31 Mayıs, 2007

Fotoğraf ve Hatıralar


İfsak'ta hocamız bize şu soruyu yöneltti : "Fotoğraftan evvel ne vardı ?" Ödüllü bu soruyu cevaplamak için herkes birer ikişer tahminde bulundu. Resim, şiir, edebiyat vb. cevaplar hocanın duymak istediğine tam denk gelmiyordu. En sonunda bir öğrenci buldu doğruyu. "Hatıralar".

Evet fotoğraflar bizim hafızamızdır. Hani ünlü bir laf vardır ya , ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanlar söyler hep : "O an tüm hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçti." Aslında film şeridi dediğimiz düzlem, hızlı oynatıldığında hareket hissi veren bir sürü fotoğrafın peşi sıra dizilmesinden teşkil değil midir ?

İnsan beyninin çalışma yönetmi basittir dostlar. Bir dönemin ardından kendini korumak adına iyi hatırları canlı tutarken kötü olanları daha derinlere gömer öldürmeye çalışır. Kendini özel ve önemli biri olarak görmek ister.

Herkes okulda yaptığı fırlamalıkları , askerde nasıl arazi olduğunu , çapkınlıklarını gülerek hatırlayıp etrafıyla paylaşır. Lakin okulda getirdiği kötü karne için işittiği azarı , askerde geçmek bilmeyen günlerin sıkıntısını , hoşlandığı bir kız tarafından aşağılanarak refuse edildiğini hatırlamak ve anlatmak istemez.

Görevi mutfakta patates soymak olan bitli piyade , evine komado şapkalı ve elinde MG3 , arka planda ise Türk bayraklı fotoğrafını yollar. Hepimizin evlerinde en görünür yerde kepli mezuniyet resmimiz durur ama okulun kantininde sıkılmış bir fotoğrafımızın yeri raftaki tozlanmış fotoğraf albümünün en arkasıdır.

Fotoğraflarla kendimizi ifade ederken en parlak en cilalı yerleri ön plana çıkartırız. Tıpkı hatırlarımıza yaptığımız gibi.

Bende bugün bilgisayarımda giriştiğim temizlik işlemi sırasında, kayıtlı birçok fotoğrafı sanal çöplüğe bir daha geri dönmemek üzere gönderdim. Kimi başarısız fotoğraf denemeleriydi , kimi hatırlamak istemediğim anların dondurulmuş haliydi. Bazıları da aynı kareyi paylaştığım insanların bugün benim için aynı şeyleri ifade etmemesiydi.

Amacım hafızama retuş yapıp cilalamak değil , yenilerine yer açmaktı. O klasörler yine dolacak yavaş yavaş. Bu sefer şimdiye kadar öğrendiklerim çerçevesinde ve daha seçici olarak ama.

Ufak ufak portföy oluşturma zamanı geldi artık. Hem hayata hem insana hem de fotoğrafa ait. Biriktirme zamanı geçiyor ufaktan. İfşa dönemi yaklaşıyor ve onun sancıları tüm bunlar. "Sen kimsin, ne kadar ehilsin ?" sorusuna , sözlerle değil yaptıklarınla cevap vermek gerekiyor. Kimsenin red edemeyeceği kadar açıklıkta ve netlikte.

"Heat" adlı filmin bir sahnesinde, azılı ve çok akıllı hırsız Robet De Niro ile peşindeki azimli ve başarılı polis Alpacino arasında enteresan bir diyalog geçer. " iş yapmak istiyorsan, bir tehdit hissetiğinde 30 sn içinde terk edemeyeceğin hiç bir şeyi hayatında tutma" şeklinde kendine verilen bir öğüdünü hatırlatır Robert De Niro.

Bu kadar radikal olmamakla beraber bazı fotoğrafları silmem benim değil 30 sn. mi , 1 sn. mi bile almadı. Ama "hepsini birden silecek göt var mı sende ?" diye sorarsanız "Yok" derim. Beni ben yapanlar bende saklı ve bazıları çok değerli hala.

Kendi portföyün kadar , başkasının portföyüne ne kadar etki ettiğinde önemli aslında. Kimlerin hafızasında ne kadar hatırlanmak istenilen iz bıraktığınla eşdeğer olarak artar insanın değeri. Bir fotoğrafa kattığın değer oranında önemlisindir.

Hepinize bol fotoğraflı günler. Denklanşöre basmadan evvel 2 kere düşünmeniz temennisiyle.

30 Mayıs, 2007

Beni Bu Havalar Mahfetti


"Beni bu güzel havalar mahvetti" demiş Orhan Veli Kanık. Bende böyle güzel bir havada, evkaftaki memuriyetimden istifa etmeyi , tütüne alışmayı , aşık olmayı , eve ekmekle tuz götürmeyi unutmayı ve yazı yazma hastalığımın nüksetmesini isterdim.

Lakin bende nükseden hastalık böylesi basık ve yaprağın kımıldamadığı güzel havalarda sadece iç sıkıntısının artması olur. Bilimsel bir dayanağı varmıdır bilmem ama içimin kerpetenle sıkılması ile atmosfer basıncı arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum.

Bu bir şartlanma değil. Şartlanma dediğin pavlovun köpeğinde olur birde küçükken bizimkiler evden çıktığı gibi tuvaletimin gelmesi şeklinde bende olur. Allahtan geçti.

Şimdi nescafemi bir yandan yudumlayıp bir taraftan az evvel söndürdüğüm sigaramın üzerine yeni bir tane daha yakıp yakmama konusunda düşünüyorum. Arka planda Marc Anthony ve Tina Arena düeti çalıyor. Tüm ömrümü seni severek geçirmek istiyorum diyor , Zorro filminin şarkısında ki sözler.

İçeride annem muhteşem dizilerinden birini seyrediyordur kesin. Etrafında ki tüm enerjiyi emen ve dışarı negatiflik kusan ve her an ağlamaya hazır psikolojisinde onu , televizyonu ve yeni aldığı koltuk takımının en uzun parçasında ayağını uzatarak değilde en küçüğünde yani pufta, eğreti oturmasıyla başbaşa bırakmak sağlık açısından en iyisi. Televizyona olan açısı 37 derece.

Senelerin şartlanması sanırım. Bir çerkez gelini olarak devamlı kapının yanında ki sandalyede her an hizmete hazır oturmaya o kadar alışmış ki , eve değil yeni koltuk takımı , Topkapı Sarayından Kanuni Sultan Süleyman'ın tahtını getirsek bundan vazgeçmeyecek. Birde "Odin" in düşünen adam heykeli pozisyonunda oturmasa ...

Babam evde biz olduğumuz için , kapıya camiye kadar gittim yazısı asmak gibi bir esnaf alışkanlığı gütmeden iç rahatlığı ile ibadet etmeye gitti. Cemaatten arkadaşları ile namaz çıkışı ayaküstü bir sohbet yapar belki.

Bende ibadet etmeyi özledim. Uzun zaman oldu Allah huzurunda kendimle yüzleşmeyeli. O'nu seviyorum ve inanıyorum. Bunun gereğini yerine getirmekte ki vurdumduymazlığım sadece sonsuz merhamet duygusuna olan güvenimden. Şimdilik sadece iyi olamaya ve öyle kalmaya çalışıyorum.

Ahanda şimdi yaktım ikinci sigaramı. Sanırım diğer tarafta yanacağımı düşünerek efkar bastı. İç sıkıntısı , efkar, afakanlar derken bir "ayyyyyhhhhhhh" nidası atıp hepsinden silkinip kendime gelmek istiyorum ama olmuyor.

Olmayacak bu yazı bitmeyecek. Kendimi uzun zamandır böyle ümitsiz hissetmemiştim. Beni bu lanet olası yüksek basınçlı boktan sıcak yaz geceleri mahvetti. Hayalimde boğaz , kandil kandil yanan karşı yaka , su üzerindeki ışık yansımaları ve hafif esinti ile ürpermek. Gözümü kapatıp şehrin uzaktan uğultusunu dinlemek.

Not : Raupe yukarıdaki nav barı siyah yapmış. Yakında tüm blog u death metal formuna sokarsa şaşırmayın :) Bu arada fotoğraf güzel ama.

26 Mayıs, 2007

Endirekt Davete Sevinme Halleri


Raupe ile insanın kafasını eski çamaşır makinesi gibi lang sağa lang sola savurtan birde üstüne merdanede sıkıp su bırakmayan günlük sohbetimiz tam bir sit-com kıvamında geçti. Ayyyhhhh nidaları eşliğinde , O'nun bir rock partiye gitmek üzere kırk çeşmeden kırk tas su ile yıkanıp hazırlıktan çok ritüel haline gelen alaca karanlık devresine girişle noktalandı.

Bense Raupe 'un Almanca'ya Türkçe'den kazandırdığı aslında olmayan kelime halinde ve zombie kıvamında , "aaa yemek buldum yiyeyim bari" şeklinde mutfakta tıkındıktan sonra , düşen kan şekeriminde bana "uyuuuuu uyuuuu" telkiniyle olmadık bir saatte zıbarıp olmadık bir saatte cep telefonumun çalmasıyla uyandım.

Telefon ekranı , biricik buddy im Spider 'ın numarasını gösteriyordu ve eşsiz telefon melodim Blondie'den "Maria" parçasının uyduruk midi versyonu , adeta şef Alexi Alexsov (uydurdum) yönetiminde İstanbul Senfoni Orkestrası gibi çalıyordu.

Acaba AKM demiyim diyerek yerimden fırladım ancak , 4 saat aralıksız spider-soliter oynayan babamın bilgisayar ekranında yeşil zemine bakmaktan kedi gibi fosoforlaşmış ve karanlıkta parlayan gözlerini görünce evde olduğumu anladım.

Telefonda S.O.S çağrısı gibi gidip gelen sesi çözmeye çalışan afyonu patlamamış ben , SCI Miami ajanları gibi duyabildiğim kelimelerden anlamlı cümleler üretiyordum. İlki kolaydı. Naber ? Sesle ekran bilgisi tutmuştu ve arayan buddy'im Spider'dı.

İkinci kelime daha doğrusu soru "uyuyor musun?" du ve ben her Türk insanının "yok beni rahatsız etmedin " iç rahatlatmasını karşı tarafa aktaran " öyle uzanmıştım içim geçmiş" şeklinde basmakalıp sözünü hiç düşünmeden şaaaakkkk diye söyledim. Halbuki basbaya rem uykumun bilmem kaçıncı safhasında, ruhum başka yerlerde olaşırken en az ölü bir eşşek kadar gerçek uyuyordum.

Sonraki yarı mors alfabesi , yarı enigma ve "1 tam 3 bölü 4" bir adam varmış yeni uyanan ve anlamakta zorluk çeken diyaloğu içerisinde , blog da daha evvel hakkında bir yazı yazdığım* ve anlık aşk-ı ilan ettiğim KAZA SÜSÜ* gurubunun güzel solisti tarafından çıktıkları mekana davet edildiğimi öğrendim.

"Kim ola bu benim hakkımda yazı yazan blogunda , tiz getirin makamıma , tanıştırın bana , yoksa kellesi vurula , atıla kurda kuşa sincapa olmadı tapire " merakının doğal bir sonucu olan indirekt daveti aldım. Bu arada tapir uyağa uymadı ama sevdiğim can bir hayvandır o bakımdan leşimden mahrum kalmasın dedim.

Lakin ben bu kafayla bırakın Taksim'e gitmeyi tuvalete bile gitmeye mecalim yokken , elbette bu nazik endirekt davete icap edemezdim. Savcının emri ve polis marifetiyle de götürülemeyeceğime ve ortada tebligat olmadığına göre çokta tırsmama gerek yoktu.

Bunca laf salatasından sonra ciddi bir teşekkür yazısı KAZA SÜSÜ solisti Gamze'ye gitsin :

Okudun mu , yoksa birileri sana söyledimi bilmesem de , hatta gitmesem de ve seni gelip görmesem de sen bizim Gamze'mizsin. Ordaaaa bir ...... Kahretsin yine ciddi olamadım. Baştan alalım

Harika müzikleri için başta baterist Yakup ve gitarist arkadaşlara, muhteşem sahne preformansın ve güzel sesin için sana , harika bir gece geçirttiğiniz için tüm guruba teşekkür ederim. Şarkı söylerken kendini o işe adadığını görüpte, şarkıyı yaşadığın ve yaşattığın için sana hayran kalmamak mümkün değil.

Bundan böyle de KAZA SÜSÜ gurubunu en az mehter takımı kadar kendi öz müzisyenlerimiz olarak benimseyeceğime , buradan yazılarımla destekleyeceğime , savaşta ve barışta kaldığım akşamlar gelmeye çalaşacağıma ( 2 iyi arkadaşımdır kendileri ) Google ve Bill Gates üzerine and içerim.

Şimdi Nescafem bitti ve sigara eşliğinde beynim normale dönmeye başladı biraz. Demekki yazıyı sonlandırmanın vakti gelmiş. Normal insan sıkıcıdır yahu:)

*Not Daha evvelki yazı için bak : "Phyco Killer Fa Fa Fa "

*Not Daha fazla bilgi için bak : " http://kazasusu.rockmekan.com/grup_hakkinda.htm "

Not Oğlu Not : Söz konusu bilgiyi bana değilde buddy 'im Spider'a ileten Hallowed ve Clumsy'e ayrıca teşekkür. Aramız nane molla olsada hoş bir davranış.

24 Mayıs, 2007

Durgunluk Evresi


Şu an içinde bulunduğum aşamayı bu şekilde niteliyorum. Herkesin hayatta bir kez olsun böyle bir mola verdiğine inanıyorum. Aksi halde psikolojik bakımdan sağlıklı olmak bence mümkün değil. İçinde bulunduğumuz gidişat, ki bu eğitim olabilir, iş hayatı olabilir, evlilik ya da ciddi bir beraberlik olabilir, olaylara objektif bakmamızı ve kendimizi dışarıdan değerlendirip aslında gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri görmemizi engelleyen bir çark. Çarkın dışına çıkmak için de bir ara vermeye ihtiyaç duyarız. Yoksa insanlar neden tatil yapsın, değil mi? Tatiller bile çarkın içinde yer alıyor olabilir, bu arada. Ben gerçek bir tatilden söz ediyorum. Bir durgunluk evresinden.


Bu evreye giriş bilinçsizce oldu bende. Geçmişin izlerini ve üzüntülerini silmeye çalışırken bir yandan da çok ciddi sorumluluklar altına girdim. Yabancı bir ülkede geçici de olsa bir hayat kurmak, çok zor bir doktora teziyle uğraşmak, bunların yanı sıra beni maddi yönden desteklemek için deliler gibi çalışıp çırpınan aileme üzülmek, onlara yük olmamak için saçma sapan işlerde çalışmak, bu işlere kendimi kaptırınca amaçlarımdan uzaklaşmak ve şu ana kadar verdiğim emekleri riske atmak gibi birçok şeyin ağırlığının altından bir anda daralıp "eeeeeh!" diye şöyle bir su yüzüne çıkarıverdim kafamı. Üzerimden attığım bu yığına baktığımda dehşete kapıldım. Kıvıl kıvıl solucanlar, çıyanlar gibi iğrenç bir şekilde hareket eden bu öbeğin içinde beni en çok üzen şey, kendime ne kadar zarar vermiş olduğumdu. Başkalarını düşünmüyorum artık, herkes kendini düşünsün. Zaten Angelus'un da ara sıra üstü kapalı belirttiği gibi ben başkalarıyla kendimden daha fazla ilgileniyorum. Bazı konularda sazan olduğum kesin. Bırak, sana ne, kim ne hali varsa görsün, di mi?


En tiksindiğim ve en korkulması gereken insan tipi "ah ben çok iyi niyetli olduğum için, falan filan..." ya da "temiz kalpli bir insanım ben" türü şeyler söyleyen insanlardır. En çakalları bunlardır. İyiymiş. Hangi köye cami yaptırdın len?


Dolayısıyla kendimle ilgili bu tip birşey söyleyecek değilim. İyilik iddiam asla yoktur ama kimseye bilerek kötülük de yapmam. Bencilimdir, onu da kabul ediyorum ama ustalıklı bir şekilde olayları lehime çevirirken kimsenin de zarar görmesine neden olmam. Hatta bencil olmama rağmen düşünceliyimdir, tanıdığım pek çok kişiden daha fazla. Bu düşüncesiz, sinir, iki laf bile edilmeyecek kişilerin hayatta bana bir iyiliği olduysa o da artık canıma tak ettirip az önce bahsettiğim o kıvıl kıvıl yığının altından hışımla kendimi dışarı atmama vesile olmuş olmalarıdır. Tabii ki herkesin hayatında mecburen bir şekilde iletişim kurduğu ya da karşılaşıp köşe bucak kaçtığı bu gibi gereksiz insanlar olmuştur ve hala da vardır ama bu kişilerin kendinizi çok yakın hissettiğiniz, en azından "bu da kafa bi insanmış" diye ortak noktalarınızı görerek sevindiğiniz kişilerin içlerinden de çıkması bardağı taşırdı bende. Vay be, insanoğlu ne çıkarcıymış. Hayatta yalnızız. Güçlü olmak gerek.


Velhasıl bir durgunluk evresine girdim. Görüşsem de yüzeysel görüşüyorum insanlarla. Artık öyle içten, samimi paylaşımlar yok. Empati eksikliği çeken insanlarla da hiçbir bağım yok. Arkadaş, markadaş, silerim bir kalemde, biter. Düşünceli olmak da edepten, adaptandır. Bu da bir terbiyedir. Aptallarla iletişim kurmaktan bıktım. Sinirime hakim olamayıp gerçekleri yüzüne söylediğim kişilerin karşısında bile üslubum yüzünden suçlu duruma düşüyorum. Ağır konuşuyorum ama bilsinler, bir yandan da doğru konuşuyorum. İşine gelmeyen, aptal olanlar, karşılığında kendini mantıklı bir şekilde savunamayacak olanlar küssünler, bozulsunlar istedikleri gibi. Daha önce de söyledim: Aptallarla, edepsiz, terbiyesiz, düşüncesizlerle işim yok bundan sonra. Hepiniz naşşşşşşş!

21 Mayıs, 2007

Ayasofya ve Yunanlılar

Yukarıdaki bu dijital düzenleme fotoğrafı Raupe'a bir Yunan arkadaşı göndermiş. Arkadaş kelimesi belki yanlıştır çünkü Raupe o zat-ı idiot a sinir oluyor. ( Bende kendi kendime verdiğim Ekümenik sıfatına dayanarak gıyabında o Yunanlıyı afaroz ediyorum ve İzmir'den sonra sanal ortamda da kıçına tekmeyi basıp egenin serin sularına döküyorum)

Gördüğünüz üzere Ayasofya'nın minareleri programla yok edilmiş , kubbesine de haç yerleştirilmiş. Minareyi çalan kılıfını hazırladığına göre Ayasofya'nın minarelerinin o Yunanlı arkadaşın mabadına girdiğini ve orada en derin yerde sakladığını düşünüyorum. Atalarından kendisine yadigar kalmış o kadar çok kompleksi naif bünyesinde barındırdığı için kızamıyorum bir yandan.

Efendim kompleksli olmaları çok normal. Bakın tarihte neler olmuş. ( Masal gibi anlatacağım, kastırmayın beni isimlerle tarihlerle. Kendiniz araştırın merak edip )

Mora yarımadası isyanına ( Osmanlı büyük bir başarı ile bastırmış ancak masada kaybetmiştir.) destek veren dönemin Patriği yaptıkları için padişah tarafından patrikhanenin kapısına asılarak ödüllendirilmiştir. Bonus puan olarak patrikhanenin bulunduğu sokağın ismi de değiştirilmiştir.

İşte o günden beri Patrikhanenin o ana giriş kapısı kapalı tutulmakta ve girişler yandaki küçük kapıdan yapılmaktadır. Bu kapı orada bir Türk , İslam büyüğünün asılmasına ve intikam alınana kadar mühürlü tutulacaktır. ( Şahsen ben Demirel i kendi ellerimle verip , hesabı kapatalım patrik kardeş derim ama) Hatta bu inat sonraki dönemlerde Türk-Yunan dostluğu için kaldırılmak istense de , patrikhane kabul etmemiştir.

İstanbul kurtuluş savaşı esnasında işgal altındayken , Patrik ve yandaşları Ayasofya'ya yürümüş ve haç takıp Bizans Bayrağı asmak istemişlerse de , bu haber duyulunca Padişah Vahdettin'in muhafızları oraya intikal ederek hadiseye engel olmuşlardır. Hevesleri kursaklarında kalmıştır.

Kurtuluş savaşlarında olanlardan hiç bahsetmeye bile gerek yok. İngilizlerin kışkırtmasıyla harekete geçmişler ancak 9 Eylül günü bu hevesleride kursaklarında kalarak geldikleri gibi gitmişlerdir.

Meğerki fırsatını bulsalar, Sırpların Mostar köprüsünü yıktıkları gibi , Suudilerin Kabe karşısındaki eski Osmanlı kalesi harabelerini yerle bir ederek yerine 5 yıldızlı otel dikmesi gibi , yukarıdaki fotoğrafın aynısını Yunanlılarda yapar.

Bu yazıları okuyunca benim kafatasçı , Yunan düşmanı olduğumu düşünebilirsiniz. Hayır efendim değilim. "Biz dostuz tüm bunlardan politikacılar sorumlu, yoksa halklar kardeş" klişesini papağan gibi tekrarlayacak kadar salakta değilim.

Gelin madalyonun birde diğer yönüne bakalım :

Ayasofya başlı başına bir şaheserdir. İlk olarak Doğu Roma İmparatorluğu zamanında klise olarak inşa edilmiş ve İstanbul'un fethi ile Osmanlılar tarafından camiye , Cumhuriyet döneminde ise Atatürk'ün emriyle müzeye dönüştürülmüştür. İçerisinde ibadet edilmemektedir.

Ayasofya inşa edildiği zaman , Hz. Süleyman'ın üç harfli yaratıklara inşa ettirdiği meşhur sarayını bile ihtişamıyla geride bıraktığına inanılmıştır. Gerçekten Ayasofya Osmanlı mimarisini de çok etkilemiştir. Mimar Sinan Ayasofya'nın kubbesinden daha geniş çaplı kubbeli camiler inşa etmek için çabalamıştır.

Sadece mimari değil Bizans kültürü de Osmanlı İmparatorluğu'nu çok etkilemiştir. İnternetten bulabilirseniz bir Bizans İlahisi çekin ve dinleyin. Bizimkilerle benzerliğini görünce şaşıracaksınız. Doğu Roma İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu sınırlarını üst üste koyduğunuz zaman haritaların bu kadar tıpa tıp olmasına da şaşıracaksınız.

Başka bir deyişle yok olan Doğu Roma İmparatorlu'ğunun ete kemiğe bürünmüş hali Osmanlı'dır. Şu mütevaziliğe bakın ki var olanları barbarca yok etmek yerine onları ilk önce taklid ederek sonra daha iyilerini yapmaya çalışmıştır Osmanlı. İlk dönemlerde ki başarının beslendiği ana noktalardan biri budur.

Varsın Yunanlılar böle hayaller kursunlar. Biz onlara sadece güleriz atalarımızdan yadigar mütevaziliğimizle.

Bu arada benden bir tüyo. Ayasofya'yı ziyaret ederseniz , Hz. Hızır'ın mihrabı kabeye denk getirmek için , parmağını bir sütuna sokarak koca binayı döndürdüğüne inanılır halk arasında. Sütunda ki bu deliğe sizde parmağınızı sokup bir dilek dileyin. Belki tutar :)

Doğa Ötesi Güçler ve Sen

HIRO NAKAMURA

Benim bilim-kurgu ( Science-fiction) film ve dizileri sevdiğimi etrafımda ki herkes bilir. Doğa ötesi güçler ( super natural forces ) öğesini taşıyan fantezi kurgularda ilgimi çekmiştir. Bu sebeple başta "Angel" sonra "Buffy" ve akabinde Heroes ile "Battle Star Gallactica" kaçırmadığım Cnbc-e dizileridir.

E peki "4400" ," Smallville "," Nightmares & Dreamscapes" ne oldu derseniz ; hepsini birden seyredersem manyağa bağlayıp , kendimi balkondan aşağıya " Ben istersem uçabilirim ulan" diyerek salabilme ihtimalim yükselir ki , yerçekimine karşı koyabilen babayiğidi henüz gerçek hayatta görmedim. En iyi blog yazarı , yere çakılmış olanı değildir ayrıca.

Bilim-kurguya düşkünlüğün sebebi belli. Tek kanallı siyah beyaz televizyonlarda "Uzay Yolu" , "Ay Üssü Alfa (Space 1999) ", "Savaş Yıldızı Gallactica" seyrederek büyürsen olacağı budur. Bununlada bitmeyip renkli ekranda "Ziyaretçiler" i de seyredince son cila da atılmış olur şuurumuza. Yetmedi üzerine "Star Wars" ve "Alien" film serileri kadayıf üstü kaymak gibi gider. E gelde hayır bekle bizden.

İş doğa üstü güçlere gelince durum farklılaşıyor. Araya insan psikolojisi giriyor. Batıl itikadlar (inanışlar) , mucize beklentileri, herkesten farklı ve özel biri olmak isteği toplaşıyor ve Nil Karaibrahimgil şarkısı gibi beynimizde dönüp duruyor.

Dünya üzerinde mucizeleri ve insan üstü güçleri sergilediği bilinen kişiler (İlizyon olmadan) , peygamberler , veliler , azizler ve bu mertebeye yaklaşmış kişiler. Uzakdoğudaki budist rahiplerde yabana atılacak cinsten değil.

Edit Not :

Küçüklüğümde hayallerimden biride Shaolin Rahibi olmaktı. Normal insan imam olmak ister , olmadı müezzin olmak ister. Ama ben bunu sırf süper kung-fu yapıp , çatır çutur adam dövebilmek için isterdim. Aikido hocası yarma "Steven Segal" i seyredince vazgeçtim. En son Jet Lee 'de karar kıldım. İlk adım gözleri estetikle çekeşleyip kıstırmak , sonra yaparız hayt huyt.

Kısacası mutlak bir iç temizliği , dünyevi zevklerden elini ayağını çekme , çile doldurma gibi faziletleriniz varsa yada allahın sevdiği kullarındansanız ve peygamberseniz (Bence iddia etmeyin, M.Ali Ağca gibi saçmalamayın, o eski siyasetçi gibi tozutmayın) ancak doğa üstü güce sahip olabiliyorsunuz. Yani herşeyin olduğu gibi bununda bir bedeli var. Ben hiç "10 dönüm bostan yan gel yat Osman dede" diye bir derviş duymadım mesela.

Tasavvufa göre dünyaki herşey Allahın bir yansıması. İnsanda bunun bir örneği , bir parçası. Dolayısı ile mucizeleri insanlarda gösterebilir. Yanlız işin kahraman olmak isteyenler için boktan yanı , zaten tasavvuf ehli olan biri, bu özel yeteneklerini sergilemekten çekinir ve hatta mecbur kalıp uyguladığı zamanlar bundan hicap (utanç) duyar. Aşka aşık , aşka yanan bu bedenlerde mütevazilik had safhadadır , nefis (istek ve arzular) tam kontrol altındadır.

Zaten dikkat edin doğa üstü güçlere sahip insanların konu alındığı filmlerde hep bir ikilik vardır. Bunun adı iyilik ve kötülüktür. İnsan gücü kötüye kullanmaya meğillidir çünkü. Bir çok senaryoda armağan edilen bu güç insana ilk başlarda çok zevkli ancak sonraları bir külfet olarak gelmeye başlar. Kendi içindeki karanlık ve aydınlık savaşmaya başlar. İkilem içinden çıkılamaz bir hal alır.

İşte bu yüzden yüce yaradan bu konuyu çözmüş ve aşmış kişileri hidayete erdiyor, doğa üstü güçler nasip ediyor. Baştan önlem alınmış halde. Şansa bırakılmamış. Bir "Darth Wader" olma ihtimaliniz yok. Ama kötü olma olasılığınız , iyiye göre hayli fazla. Yani hem güçlerin olmayacak hemde diğer tarafta çatııırrr çatırrr yanacaksın. Ne Sith oldu ne jedi , bok yoluna gitti niyazi olursunuz en fazla.

Eğri oturun doğru düşünün derim ben. İyi olmak lazım iyi. Elinizin değdiği yeri yeşertin. Hayat verin oraya, ümit verin. Yıkıcı değil yapıcı olun. Sadece istekleriniz doğrultusunda değil başkalarınıda düşünerek hareket edin. Mütevazi olun. Kimsenin hakkını gasp etmeyin. Beyaz perdede değil , sahici hayatta çevrenizdekilerin kahramanı olun. Kimbilir belki.....

Son olarak askerde kısa dönem vatani hizmetini tamamladığı gün, herkesle vedalaşmak ve helalleşmek için içtimaya çıkan arkadaşımı anmak istiyorum. Bu çok tanıdık sahneyi diğerlerinden ayıran onun kendi kişiliği ile örtüşen sözleriydi. "İyilikten ve doğruluktan ayrılmayın" dedi giderken. Hakkım sana helal olsun.

19 Mayıs, 2007

30 Yaş Üzeri Ailesi İle Oturan Bekar Erkekler


30 yaşını aşıp halen bekar ve evde ailesi birlikte yaşayanları düşününce ; çevremde birçok örneği mevcut olmakla birlikte aklıma ilk olarak 2 kişi geliyor. Birincisi “George Costanza” ikincisi ise ben. Birincisi hayali karakter ikincisi gerçek ben.

Biraz George Costanza’yı tanıyalım ;

George Costanza üzerinde birçok negatif özelliği taşır. Mızmız, kendini sürekli demoralize eden, güvenilmez , aşırı kuşkucu, yalancı ve nevrozludur. Kadınlarla olan ilişkileri hep başarısız sonuçlanmıştır.Bunun yanı sıra çok zekidir ancak aklı fikri sekste olduğu için bunu ortaya koyamaz. Evlilikten deli gibi korkar.

Hiçbir işte dikiş tutturamamıştır. İş yerinde muhakkak utanç verici büyük bir hata yapar ve bu hatalar hep küçük hesapları ile kazanmayı umduğu bir avantajı elde etmek için uydurduğu yalandan kaynaklanır.

Sonunda durum içinden çıkılamaz bir hal alır ve kovulmakla sonuçlanır. En büyük hayali mimar olmaktır ve bir keresinde sahte mimar olarak ortalığı karıştırır. Ayrıldığı işine ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi gidecek kadar da pişkindir.

Kendi kişiliğini “bağımsız” ve “ilişki içerisinde ki “ George olarak 2 ye ayırır. İlişki içerisindeki George son derece donuk, zevksiz ve hapishane hayatı gibi boğucudur. Bu sebeple karşı cinse bağlanmaktan deli gibi korkar.

Bunun aksine bağımsız George ise gerçek doğasının yansımasıdır. Neşelidir, zekidir ve belli özel durumlara göre alt kişiliklere ayrılır ona göre hareket eder. 2 ayrı kişiliğin birleşmesi ona ölüm gibi geldiğinden asla izin vermez.

George ‘un tuhaf ve yetişkin nevrozlu kişiliğinin altında yatan sebep ise devamlı kavga eden , gürültücü , psikopat ,hasta , dominant anne ve babasının sergilediği tavırlardır. Hatta 30 sene önce ayrılmış olsalardı George ‘un normal bir kişi olma olasılığı bile mevcuttur en yakın arkadaşına göre.

Aslında karakter ve yaşantı olarak ortak noktalarımız çok az George Costanza ile. Ben ve benim gibilerin abartılmış , sıradanlıktan çıkartılmış hali diyebiliriz onun için. 30 yaş üzeri erkeklerin ailesi ile birlikte oturan cinsinin uç noktası.

Ben bazen aynaya bakarken gülerim. Şimdiki halim gitmiş ve yukarıda ki fotoğraf gibi görüneceğimi , zaten var olan anksiyete bozukluğumun derinleşip daha bir nevrotik hal alabileceğini düşünürüm.

Bir sabah uyandığımda Kafka’nın “Gregor Samsa” sı gibi bir böceğe değil de , Seinfeld ‘in George Constanza’sına dönüştüğümü fark edersem ne olur acaba..

Sizi bir George Costanza repliğiyle uğurluyorum :

Sen hiç dizlerinin üzerine çöküp , beni tanıdığın ve benim zeka geriliğime ulaşabildiğin için tanrıya şükrediyor musun ?

17 Mayıs, 2007

Konuşmak - Susmak


Bu yazıda Ali Kırca pozisyonundayım ama merak etmeyin tokatlamak gibi bir adetim yoktur. Anlayan anlamayana anlatsın. Kameralı cep telefonumı o ? Kapa çocuğum , gıcık etme beni !

Oradan hep bilmemkimler konuştu Ali Bey birazda bize müsade edin diye haykırmayın boşuna. Hem "Uzuuunnn olurrr gemilerriiinn direğiiiii". Türkü söylerim, saçlarım gri-beyaz ve halen karizmayım. Buyrun Angelus söz sizde. Mikrofon elden ele gitsin.

Konuşmak - susmak sağlıklı iletişim kurmanın en önemli faktörleri. Ama nedense herkes konuşmayı biliyorda susmayı bilmiyor yada işine gelmiyor. Sebebi açık, kimse bir diğerini dinleme niyetinde değil. Azmış , bendini aşıp enginlere sığmayıpta taşmış ve ben diyen egolarımız bize üfürdükçe üfürüyor , konuş konuş diye.

Cümle alem dinlemeden konuşucaksa ve herşeyi kıçından anlamaya bu kadar can atarken sağlıklı iletişime ne olacak. Kim takar sağlıklı iletişimi

Oysa ;

Susmak. Konuşmanın karşısında altın olan değer. Susmak. Adamı deli edercesine her sorulan soruyu cevapsız bırakan gıcık. Susmak. Sessiz bir isyanın en önemli silahı. Susmak. Konuşan onca kişiye ve laf kirliliğine karşı bir tutum. Susmak. Hukukta ikrarın (kabul etmek) kanıtı. Susmak. Bir hak.

"Organize İşler" filmini seyrettiyseniz eğer , Erdal Tosun'un oynadığı suskun karakterin bir repiliğini hatırlarsınız. Kendisine neden bu kadar az konuştuğu sorulduğunda, bir zamanlar çok konuştuğunu ama hiçbir faydasını görmediği için susmayı tercih ettiğini söyler. Güzel , kısa ve çarpıcı bir açıklama.

Öbür taraftan ;

Konuşmak. Tanrının insanlara en büyük hediyelerinde biri. Konuşmak. Gırtlak tellerinin çıkardığı anlamsız seslerimizin beyin vasıtasıyla anlamlı hale çevrilerek anlaşmamızı sağlayan eylem. Konuşmak. Yılanı bile deliğinden çıkartıp savaşı durduran sanat. Konuşmak. En büyük silah. Konuşmak. Zeka göstergesi.

Hemen hemen birçok ama özellikle sol tandanslı gösterilerin sloganıdır " Susma , sustukça sıra sana gelecek " . Susma , konuş. Haksızlığa karşı çık , bunu dillendir , bunu harekete dök. Konuş. Konuş ki derdini anlat , isteklerini söyle , fikirlerini paylaş. Konuş ki bu dünyaya haykıracak birşeyin olsun. Hayvanlar koklaşa koklaşa , insanlar konuşa konuşa. İletişim kur. Konuş.

Gümüş adledilen konuşma için Hz Muhammed (S.A.V) " nefesinizi boş şeyler için tüketmeyin çünkü çok değerli" diye öğütlemiş. Herşeyde olduğu gibi nefesin israfı da hoş görülmemiş dinimizce. Çok konuşmanın hayırdan çok şer getireceğinin farkında , bize lütuf olan nefesin hayırlı şeyler için sarf edilmesi istenmiş.

Evrende herşeyde olduğu gibi bu 2 kavramda zıt fakat bir o kadarda iç içe. Biri olmadan diğeri anlamını yitiriyor. Evrenin o şaşmaz dengesi burada da kendini gösteriyor. İnce bir çizgi üzerinde yürümek gerekiyor. Nerde konuşacağını nerede susmasını bilmek gibi. İşimiz zor. Ama önümüzde örnekler var.

Çevrenize bir bakın. Cahiller , daha tehlikelisi cahil olduğunun farkında olmayanlar ile eğitimli ve kültürlü insanların konuşma ve susma biçimlerini gözlemleyin.

Ülkemde malesef insanlar o kadar çok konuşuyorlarki. Bağıra bağıra. Ellerini kollarını masaya vura vura. Ahkam kese kese. İşkembe - i kübradan sallaya sallaya. Ben susmak istiyorum. Uyak olsun diye söylemiyorum ama kusmakta istiyorum. İçgüdülerim beni oraya itiyor. Bu parodi gibi , ilkokul müsameresi gibi sahnelerden tiksiniyorum artık.

Eğer görünmezlik gibi bir gücüm olsaydı en severek yapacağım iş , cahilliklerini maskelemek için böyle bağıra çağıra ve boş konuşan insanların tam konuşurken ağızlarının ortasına elimin tersiyle "şaaaakkk" diye bir sille yapıştırmak olurdu. Çokda zevkli olurdu.

Ne demek istediğimi anlamak için sadece televizyonunuzu açmanız yeterli. Bir tartışma programı açın , bir kadın programı açın , bir yarışma programı açın. Baştan sona hemde bir başınıza seyrederken utandığınız için kanal değiştirmeden sonuna kadar seyrebiliyorsanız eğer çıkın gidin bu blogdan. Sizden adam felan olmaz. Olsa olsa şöminelik odun olur.

Gelin bir gün ilan edelim. Herkes o gün 1 saat boyunca sussun. Resmi bayram gibi kabul edilsin. Hayat dursun. Efendim ekonomize büyük külfet felan denmesin. Belki insanlar konuşmayı bırakıp düşünmeye başlar da daha ileri gitmemize sebep olur.

14 Mayıs, 2007

Doğum Günü


İyiki doğdunnnnnClumssssyyyy. Hatta Happpyyy Birthdayyy Clumsyyyy. Sanal pastadaki mumları üfle birde dilek dile. Ama tüm salakların ortadan kaybolmasını dileme çünkü TR 'da adam kalmaz.

Nice senelere. Herşey gönlünce olsun sevgili dostum. Sen olmasaydın biz ne yapardık. Kim bağıra çağıra haykırırdı , kim fotoğraf konusunda bizleri teşvik ederdi , kim FH Sony müzik setini almam konusunda bana ısrar ederdi , kimin odasında uzun sohbetler yapardık , kim bana Süleymaniye deki o cafeyi öğretirdi.

Hem biliyorsun sen ne dersen o bundan sonra. Ne desen haklı çıkıyorsun , ne mübarek adamsın sen ya. Ver şu elini öpeyim :) Pirimiz , üstadımız , herşeyimiz.

KISA AÇIKLAMA

Öğle vakti yüklediğim " Bir Portre Yozomon " yazımı , yazı konusu kişinin isteği üzerine yayından kaldırdım. Özel hayatın ifşası konusunda dikkatli olmam gerekliliği sebebiyle bunu yaptım. Raupe'da aldığım bu karara etki etmiştir.

Her ne kadar vicdanım bir yönüyle ; hayatı hakkında objektif ve yorumsuz yazı yazdıracak kadar etkileyici bulunmasının , O kişi için övünülesi bir nitelik olduğunu söylese de , rıza hilafına bir şeyler yapmakda o kadar rahatsız edici.

Ben yazılarımda gördüklerimden , yaşadıklarımdan , okuduklarımdan besleniyorum. Dolayısı ile eski yada yeni çevrem hakkında yazı yazmak bana çok doğal gelse de , bundan böyle söz konusu gerçek kişiler olduğunda artık kimse hakkında hiçbir yazı yazmamaya karar verdim. Ne olumlu ne olumsuz nede objektif.

Kimse benim takdirimi hak etmiyor. Alın o çok özel hayatlarınızı bir tarafınıza sokun.....

13 Mayıs, 2007

Günah Şehrinde Derin Bir Kuyu


Şehri İstanbul'un en popüler mekanlarından birisidir Taksim. Özellikle de meydandan , tarihi tünele kadar uzanan İstiklal Caddesi. Cadde boyunca sıra sıra dükkanlar. Kıyafet satanı, lokantası , fast food zincirleri , kitapçı ve müzik evleri. Tam orta yerinde Galatasaray Lisesi , az ileride Saint Antuan Katolik Klisesi ve konsolosluklar. Dikey ve 2 -3 sokak paralelinde her zevke göre kafeler , barlar, klüpler.

Tam ortasından geçen nostaljik tranvay , ağır ağır yürüyen insan selini zilini çalarak adeta yara yara ilerler. İnsan seli kelimesi doğru bir tercih olur çünkü yüksekten bakınca akan bir nehir gibidir insanlar. Yaşlısı genci , punkçısı popçusu , krosu enteli , ünlüsü sıradan vatandaşı herçeşit tipi görmek mümkündür. Birde etrafına şapşal şapşal bakınan turistler. Haftasonları o kadar kalabalık olur ki gecenin bir yarısında bu manzara değişmediği gibi çevresinde korkunç trafik olur.

Bu manzarayı gören özellike yabancı gazeteci ve yazarlar , memleketlerine döndüklerinde makaleler yazarlar İstanbul Hakkında. Avrupanın modern ve yaşınabilir şehirlerinden ilan ederler İstanbul'u , bizde bu makaleleri kendi gazetelerimizde işleyip bir nevi övünürüz kendimizle. Peh peh peh. Halbuki bu görünen cilalanmış maskeli yüzüdür Beyoğlu'nun Taksim'in. Maskenin arkasındakiler ise mide bulandırır.

İstiklal Caddesinin fazla değil 3 paralel sokağına geçtiğinizde manzara değişmeye başlar. Sokaklar artık ışıltılı değil basbaya karanlıktır. Adımlarınız hızlanmaya başlar çünkü korkarsınız. Karşınıza ne çıkacağı belli olmaz. Belki bir tinerci , bir junk , bir ayyaş , bir psikopat , bir pezevenk , bir travesti , bir uyuşturucu satıcısı çıkabilir. Gaspa uğrayabilirsiniz , aklınıza gelmeyecek şeyler başınıza gelebilir.

Yukarıda bahsetttiğim gibi cadde de yürüyen insan profili o kadar karmakarışıktırki homojen bir uapıdan bahsetmek imaknasızdır. Haftasonu çalıştığı atolyeden haftalığını alıp lan acaba karı düşürürmüyüz ümidiyle gelen varoşların İsmail Yk kılıklı gençlerinden başka, rockerım , uzun saçlıyım , siyah giyerim , asiyim , karizmatiğim o zaman rockbarda kesin karı düşürürüm diyen gençlere rastlamakta mümkünüdür. Ortak noktaları abaza oluşlarıdır. Farkları biri bunu körün gözüne parmak sokması kadar bariz diğerinin daha az görünür yapmasıdır.

Alınan alkol ve o topluluk psikolojinin verdiği cesaretle , lan burası beyoğlu kimse kimsenin zi... de bile değil istediğim gibi coşar bağırırım patavatsızlığı ve taşkınlığı kaçınılmazdır belli bir saatten sonra. Kenarlarda akdeniz akşamları gibi kusma hissi uyandıran şarkıları gitarla çalan gençler para toplamaya çalışır. İnsanlar seyreder ama para vereni çok azdır. Beleşçiliğe zaten alışık halkımız neden sokak çalgıcısına para versinki hem. Denkleştirdiği 3-5 kuruşla bira alacak daha.

İşte bu görüntüsüyle , özellikle bir saatten sora Taksim , Beyoğlu ve İstiklal Caddesi senelerce kerhanede çalışmış , yaşlı bir hayat kadınının bezginliğine ve umursamazlığına bürünür. Hemen yanında bulunan tarlabşından bahsetmiyorum bile. Oraya girmek bile geceleri Güven Özveri Tecrübe ister. Gerçekten şehrin bu orospuluğunda kaybedenler insanlardır. Benim şu an aşağıladığım bu şehir bakidir ve kaç hayat öğütmüştür de insanlar fanidir.

Peki tüm bunlara rağmen neden bunlara rağmen neden bu mekan bu kadar vazgeçilmezdir. Özellikle eğlence hayatı anlamında. Etiler , levent yada boğaz kıyısında çok daha rafine mekanlarda fahiş rakamlara eğlenbilir insan bu manzaraları görmeden. Çünkü oralar daha iğrenç bir suniliğe sahiptir. En azından Beyoğlun'da hayatın içinde olduğunuzu yaşadığınızı hissedersiniz. Her zevke ve bütçeye göre eğlencenin topluca tek bulunduğu yerdir İstanbul'da.

Dün eve doğru dönerken otobüse beleşe binen çingene dilenci kadınlarının sırtlarına bağladıkları ve dilenirken devamlı uyuyan çocukları canlandı. Kıçlarından donları düşe düşe otobüste yerde oturan ve kimsenin yaklaşmadı annelerinin çevresinde oynadılar rahat rahat. Bense pencereden dışarı bakıp , kulağımda seslerini duymamak için müzik son ses açık bunları düşünüyordum.

Geriye eve gelip yazıya dökmek kalmıştı ya , çok yorgundum da bugüne kaldı işte.

Not 1 : Halen yorgunum herhalde , çünkü önzilemede bir çok imla hatası ve düşük cümleye rastaldım. Bile bile değiştirmeyeceğimi belirtir , alakasız olarak tüm annelerin anneler gününü kutlarım. Hadi maşallah. Aferim aferim.

Not 2 : Memlekete gidiş ve dönüş yazıları sonra. Yarın yine yollara düşmek ve sonra görüşmek üzere allaha ısmarladık

07 Mayıs, 2007

Angelus Haberleri


Efendim ben ve aile efradı cümleten memleketimiz dediğimiz Yalova'nın şirin köylerinden birine doğru yarın hareket edeceğimizden belirsiz bir müddet buralarda olamayacağım. Muhtemelen dağda bayırda fotoğraf peşinde koşacağım , can erik bulursam bahçelere dalacağım ve yeni olmaya başlayan kirazların tadına bakacağım. Geceleri ise oflaya puflaya sıkılacağım.

Cumartesi yeni başladığım İfsak Fotoğrafçılık Seminerleri için İstanbul'a gelip fazla kalmadan öğrendiklerim ışığında yeni denemeler yapmak için tekrar geri döneceğim. Böylece annemin içi rahat etmiş olurken ben daha sıkılmaya devam edeceğim. Umuyorum ki arkadaşlarımın ziyareti ve çevre gezisi ile bu süreç tamamlanacak.

Bu esnada buralar sevgili Raupe 'a emanet. Yeni ve zevkli yazılarını geldiğimde okumak isterim doğrusu. Sonrasında yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak isterim. Emin olun yazdıklarım geçen günler kadar sıkıcı olmayacak. Çıplak ayakla toprakta yürüyerek ve geceleri milyonlarca yıldızı seyrederek huzura erip en az budist master ları kadar arınmış olarak karşınıza çıkmak istiyorum.

Şimdiden ommm çekmeye başlayayım ben. Saçımı kazıtmam ama hazır 70 li yıllar Tarık Akan modeli kulaklarımın üzerine düşmüşken yapamam bunu.

Not : Yukarıdaki fotoğraf 2004'ün eylül ayında ve köydeki evimizin bahçesinden çekilmiş olup , model blog yazarlarından Clumsy 'dir. Şimdi bu eşkalle yakından uzaktan ilgisi yoktur. Uzattığı saçları ile çok daha karizmatiktir :)

06 Mayıs, 2007

Stephen King



Son zamanlarda sağolsun Angelus arkadaş blogda çok ciddi konulara değindiğinden benim de el atıp kafamda biriken konuları yazasım gelmedi, çok hafif ve alakasız kaçacağı için. Gündemle, politikayla ilgili konulardan söz ederken kendisi kadar efendi davranamayacağımı, kendimi tutamayacağımı bildiğimden bu konulara da hiç girmedim, durup dururken ağır küfretmemek için. Bu konularda tek birşey söylemek istiyorum özet olsun diye: Türkiye laiktir, Atatürk'e saygı duyulmalıdır. Neyse, artık yazmak istiyorum ve bu ciddiyet rüzgarını hafif yazılarımla kırmak istiyorum.


Bir süredir takip ettiğim bir dizi beni mutlu etti ve nihayet en büyük hayranı olduğum Stephen King'e bir methiye yazma fırsatını bana verdi. Hani, yine de aktüel birşey yazıyorum, canım...


Dizinin adı Nightmares and Dreamscapes. Stephen King'in uçuk kısa hikayelerinin her birini ayrı ayrı bölümlerde konu edinen bir dizi. Yani daha önceki Kingdom Hospital gibi birbirinin devamı tek bir konu değil. Stephen King'i takip edenler onun sadece bir korku romanı yazarı olmadığını, aslında korku hikayelerinin de bir şekilde bilim kurguya, uzaylılara filan dayandığını bilirler. Diğer hikayeleri de dünyanın en çok izlenen ve benim için de en güzel filmlerinin hikayeleridir. Mesela "Esaretin Bedeli", "Yeşil Yol" gibi. King'de bir yazar olarak en çok beğendiğim yönler süper bir mizah anlayışına sahip olması (korkuturken güldürür), nostalji havası yaratarak insanı hüzünlendirebilmesi, hikayeyi okurken aynı zamanda filmini kafanızın içinde kendi kendinize çekmenizi sağlayan ustalıklı anlatımıdır. Evet, Stephen King popüler yazarlardandır, kitapları elbette ki boş vakit geçirmek için okunmalıdır, bilgi açısından pek birşey vermez insana. Aynen popüler kültürün müzik, sinema gibi diğer Amerikan kökenli çabuk tüketilen ürünlerinde olduğu gibi.


Hikayelerinin filmleştirilmesine gelince; bu konuda başarılı bulduklarım Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol'un dışında The Shining, Secret Window ve O'dur. Tabi Kathy Bates'in de oynadığı Misery'yi de unutmamak gerek. Geri kalanını beğenmemekle birlikte yine de merakımdan ve yazarı çok seviyor olmamdan dolayı izledim. Beğenmediğim filmleri de kitaplarını okurken kendi kendime kafamda çektim zaten. Maine eyaletini sayesinde gitmeden görmüş gibiyim.


Nighmares and Dreamscapes adlı kısa hikayeler dizisini de eğlenceli buluyorum. Çerez gibi izlenebilir, kafayı dağıtmak için en güzeli şu sıralar. Korku filminin gerçeğinin ülkemizde çekildiği şu günlerde özellikle gündemden uzaklaşmak için yapılabilecek en eğlenceli şey benim için.


Stephen King'ı yazar olmasının dışında insan olarak da çok sevdim yıllar boyunca. Boris adında bir akrebi olduğunu bile biliyorum, o kadar takip ederim kendisini. Araba çarptığında da çok üzülmüştüm. Tabi iriyarı bir adam olduğu için ucuz atlattı. Kendisini filmlerinde de abuk sabuk kısa rollerde görmek mümkün. Bir rahip olur, bir caz orkestrasını yöneten şef. Hatta bir keresinde hiç kaale alınmayan salak, loser bir tip bile olmuştu kendileri. Başroldeki oyuncunun başından savdığı bir tipti. Mütevazi ve kafa bir adam, bence.


Şimdi size kitaplarından hangi birini tavsiye edeyim, bilmiyorum. Hepsi güzeldir ve bir solukta okuturlar kendilerini. Zaten her kitapçıda gözünüze ilişir, Kara Kule serisi çok uçuktur, serinin sıralamasını bilmeden herhangi birini alıp okumayın diyebilirim sadece. Bunun dışında kısa hikayelerinin yer aldığı ve şu sıralar yayınlanmakta olan dizinin de bazı bölümlerinin içerdiği Rüyalar ve Karabasanlar'ı tavsiye ederim. Eskidir biraz, ama klasiktir. En son The Cell adlı romanını okudum, Türkçe ismi Cep. Bunu da beğendim. Kısacası Stephen King'ı okuyun derim ben. Korku yazarı diye burun kıvırmayın, düşündüğünüz anlamdaki korku yazarı Dean Koontz'tur. Stephen King sadece korku yazarı değildir, hem çok iyi bir yazardır hem de çok uçuktur. Okurken rahatsız edebilecek tek şey ara sıra Sony, Rolex, Pepsi vb. markaların reklamını aralara sıkıştırıvermesi olabilir. O kadar da olsun, reklamdan da kazansın. Yeter ki hep yazsın, hep yazsın...






02 Mayıs, 2007

EGO ( Erken Gelen Oturur )


Kendi yaşam dairemizin dışında başka milyonlarca hayatlar var etrafımızda. Her nerede beraber zaman geçirsekte , 4 duvar arasına çekinildiğinde ve kendi kozalarımıza döndüğümüzde bunun daha bir farkına varıyoruz. Az evvel karşılaşıp , selam verip , kısa kapı önü muhabbeti yaptığımız yan komşumuz aynı güler yüzlülüğü ve sohbeti evindekilerle paylaşıyormu acaba? Sanmam.

Herkesin bir hikayesi var ve yine hepimiz bu hikayeleri eşsiz benzersiz zannediyoruz. Nanik. Aslında aktörleri ne kadar farklı da olsa hikayeler o kadar benziyorki birbirine şaşarsınız. Sebebi insan olmak. İnsani duyguların mekan ve hatta kültür farkı gözetmeksizin aynılığından kaynaklanıyor. Ben bunu bizzat kendim gördüm ve yaşadım.

Birbirimize bu kadar benziyorsak eğer peki neden bu kadar çok yargılıyoruz birbirimizi. Empati kurmak yerine neden kendi görüşümüzün üstünlüğü ve haklılığını karşımızdakine empoze etmek istiyoruz ? Egolarımız bu kadar kuvvetli mi ? Malesef evet. Bu uğurda doğada nadir gözüken bir huya bile sahibiz. Kendi cinsimizi öldürmek gibi.

Kendimizi bu kadar çok önemsemekten vazgeçebilirsek bazı şeyler düzelebilir. Devamlı ben diyen baskın egomuzu dinginleyebilirsek bu mümkün olabilir. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor. Biz üzerinde onunla beraber dönüyoruz ve birşey olursa hepimiz birden yok olur gideriz.

Söylediğim şey muasır medeniyetler ötesine geçmek gibi birşey. Eğer bilim kurguya ilgi duyanlarınız varsa Startrek "Uzay Yolu" gibi birçok dizi ve filmde bu hususun işlendiğini hatırlayacaktır.Karşılaşılan maddenin ötesine geçmiş bir medeniyet vahşiliği için insanoğlunu yok etmekle sonuçlanabilecek bir imtihana tabi tutar ve her seferinde fedakarlık serbest kalmalarını sağlar.

Fazla ışığın olmadığı bir yerde , açık havada gökyüzünü seyredin bir yaz gecesi. Şöyle uzanın toprağa ve samanyoluna bakın. Kendinizin o sonsuzlukta nasıl bir yer kapladığını bir düşünün. Sonra gözlerinizi kapayın ve seslerini duymaya çalışın yıldızların. Kainatla bütünleştiğinizi hissedin. Korku ve huzur arasındaki gelgitleri yaşayın.

Yaşadığımız hayatın hakkını vermek lazım. Dolu dolu hemde. Son zamanlarda favori bir deyim var. Adam gibi adam. Ben bunu değiştiriyorum. İnsan gibi insan. Olabilirsek ne ala

Anlayan Araptır


Benim hayvani içgüdülerim vardır. Mesela depremden önce bir huysuzlanırım , anırırım , tepinirim dermişiiiimmm. Hayır efendim öyle değil. Bir ortamda bir olayda dandiklik varsa hissederim hemen. Algılarım bu konuda son derece açıktır. Sizde yazıyı okurken alıcılarınızın ayarı ile oynamayın. Çekmiyorsa bir tenceri kapağı işinizi görür yada alüminyum folyo.

Lakin bünye huzursuzlandımı böyle bir durumda , mantığımı dinleyip arkama bakmadan topuklarım kıçıma vura vura oradan kaçarak uzaklaşırmıyım , yoksa deli gönül ferman dinlemez deyip bodoslama bana birşey olmaz mantığıyla dalarmıyım diye sorarsanız ; cevaplamadan evvel "nasıl ?" diye karşı soru sorup cevap vermek için ekstra zaman kazanırım. "Hmm" der gözlerimi uzaklara dikerim. O an görüntüler bulanıklaşır birden. Geçmişe giderim. Flashback olayı malum.

Yukarıda şimdiye kadar blogda kurduğum en uzun cümle için kendimi tebrik ettikten sonra derimki bu işler "yaş meselesi ,baş meselesi". Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur ve sporcunun zeki , çevik ve ahlaklısını severim. Ama bazı şeyler olgunlaştıkça değişir. Demek olgununu da severim. Ama sporcunun değil . Peki neyin . Zihnin , mantığın , edanın , cilvenin.

Daha genç yaşlarımda mantıktan ziyade hep kalbimin seçtiği yolu takip ettim. İyi halt ettim. Bazı emareler nerdeyse göz çıkaracak haldeyken görmezlikten geldim onları. Etrafımın bu konuda çekingen uyarılarına da kulak asmadım. Kulak asmadım surat astım. Yetmedi çamaşır astım. Iggghhhh. Oda yetmedi kötü espiriler yaptım ardı ardına.

Son zamanlarda benzer bir çelişki içersindeyim.

Aslında içsesimin saçma sapan ve kötü espirilerle dolu cümleler kurmasının sebebi kendince bu hususu hafife alarak çok fazla düşünmeye mani olmak. Bu da şu demek oluyor. Ben çoktan karar vermişim bu konuda. Genelde öle olur zaten kararı çoktan almışımdır ama farkına varmam uzun sürer.

Yaşlandıkça bazı zamanlar çirkef olabilecek kadar bir bencillik kaplar içinizi. Kendinizi korumak adına refleks gibi yayılır heryere yavaş yavaş. Bir yere kadar iyidir bu. Can sıkıcı durumlardan sizi korur. Bir yerden sonra kötüdür. Can sıkıcı durumu siz yapar. Karınca kararınca iyidir hep.

Birinin canını acıttıysam ve değer veriyorsam ona onunda bana vurmasına izin veririm. Mecazi anlamda tabi fiziksel şiddet değil bu. Ama bu sefer farklı. Bu sefer o kadar basit değil. İçinde daha karmaşık şeyler var bunun.

Eskiden olsa deşerdim , şimdi istemiyorum. Zaman herşeyin cevabıdır.

01 Mayıs, 2007

AKP - FB


Türk insanının daha doğrusu erkeğinin olmazsa olmaz 2 konusu vardır. Ya memleketi kurtarır ya da ligde tuttuğu takımı şampiyon yapar. Siyaset ve futbol başabaş gitmiştir hep. Hatta futbolun kitleleri uyutmak için en etkili ilaç olduğu söylene gelmiştir. Şimdi her ikiside iç içe ve inanılmaz benzerlikler sergiliyorlar.

Örneğin cumhurbaşkanlığı seçimi nasıl bir krize doğru gitmişse , futbol federasyonu seçimi de geçmişte öyle bir hal almıştı. Haluk Ulusoy ve ekibinin istifası istenmiş ancak istikrar adına olağanüstü kongre değil Türkiye'nin Avrupa Kupası elemeleri maçlarından sonra bir tarih hedef gösterilerek kriz aşılmıştı. Şimdi aynı biçimde Cumhurbaşkanlığı krizini aşmanın tek mantıklı yolu yeni bir erken seçim gözüküyor.

Klüpler siyasi partiler gibi. Uzlaşmazlık , düşmanlık , benim dediğim olur fikri hakim. Özellikle Fenerbahçe ile Akp büyük benzerlikler gösteriyor. İkiside lider şu anda kendi kulvarlarında. Ama karşılarında sıkı bir muhalefet var. FB karşısında 100 ncü yıl şampiyonluğunu engellemeye kararlı GS ve BJK , Akparti Karşısında CHP ve ittifak halinde DYP ve ANAP. Cumhurbaşkanını sizden seçtirmeyiz diyor.

Uygulama olarakta AKP ve FB benzerlikler gösteriyor. Aziz Başkan FB herkesten farklıdır diyor. Biz ayrı bir cumhuriyetiz diyor. Kolayına uzlaşma yoluna gitmiyor. Kendisi ve tüm diğerleri gibi bir ayrıma gidiyor. AKP de aynı tavrı segilemiyormu. Birisi aldığı oylara diğeri var saydığı 30 milyon taraftarına güveniyor.

Seyirci profili ve seçmen profili bile benzerlikler sergiliyor. Misal FB seyircisinde taraftar bilinci yaratılmış. Lisanslı ürünler alıyor. Kampanyalara destek veriyor. Taraftarların neredeyse tamamı üstünde lisanslı orjinal formaları ile maçı seyrediyor. Ne BJK ne de GS taraftarı için bu toplu anlayışı görmek mümkün değil. AKP de seçmenlerine benzer biçimde yaklaşıyor. Teşkilatları çok organize çalışıyor. Başarılarında ki bir sebepte bu.

Siyasette AKP ve diğerleri , futbolda FB ve diğerleri. Siyasette AKP belkide en büyük muhalifi olan Sezer yerine kendi partisinden birini Çankayaya çıkarma niyetinde , FB resmen düşman ilan ettiği Haluk Ulusoyu makamından indirmek niyetinde.En büyük sorun ise umursamadıkları diğer kitle.

Şimdi FB liler bana kızacaktır. Atatürk'ün tuttuğu takım , kurtuluş mücadelesine destek vermiş klüp ile Atatürk ilke ve inkılapları ile çelişen bir parti arasında nasıl olurda benzerlik kurarsın diye. Konu o değil ki. Konu içerikten ziyade sergilenen tavır ve tutum.

4 sene üstüste şampiyon oldu , Avrupa'nın kralı oldu , gerçekleri tarih yazar , tarihi de Galatasaray. Kimse kusura bakmasın. Süper taraftarımdır birde ben. Hiçbir maçına gitmedim daha :) Evde babam BJK, annem (bizim zorumuzla seçti) Kocaelispor, ağabeyim FB ve ben GS 'ı desteklerken fanatizm olması herhalde mümkün değildi.

Kimin umrunda hem. Hepsi aynı bok. Ha futbol ha siyaset. Babamın dediği gibi. Sana ekmek veriyormu ? E o zaman. Haaaaaaa........ :)