29 Haziran, 2007

Yurtdışında Türk Olmak


4 seneyi geçti. Almanya'dayım. Amacım doktora çalışmamı tamamlamak ki bu 4 senenin içinde Almanca'yı ileri seviyede bildiğimi gösteren DSH adlı sınavı almak için gittiğim üniversite bünyesindeki kurs süreci de var. 2 buçuk senedir tez sürecinde bulunuyorum, kısacası. Burada işim gerçekten zor. 4-8 sene sürüyor burada bu doktora denen şey. Almanca gibi zor bir dili akıcı konuşabilmenin yanında bilimsel bir dil kullanarak mükemmel bir Almanca ile tez yazmak gerçekten buraya sonradan gelmiş bir insan için epey zorlayıcı. Neyse ki bölümümü seviyorum, profesörüm de iyi bir adamcağız.


Burada Türk olarak bulunmanın birkaç şekli var:


1. İşçi olarak (bildiğiniz fabrika işçisi ya da Türklere ait herhangi bir çalışma alanı. Örneğin gastronomi. Evet, burada Türkiye'dekinden daha çok dönerci olduğuna kalıbımı basarım!) Bu insanların çocukları olan 2. ve 3. jenerasyonu da işçi çocukları olmaları nedeniyle aynı kategoriye sokuyorum: Almancı.


2.Öğrenci olarak (bu da kendi içerisinde ikiye ayrılıyor: Türkiye'den değişim programıyla kısa süreliğine gelen öğrenciler ve yine Türkiye'den normal üniversite, master ya da doktora için gelen öğrenciler)


3.Turist olarak (ben Akdeniz ülkelerini turist olarak gezmeyi tercih ederdim ama neyse)


4. İş adamı olarak (sayısız fuarlar oluyor, e haliyle sayısız iş adamı Almanya'ya gidip geliyor


5. Mülteci olarak (Almanya artık yemiyor bunları)


Bunların dışında başka bir kategori yok sanırım. Ben, 2. kategoriye giriyorum. Ancak Türkiye'deki arkadaşlarım benimle "Almancı" diye dalga geçmeye çoktan başladı. Dalga geçmek mi? Neden mi? Almancı olmak kötü birşey mi?


Olaya insani yönden bakarsak ve Türklerin çalışmak için Avrupa ülkelerine yaptığı göçün ekonomik ve politik arkaplanını bir sosyoloğun bakış açısıyla incelemek istersek tamamen başka bir perspektif içerisinde hareket etmiş oluruz. Ancak ben sosyolog değilim. Mesleğim nedeniyle ucundan kıyısından sosyolojiye bulaşmış olsam da (elbette ki sosyolojinin temel eğitimini aldım) bunu yapmak yerine tecrübelerimi yazmayı yeğliyorum, herhangi bir bilimsel bakış açısından bağımsız olarak.


Avrupa'nın göbeğindesiniz. Sokağa çıkıyorsunuz. Tramvay ya da otobüs bekliyorsunuz durakta. Gözünüze, durağın demirlerine, oturma yerlerine kazınmış isimler çarpıyor: Osman, En büyük Cimbom, Mevlüt Sakine'yi Seviyor, vb. Son derece kozmopolit bir şehirdesiniz, Türklerden başka 100'ün üzerinde millet var. Bir tane bile İspanyolca, Almanca isme rastlamıyorsunuz. Derken tramvay geliyor, vırrak cırrak çocuk sesleri eşliğinde küfrede küfrede bir kadın iniyor araçtan. Çocuğunun suratına bir tane yapıştırıveriyor. "Sus leeen, yemin ederim öldürürüm seni!" şeklinde tehditler savuran, köy şivesiyle konuşan bir anne. Köylü olmayı aşağılamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Amacım, burada yaşayan, 1. kategoriye giren Almancıların genel bir profilini çizmek.


Neyse efendim, durakta bulunan herkesle beraber anneyi kınıyor (çocuğunu eğitmekte kullandığı yöntemler nedeniyle) ve gelen tramvaya biniyoruz. Sakin sakin oturan insanların arasında en çok gürültüyü yapan, 15-20 yaşları arasında genç Türklerden oluşan bir grup. Yarı Almanca yarı Türkçe küfürler havada uçuşuyor, cep telefonlarından dışarıya Hiphop ya da Serdar Ortaç gibi şeylerin yayınını yapıyorlar bir yandan.


Araçtan indiğinizde, şehir merkezine geldiğinizde ise artık iki adımda bir Türklerle karşı karşıya geliyorsunuz. İlk jenerasyonu oluşturanların genel dış-görünüşleri şu şekilde: Elleri tespihli, kafalarda takkeli amcalar, altlarında uzun etek, başlarında eşarplarıyla (türbanlılarla birlikte) ellerinde birer torba taşıyan teyzeler. Sonraki jenerasyonlarda erkekler korkunçlaşıp mutantlaşmaya başlıyor: Solaryuma gidilip afedersiniz büyük abdest gibi kapkara olunmuş, kaşlar alınmış, body building salonlarında kas yapılmış, beyaz bodyler giyilmiş, saçlar jöleli ve diken diken, uçları sarı meçli, mümkünse Craig David sakalı bırakılmış. Boyunlarda ya Hz. Ali'nin kılıcı var, ya da muskalar. Mezhep ne olursa olsun görüntü "ben Türküm" diye bağırıyor. Sokağa tükürerek, ilk jenerasyondan miras aldıkları köylü şivesinin Almanca ile birleştirilmesinden oluşan garip bir dil ile karıdan kızdan bahsederek yürüyen bu 2. ve 3. neslin dişi olanlarına da rastlıyoruz elbet. Bir kere solaryum yine Allahın emri. Gayet rüküş, saçlar yapılı, surat makyajlı, aynı tuhaf kırma dil ile ağızlardan çıkan dedikodular, vb. İki cins de bir havalarda, bir havalarda... Son nesil artık iyice ne olduğu belirsiz. Hiç Türkçe konuşamayanları var, zaten 2. nesilden itibaren her ne kadar Türk olduklarını kabul etseler de Türk tarihiyle ilgili önemli bilgileri bilmeyi bir tarafa bırakın, İstiklal Marşı'nın bile iki kıtasını hatasız okuyanı varsa içlerinde, dişimi kırarım.


Kendilerine "Almancı"dan ziyade "Avrupalı Türkler" denilmesini yeğ tutan 2. nesil ve sonrası insanların buna ne kadar uyduğuna bir göz atalım. Üniversite eğitimi? Çoğu liseyi bitirip iş kurmak ve evlenmek peşinde. Avrupa'nın ortasında bizdeki gibi kiçini yırta yırta ÖSS'yle filan uğraşmalarına gerek olmadan biraz çalışarak iyi nptlar sayesinde istedikleri bölümlerde okuyabilecekken bunu gereksiz buluyorlar. Ne gerek var canım, geldikleri köyde kim idealistti de kendiler olacakmış? Ne gerek var okumaya, bir an önce evlenip çocuk yapalım, Avrupa'nın eğitim imkanları da batsın.


Ya da uyuşturucu satma işindeler. Çok acı, çok... Sokakta adam dövmeler, ona buna sataşmalar...


Avrupa'da Avrupalı'ya karşı vitrinimiz malesef aynen bu anlattığım şekilde. Benim Türk olduğuma inanmıyorlar. Türkiye'den gelenlerin farklı olduğunu anlıyorlar sonunda. Türkleri, en ufak bir fırsatta Türkiye aleyhine karar almaya pek bir meraklı Avrupalılar karışısında çok güzel temsil ediyorlar, kısacası.


Türkiye'ye "izne" gittiklerinde köylerinde elbette oldukça hava atıyorlar, BMW'leriyle, Mercedes'leriyle. Ancak büyük şehirlerde ya da tatil beldelerinde Türkçe-Almanca kırması dilleriyle, ilkel tavırlarıyla güldürüyorlar. Sonra da Karakan isimli rap grubunun da söylediği gibi şundan yakınıyorlar: "Almanya'da yabancı, Türkiye'de Almancı". Yapılacak hiçbirşey yok. İnsanların kafasını değiştiremezsiniz. Avrupa'nın ortasında köylü kalan bu insanlar elbette ki bizim insanımız. Kendilerini geliştirmek için hiçbirşey yapmamaları beni üzüyor ve kendilerinden uzaklaştırıyor...Verstehst du moruk? Hadi Tschüß, lan!

Bir Düzeltme Bir Özür


Az evvel İfsak Eğitim Sorumlusu Hakan Hatay Hocamla uzun bir telefon görüşmesi yaptık. Konuşma sonrası ilk yaptığım şey bir önceki yazıyı silmek oldu. Meğer farkına varmadan amacımı çok aşmışım ve istemediğim bir şekilde bütün İFSAK camiasını rencide etmişim.


Yaşadığım tatsız olayların karşısında gösterdiğim tepkide kendimi haklı gördüğüm noktalar olmakla birlikte amacım , tanımadığım birine hakaret etmek ya da bir camiayı bu vasıta ile rencide etmek değildi. Overdose bu tepki sonucu üzülen ve kırılan başta Hakan ve Muhsin Hocalardan ve sonra konuyla ilgili herkesten özür dilerim.


Vurgulamak istediğim hassasiyetlerin de göz önünde tutularak , fotoğrafa gönül vermiş kişilerin buluştuğu nokta olan İFSAK'ta daha iyi ve daha güzel şeyler gerçekleştirmek umuduyla.

26 Haziran, 2007

Günlük Gibi Günlük


Bir haftadır yokum ortalıklarda. Haliyle blogda ne bir yazı ne de bir değişiklik var. Yorumlarda kesildi zaten. Dilimde tüy bitesiye anlattım sanırım meramımı hatta ironi ile karışık serzenişte bulundum ama …. Olmayınca olmuyor işte. Zorlamanın bir manası yok.

Eh madem burası bir blog yani Türkçe meali bir internet günlüğü , o zaman buranın sahibinin yani benim yaşadıklarımı bir günlük havasında anlatayım da bari anlamıyla birebir örtüşsün. O zaman belki fikirlerimi boşluğa söylüyorum duygusundan uzaklaşırım biraz.

Pazar gününden Perşembe gününe kadar memleketimdeydim. Yani Yalova’da. Hatta Yalova’nın bir köyünde. Buddy im “Spider” iş yerinden iznini almış, altımızda araba, bagajda fotoğraf makineleri ve tripodlar düştük yollara. İlk varış noktası bizim ev tabii. Buradan gideceğiz başka yerlere.

Pazartesi sabahı şeytan dürtmüş gibi zaten yatağa alışamamanın verdiği sıkıntıyla uykusuz geçen bir gecenin ardından saat 05:30 da kalktım. Gün doğumunu çekebilmekti amacım. Battığı gibi net gözükmüyor maalesef bizim evden. Sadece gökyüzündeki renk oyunları kadraja girdi.

Günün devamında Yalova’ya indik. Bana rehberlik edeceğini umduğum yakın akrabam A.A. ısrarlı telefonlarıma ve mesajıma cevap vermeyince , kaşiflik görevi bana düştü. İlk hedef Termal’di. Adı üzerinde sıcak su kaplıcalarının olduğu bir yer. Hatta Atatürk köşkü de müze olarak hizmet vermekte.

6 km uzakta ama dağ yolları ve daracık tek arabalık stabilize yollardan geçerek bir şelaleye gittik.25-26 metreden dökülen şelale harika fotoğraflar verdi bize. Alabalık çiftliğinde enfes bir öğünle karnımızı doyurduk. 500 mt yüksekliğinde ki dipsiz göl ve yayla 2 nci hedefti ama zamanımız kalmadığından geri döndük eve.

Salı günü mönüde Karamürsel vardı. Dayımın hanımına önceden rica ettiğim Boşnak böreği hayaliyle vardık kısacık sürede. Kuzenle sahilde kısa bir tur ve börekleri mideye indirdikten sonra başladık tepelere tırmanmaya. Çok hakim bir noktadan İzmit Körfezini seyrettik. Başka bir tepede güneşin batışını 3 saat bekleyip fotoğrafladıktan sonra yine kürkçü dükkanı misali evdeydik.

Çarşamba için planlar büyüktü. Eski İznik yolu üzerinden Bursa. Yine daracık köy yolları ve tırmanılan tepeler. Maalesef hava bizden yana değildi fotoğraf için. Oldukça puslu ve difuz bir havada ne doğru dürüst İznik gölü nede İzmit Körfezi çekebildik tepeden.

Yılmadık önce İznik ardından Bursa’ya gittik. En güzeli eski bir asker arkadaşımızı ziyaret etmekti. Özlemişim köftehoru. Hava çok sıcaktı ve Bursa yanıyordu. Ulu Cami ve diğer gittiğimiz hiçbir yer çok zevkli değildi. Sevemedim Bursa’yı. Gece geç saatlere kaldı dönüşümüz.

Aslında Cuma’ya kadar planladığımız gezi Perşembe günü sabahı sona erdi. “Spider’ın” dedesi rahatsızdı ve acilen İstanbul’a döndük. Zaten o gecede Allah’ın rahmetine kavuştu dedemiz. Cuma günü toprağa verdik derin bir üzüntü içerisinde. Mekanı cennet olsun.

Ölen öldüğüyle kalıyordu işte. Cumartesi bir telaşla başladı yine. Sabahın köründe evden çıkıp Sirkeciye gittik Spider’la. Elimde gezi boyunca çektiğim 4 dia pozitif film. Bir an evvel tab ettirip içlerinden 2 tanesini seçip büyük boyutta bastırıp İFSAK’a teslim etmekti tüm gayretimiz. Gün ortasında işimiz anca bitmişti.

Sertifika töreni yapılacaktı gittiğimiz fotoğraf derneğinde. Birde kursiyerlerin 2 fotoğrafı sergilenecekti. Lakin onca gayretin karşılığı , “duvarda yeterince yerimiz ve çerçevemiz yok , o sebeple fotoğraflarınızı bugün asamayacağız “ cevabı oldu. Hatta asılıp asılmayacağı bile belli değildi.

Moralim bozulmuş ve sinirlenmiştim bir kere. Tören mören beklemeden aldık sertifikaları çıktık oradan. Evli evine , köylü köyüne misali , ayrıldık Spider ‘la. Kız arkadaş adayım da ekmişti beni ve hava yine felaket sıcaktı. Otobüste bayılmadan eve dönmüştüm bin şükür.

O günden beri çıkmıyorum dışarı. Hem param yok ,hem de keyfim. Üstüne üstlük bir de şu bunaltıcı Afrika sıcakları. Bol bol sıvı tüketip , kukumav kuşu gibi düşünüyorum.Bu böyle gitmez …..

Tatsız tuzsuz yazılar serilerinin başlangıcı bu. Bari yapmışken ara dere bir şey olmasın. Madem çok iyi olamıyor çok kötü olsun. Aynı üzeri karalanmış yazılarla dolu bir çocuk günlüğü gibi. Günlük gibi günlük olsun diye.

13 Haziran, 2007

BABA lar Günü

Şimdi gözünüzde bir adam canlandırın. Daktiloda daha 2 satır yazmışken kağıdı birden hırsla makineden alıp buruşturup atıyor. Daha geniş açıda baktığımızda görüyoruz ki bu ilk değil çünkü etrafı daha evvel attığı birçok buruşuk kağıtlarla dolu.

Derken bir yenisini daha daktiloya taktıktan sonra başını ellerinin arasına alıyor ve derin bir of çekiyor. Öylece kalıyor sessizce. Yavaşça doğrulup yüzünü yeni kalkmışçasına ovuşturup kafasındakileri toparlamaya çalışıyor. Sigaradan derin bir nefes , kahvesinden bir yudum alıp ümitsizce elleri yine tuşlara gidiyor ve yazmaya başlıyor.

Şu yazının girişini yaparken belki 10 kere yazıp daha sonra sildim. Hazır internetde ödemediğim faturalar yüzünden kesilmişken, çıtır çerez denemeler yerine, full konsantire adam gibi bir şeyler yazayım dedim ama olmadı. Başlayamadım bile.

Oysa seçtiğim konuda basit; “Babalar Günü”.

Belki potansiyel bir baba olmam beni bu kadar zorlayan. Neyi anlatmalıyım? Kendi babamı mı yoksa ben nasıl bir baba olurumu mu ? Ortada fol yok yumurta yokken , kendi kendine gelin güvey olmak , dereyi görmeden paçayı sıvamakta neyin nesi şu babalık meselesinde. Üç deyim ve atasözü aynı cümlede bu kadar kullanılırdı. Kendimi tebrik ederim

Beni esas düşündüren , dölümüzü bırakabildiğimiz kadar dişiye bırakıp, iç güdüsel biçimde üremek peşinde koşan ve bencil davranan biz erkeklere; bir sıfat vererek kutsallaştırmanın ne kadar manasız olduğu. Çok mu acımasız oldum acaba ?

Dikkat ettiniz mi gerçek anlamından sıyrıldığında “Baba” kelimesini ne kadar farklı yerlerde ve de farklı anlamlarda kullanıyoruz. Mesela “ Çok BABA adam” deriz bir kişiyi tarif ederken. Onun aslında ne kadar vefakar, kalender ve iyilik sever olduğunu vurgularız bu sözle.

Argoda bir deyim vardır ; “BABAlara geldik” diye. İstediğimiz şey olmadığı gibi başımızın ciddi manada dertte olduğunu belirtmek için kullanırız.Yine şaklatarak nah işareti eşliğinde “BABAyı alırsın” derken , bir şeyi yapmanın ne kadar zor olduğunu amiyane tabirle belirtiriz.

Devlet BABA’dır Türk vatandaşının gözünde. Bunu en iyi temsil eden de devletin başına yedi defa gelip gitmiş eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel’dir .” Kurtar bizi BABA” sloganı bu yaşlı siyasinin geldiği makamlara ulaşırken destekçilerinin ağzından düşürmediği kelamdır.

Günlük hayatta gençlerin kendi aralarında kullandığı ve dile pelesenk olmuş düşünülmeden söylenen hitaplarından biridir “BABA”. Hacım , Hocam, Abi, naber ? den başka birde karşılaştığımız arkadaşa en çok “Baba naber” diye hal hatır sorarız..

Tabi ki gerçek manada “BABA” ; çocuğu olan erkeğe verilen sıfattır. İşte bu sıfata haiz erkeklerin , abudik gubudik ve sıcak bir Haziran pazarı , anneler gününün ciddiyetinden çok uzak bir biçimde babalar günü kutlanır.

Babalar gününün klişe hediyesi parfümdür. Genelde BABA parfümü markası “Brüt” tür. Bu klişelere gömlek , kravat, cüzdan ve tıraş takımını da ilave edebiliriz. Biraz kendini aşmış olanlar tamir ve el alet takımları alırlar. Erkeğe hediye almak zordur nede olsa.

Ben babama bir şey almadım. Sözle kutlarım, elini öperim. O gün unutmazda denk gelirsem tabi. Övünerek söylemiyorum bunu. Hem ailemizde böylesi bir alışkanlık olmaması hem de imkansızlık esas sebebi.

30 yaşını geçmiş ve hala ona sırtını dayanarak yaşayan bir evlattan maddi anlamda ne beklenebilir ki hediye olarak. En fazla bir güzel söz ve bir an evvel bu durumdan kurtulması.

Aslında benim fantezim babalar gününden ziyade anneler günü hediyesine ait. Bir bavul dolusu parayı annemin önüne koyup “hepsi senin” demek, hatta başından aşağı saçmak gıcır yüzlük banknotları.

Bana verdiği emeklerinin karşılığının tırnağı olamaz bu, yanlış anlaşılmasın.Bu sebeple değil zaten bu hediye. O kadarda çiğ değiliz. İlişkimizde bu gereksiz dırdır konusu parayı sonsuza kadar hayatımızdan çıkartmak için.

Bu yazılarımı halamın kızı annesine okuyor. Alim Allah yukarıda ki paragrafta yanlış anlaşılır da , aile de olay olur sonra. Anneannem için yazdığım “Güzel Anne” yazısına ” Babaannen için neden yazmadın eşek herif “ diye Halamın tepki verdiğini düşünürsek bana hak verirsiniz.

Ailevi ilişkilerimin travmatik yönlerine daha fazla dalmadan tamamlayayım şu yazıyı.

Günün birinde baba olursam bana en büyük hediye , adam gibi yetişmiş bir evlat olması olur oğlumun veya kızımın. İyi niyetli , eğitimli , zeki, istediğini bilip onu yapan ve en önemlisi mutlu bir evlat. Yegane istediğim bu.

Tek yapabileceğim bunun gerçekleşmesi için elimden gelen çabayı sarfetmek için söz vermek kendi kendime. İşte o zaman bu sıfatı hak etmiş sayılırım. “Baba”

Yazımı bitireceğim , zırlamayı kesebilirsem. Offff………….

06 Haziran, 2007

NURİ ALÇO FENOMENİ


Daha geçen gün bir gazetemizin ekinde kocaman bir sayfayı kaplayan haberi ilgiyle okudum. Efendim İstanbul'un bilinen bir gece klubü olan "Balans"ta "Nuri Alço" temalı bir parti düzenlenmiş.

80 lerin müzikleri eşliğindeki çoşku, geceyarısı Alço'nun elinde viski üzerinde röptoşambır ile DJ kabinine geçmesiyle tavan yapmış. Tezahuratlar ve sevgi gösterileri eşliğinde şovunu sergilemiş.

"Peki bu sevgi neden?" sorusu geliyor aklına insanın. Haberi yapan gazeteci arkadaşta sormuş partideki gençlere ama tatmin edici bir yanıt alamamış tabiki. Çoğunluğu işin geyiğinde. Bir nevi "Ajdar" muamelesi yapıyorlar. Hadi sevimli saf adam biz seni önemsiyormuş taklidi yapalım sende bizi eğlendir modunda.

Ama durun bakalım. Bu kadar basit değil. "Nuri Alço" tam bir gönüllü pazarlama harikası yolunda ilerliyor

Bir dönem ortadan kaybolduğunu, hatta ünlü ülkücü mafya babası Sedat Peker'in adamlarından uyuşturucu yüzünden yediği dayakla suratının tanınmaz hale geldiğini ve şehri terk etmeye zorlandığını okuduk, işittik gazetelerden.

Derken bir gurup çıktı ortaya. Kendilerine " Nuri Alço Revival Organization" diyen bu gurup başta İstanbul'un sonra başka şehirlerin duvarlarına sprey boyayla Nuri Alço yazmaya başladı. O kadar ki , yurt dışında ve hatta uzak ülkelerde bile duvarlara bu isim yazıldı. Organizasyonun adı üzerindeydi ; yeniden canlandırma. Kısa süre başardılarda.

İlgiyi çekmişti bir kere. Popülerlik kazanmıştı bu hareket. Aynı Beşiktaş'ın fanatik taraftar gurubu "Çarşı" nın esas kimliğinden sıyrılıp, herkesce desteklenen bir fenomen haline gelmesi gibi , Alço hareketide tüm absürdlüğüne rağmen gençlere çekici gelmiş ve taraftar kazanmıştı.

Şimdi herhangi birisinin eline bir kutu sprey boya verseniz ve bu duvara istediğini yazabilirsin deseniz , herhalde ilk aklına gelecek "...... seni seviyorum" dan sonra Nuri Alço olacaktır.

Aslında cevabı birazda Türk Sinemasında kötü adam/kadın karakterleri ve 80 li yıllarda aramak gerekiyor.

Özellikle 50,60 ve 70 lerin Jön premier ler ve esas kadınları hafızamızda ne kadar yer bırakmışsa , kötü karakteri canlandıran isimlerde o kadar hatırlanır. Arada bir denge vardır.

"Ayhan Işık-Belgin Doruk", "Ediz Hun- Hülya Koçyiğit", "Kadir İnanır-Türkan Şoray", "Cüneyt Arkın-Filiz Akın", "Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu" isimlerinin yanında Ahmet Tarık Tekçe, Erol Taş, Hüseyin Peyda ve Suzan Avcı'yı unutmak mümkünmüdür.

Peki 80 li yıllara gelindiğinde Türk Sinemasına iz bırakmış kaç tane jön sayabilirsiniz. Neredeyse hiç. "Yaşar Alptekin","Tarık Tarcan" yada "Hakan Koç" gibi mankenlikten oyunculuğa geçmiş tiplermi jön. Afedersiniz ama sadece yakışıklı olmak yetmiyor , birazda oyunculuk kabiliyeti lazım.

O dönemde bol bol çekilmiş şarkıcı, türkücü filmlerinden jön çıkmasını beklemekte hayalperestlik olur kanımca . Belki karizmasıyla ön plana çıkan "Orhan Gençabay". İbrahim Tatlıses mi diyen oldu? Leğen getirin çabuk kusacağım !

Yetenek vaad eden dönemin nadir jönlerden biri olan "Kenan Kalav" da karıştığı bir uyuşturucu vakası yüzünden senelerce İspanya'da hapis yattığından , geri döndüğünde jön lük yapamayacak kadar yaşlanmıştı.


Bozulan bu dengede akılda kalanlar jönlerden daha çok kötü karakterler oldu haliyle. " Harmanım abiiii , bana mal lazım mallll" replikleriyle zaten çirkin olan Tecavüzcü Coşkun'un yanında, Nuri Alço nur suratlı kaldı. Evlerinden kaçan masum kızların içkilerine ilaç kattı , onları kirletti.

Ayrıca sarı saçları , düzgün fiziği ve böğrü açık ipek gömlek, olmazsa olmaz altın kolye ve beyaz pantolon kıyafetleriyle, Türk Sinemasının klasik kara suratlı , kaba saba ve çirkin kötü adam karakterlerinden farklı bir portre çizdi.

Türkçe yazarsam başım belaya girer kusura bakmayın, o tam bir "bastard & mother fucker"

80 li yıllara damgasını vuran bu kötü karakter oyuncusunun sempatik gelmesinin en önemli sebebi nostalji ve belki çok zorlarsak Türk Erkeğinin içindeki kirli yöne hitap etmesi. Sadece bir organının gösterdiği doğrultuda giden yurdum erkeği için bulunmaz bir idol.

2020 li yıllarda benzer bir hareket yaşansa, cilanan eski yıldız çıksa çıksa dizi oyuncularından çıkacaktır. Ben şimdilik belirli bir aday görmüyorum. Ya siz ?....

Made In China


Evvelki gün 2 duygu arasında sancılarla cebelleştim , gidip geldim. Bir yönüm tüketici çılgınlığının zirvesine bana "oufff hepsi çok güzel şunu almalıyım , bunu almalıyım" dedirtirken diğer yönüm "bunlar çin malı oysa yerli malı herkes onu kullanmalı, zinhar almamalısın" dedirtiyordu.

Bir han düşünün 5 katlı. Sıra sıra toptancı dükkanları. Hediyelik eşyalar, ev-mutfak araç gereçleri , dekoratif malzemeler ve hatırlayamayacağım kadar çok çeşitte ıvır zıvır satılıyor. Fiyatlar dışarıya göre inanılmaz derecede makul. Hepside ithal ve büyük çoğunluğu Çin malı.

Buraya girerken insan cüzdanından kesin olarak kararlaştırtığı bir miktarı cebine koymalı ve o limitte alışveriş yapmalı. Aksi halde tüm cüzdanınız boşalmış ve eliniz kolunuz torba ile çıkabilirsiniz. Satılan ürün yelpazesinin hanımlara daha çok hitap etmesi nedeniyle bu tavsiyem daha çok onlara.

Serde vatan millet sevgiside var tabi. Hafızamda ilkokul yıllarında meyveli , kuru yemişli, "yerli malı haftası" kutlamışlıkta var . Şimdi taa km lerce uzaktan gelen ve peynir ekmek gibi satılan bu çin malları ne olaki. Bu ıvır zıvırı biz üretemezmiyiz yani. Heheyt alasını yaparız ötesine bile geçeriz.

Ama kazın ayağı öle değil tabi.

İşgücü olabildiğince ucuz. Para birimi değersiz. Üretimde devlet teşviği had safhada. Nükleer silahları ve güçlü bir ordusu var, totaliter bir rejimle yönetiliyor, dünyanın en kalabalık ülkesi. Böyle olunca hiç bir dış baskıya boyun eğmiyor, kimseyi takmıyor. Dünyanın jandarması Amerika bile diş geçiremiyor.

Bir yandan 2 milyara yaklaşan nüfusu ile sermaye devleri için müthiş cazip bir pazar. Herkes bu pastadan olabildiğince kalın bir dilim alma peşinde. Bu pazara girebilmek içinde aynı serbestliği karşı tarafa sağlamak zorunda diğer devletler. Bir kısıtlama yada katı kotalar koyma şansı yok.

Bundan 10 sene evvel bağıra bağıra geliyorum diyordu Çin. Bir kaç tane vizyon sahibi geleceği görebilen şirket haricinde hiç kimse sallamadı bizde bu çekik gözlü ufak tefek insanları. Onlar hala atalarımızdan korktuğu için dünyanın en uzun setini inşa etmiş, karate kung fu yapan, pirinçle beslenen bir milleti.

Ben ihracatla profesyonel anlamda uğraşmış birisi olarak söyleyebilirim ki, Çin malları ile rekabet çok zor. Tek dez avantajları olan kalite düşüklüğünü de zaman içerisinde aşıyorlar ve hatta aştılar bile. Taklid etmekle başlayan bu yolda kendi özgü tasarımlarını da oluşturmaya başladılar.

Peki ya bizim üreticimiz. Kullandığı enerji pahalı. Ham madde ithal ve pahalı. İş gücü ucuz ama vergilerle beraber pahalı. Sermayesi düşük. Borç para alsa faizler yüksek. Türk parası gereğinden fazla değerli. İç piyasada sıcak para dönmüyor. Çekle senetle uzun vadelerde ödemeler gerçekleşiyor. Teşvik yeterli değil. Rekabet gücü zayıf. Markalaşma vizyonu yok.

En güçlü ve en önemli ihracat kalemlerimizden biri olan otomotiv sektöründe, Avrupa'nın çoktan terk ettiği düşük teknolijili , kar marjı düşük , maliyetli ürünler üretip satıyoruz. İkinci en büyük sektör olan tekstil kan ağlıyor. 1 ytl ye ürettiğini 100 ytl ye iç pazara süren tekstil sektörü hem yerli tüketiciyi küstürdü hemde dışarı satış yapamıyor artık.

Üretmeye ve ürettiğini satmaya dayanmayan bir ekonomi ne kadar sağlıklı olabilir sorarım size.

O pasajda satılan malları neden biz üretemiyoruz. Benim cebimden çıkan para Yang 'a, Lee'ye neden sermaye olsun. Ali'ye, Hasan'a gitsin. Gitsin ki daha çok üretsin satsın. Üretsin satsın ki Mehmetler , Ayşelere yeni iş kapısı olsun. İstihdam artsın. Refah artsın.

Tüketici kendi cebine bakar en çok ve doğal olarak. Çin mallarına karşı gönüllü bir tüketici ambargosu şuuru oluşması zor , hatta imkansız

Hadi be Türkiyem , silkelende kendine gel artık.

İstanbul ve Su


Gereksiz derecede ısınmış küremizde kuraklık dizboyu hale gelmişken, tek kurtuluşumuz ; tüm İstabul'luların el ele tutuşup bir sinerji yaratması ve Mr. Metin Milli önderliğinde "Yağdır Mevlam Su" şarkısını bağıra çağıra söylemesi.

Höngürt şakırd yağmur yapmazsa ve hatta Metin Milli'ye yıldırım isabet etmezse ne olayım. Biryantinli saçları , koyu güneş gözlükleri , ülkücü bıyıkları beyaz pantolonu ve kırmızı ceketiyle gerekirse paratoner vazifesi görür bizi kurtarır. Nede olsa o "Milli" bir kahraman.

2400 senelik bu yaşlı şehir , ağırladığı tüm medeniyetlere su için bir çözüm üretmeyi mecbur kılmıştır zaten. Devamlı bir cazibe merkezi olması dolayısı ile kalabalık nüfusa yetecek miktarda suyu bulmak ve hazırda tutmak zorunludur.

Bizanslılar sarnıçlar inşa etmişlerdir. En ünlüsü olan "Yerebatan Sarnıcı" nı Sultanahmet'e gittiğinizde cüz i bir rakama gezebilirsiniz. Bundan başka İstanbul'da "Zeyrek" gibi daha az bilinen irili ufaklı sarnıçlar bulunmaktadır ancak birçoğu unutulmuş gitmiş , var olanları da bakımsız ve ziyarete kapalı durumdadır.

Sarnıç mantığı basittir. Yağmur ve yeraltı suları ile beslenen su depolarıdır. Defalarca kuşatma altında kalmış İstanbul için düşmanın su yollarını kesmesi yada zehirlenmesi ihtimaline karşıda güvenlidir. Günlerce su ihtiyacını karşılayabilirler.

Osmanlı döneminde ise sarnıçlar önemlerini yitirmiştir. Çünkü gerek dini itikatları gerekse alışkanlıkları Osmanlı'yı durgun su yerine , akan suya yöneltmiştir.İstanbul çevresindeki taze su kaynaklarını geliştirdikleri fevkalede sistemlerle şehrin merkezine taşımışlardır.

Bu amaçla arklar ve su yolları ve kemerler inşa etmişlerdir. İstanbul Büyük Şehir Belediyesinin karşısında , Saraçhanede arzı endam eden "Bozdoğan Kemeri" bu sistemin güzel örneklerinden biridir. Kemerburgaz'da ve muhtelif yerlerde benzer yapılara rastlamak mümkündür.

Hatta İstanbul'un tepelerinden biri olan günümüzün popüler mekanı Taksim , şehir dışından gelen suların bölünüp farklı noktalara aktarıldığı bir merkezdir. Semt ismini bu tarihi misyonundan almıştır. Bugün meydanda bulunan ünlü heykelin altında dahi bu sisteme ait kalıntılar bulunduğu bilimektedir.

Aslına bakarsanız İstanbul'un altı , artık gün yüzü görmeyen ve şehir efsanelerine dönüşen tünel ve delhizlerle doludur. Kimisi su amaçlı inşa edilmiş kimisi de Kral, Padişah, Şehzadelerin acil ve gizli çıkış yolları olarak kullanılmıştır.

Doğma büyüme bir İstanbul'lu olarak (Fatih gibi tarihi ve merkezi bir yerinde) İstanbul'un su sorunuyla geçirdiği kurak yazları gayet net hatırlıyorum. Bu ilk olmayacak.

Özellikle 80 yıllarda sanırım Nurettin Sözen zamanında günlerce su akmamıştı. Sadece belli saatlerde , o da kapıcı daireleri ve en alt katlara ip kalınlığında gelen suyu biriktirip , çamaşır bulaşık ve temizliğe kullanmştı büyüklerimiz. Biz küçüklerede , güğüm ve kovalarla o suyu kollarımız adeta koparcasına eve dökmeden taşımak düşmüştü.

Su havzalarının etrafının yeterince korunamaması , siyasi çıkar amaçlı çarpık yapılaşmaya bu bölgelerde adeta gözyumulması , gitgide artan nüfus ve son olarak küresel ısınma bir an evvel birşeyler yapılması gerektiğini gösteriyor.

Yoksa bu şehir bizi affetmez. Dudakları ıslak olmalı bu şehrin , dili damağına yapışmamalı. Yoksa bizi ağırlamakta Bizansa ve Osmanlı'ya davrandığı kadar müsamakar olmaz. Bizide gün yözü görmeyecek şekilde gömer ki hem de ne gömer.

Ama benim çözüm önerim farklı , birinci paragrafta ciddiyim ben ;

Kurtar bizi "Mr. Metin Milli". Bizim için son bir kez söyle şu şarkıyı " Yaaağdıırrr Mevlaaaam Suuuuu".

Olur da işe yararsa sana teşekkürlerimizi Bedia Akartürk vasıtasıyla sunacağız. "Su geliiirr güüldürrr güüldüür, gelde Mr. Metin Milli beni güldürr, bir damlacık kanım akmaz, öldürürsen sen öldüüürr."

03 Haziran, 2007

Aklıma Takıldı !


"Aaaavaaantajın varsa , Avantajııın var !"

Allahım kaç gündür bu reklam sloganı aklımda dönüp duruyor. Her duyuşumda beynime girip uzun bir süre çıkmak bilmiyor. Olur olmadık yerde bunu söylerken buluyorum kendimi. Bir reklam sloganı bu kadar güçlü olabilir mi ? Evet olur. İşte kendimden kanıtları.

Genç okuyucular belki hatırlamazlar ama "Parizyen Çorapları" nın reklam şarkısı halen aklımda. "Müjde müjdee sizeee , parizyendenn müjdeee sizeee". Peki ya "Kartopu" yünlerinin reklam şarkısına ne demeli. " Şşşş , Şşşş gördün mü ? , kartopu alıp ördün mü ?" Deterjan var bide. " Mintaxla canım , mintaxla " yada " Size ALO diyoruuummmm"

Ama eskilerden tüylerimi diken diken eden tek bir reklam vardır. İlkokul zamanlarıdır , yaz tatili bitmek üzeredir ve radyoda durmadan şu reklam çalınır: " Okul ön lük le rin de Balinlerizzz! Vak Vak Vak" Halen duyduğumda ertesi gün okul başlıyor kabusu çöker üzerime 7-8 yaşlarımdaki gibi.

Sloganla akılda kalmanın haricinde , devamlılık öğeside kullanılmıştır zaman zaman. Banka reklamları gibi. Kaan Girgin'i bize tanıtan , oyunculuğa sokan Y.K.B. reklamı değilmidir. Arzum Onan ve Uğur Yücel'in İş Bankası reklamlarını hatırlayın. Dizi gibi genç erkeklerin güzel kızlara aşkını ilan etmesi ni merakla izlemiştik bölüm bölüm.

Görsel olarak etkileyici olanlara bir örnek Sinan Çetin'in "Renault 11 Flash" reklamını hatırlıyorum. Araba , nasılda güzel kızı selamlar gibi ani hareketlerle kafa eğip aynı anda sellektör yapar. O hareketin aynısını yapmaya çalışan kaç genç , el freni çekiliyken kalkma hareketini denemiştirde debriyajı yemiştir.

Bu örnekleri çoğaltmamız mümkün. Eminim sizinde uzak yada yakın geçmişten aklınızda kalan birçok reklam ve sloganı vardır.

Bu reklamcıları küçümsememek gerek. Televizyonlar da saniyesi binlerce dolara yayınlanan bu kısacık görüntülerde , reklamı yapılan ürün yada hizmeti en doğru , en yalın , en çarpıcı ve teşvik edici şekilde anlatmak her babayiğidin harcı değil. Harcanan emek büyük.

Görsel sanatlarda üstad kademesindeki kişiler , sanat manat dinlemeden kiralık katil modunda tüm bilgi , yaratıcılık ve tecrübelerini konuştururlar. İletişim alanında proflar, hocalar doğru yaklaşım için danışmanlık yaparlar. Sayılı müzisyenlere melodiler ısmarlanır. Ürünle örtüşen ünlü simalar cast olarak seçilir. Creatif ekip slogan belirler. Ortaya son derece konsantire bir ürün çıkar.

Peki niçin ? Neden bu kadar harcanan emek ve para? Dizi , haber , film aralarında olurda zaplamak yerine onları izlememiz için mi ? Yazık değil mi ?

Bu kadar romantik olmaya gerek yok tabi. Sonuçta amaçları bir ürünü yada hizmeti allayıp pullayıp bize aldırmak. Rekabette bir adım öne çıkmak. Adlarını duyurmak. Tercih aşamasına geldiğinizde aklınıza girmek. Öyle ya da böyle.

Başarılılarmı , bence evet. Hemde çok.

"Demolition Man" filmini hatırlayın. Dondurulup yıllar sonra çözülen polis memuru Sylvester Stallone, geçmişten gelen azılı suçlu Wesley Snipes'ı yakalamaya çalışır. Gelecekte kurulan yeni kusursuz toplum modelinde ise eskilerden bir tek reklam müziklerine izin verilir.

Gerçi bu konularda ahkam kesecek bir birikimim ya da eğitimim yok. Sadece izleyiciyim. Ama yorumlarken işin uzmanı ve hoca "Ali Atıf Bir" den daha dürüst olacağım kesin. Büyük bütçeli dev şirketlerin reklamlarını , belki ekmek gelir kaygısıyla sert eleştirmekten korkmam.

Bana eleştirilerimden dolayı "Krsital Elma" ödülüde vermezler. Camdan bir Hıyar hediye ederler ancak. Bende bir tüketici olarak o ödülü kime iade ederim bilemeyeğim artık.

"Aaaavaaantajın varsa , Avantajııın var !"

Buldum ! Aklımda kalmasının dilime dolanmasının esas sebebi "Göksel"in harika yorumlaması. Keşke O da bu yazıyı okusa.......