geçe olacağım.
- Bakın sizde espiri yapıyorsunuz
- Ben yaparım sen yapma
- Ama haksızlık bu.
- Hayatın adil olduğunu kim söyledi.
- Adile söyledi. Hayatı Adil miş
- Git ulan git
- Olur