27 Temmuz, 2007

Hayaller


Hayallerinin peşinden koşmamıştı ne zamandır. Geçmişin hayaletlerinden kaçıyordu halen. Harabeye dönmüş , terk edilmiş bir konaktı hafızası. Her kapısını araladığında içini bir korku kaplar , içeri adım atamazdı. Birkaç sefer mecburen girmişti de içeri , her defasında gözünden dökülen yaşlarla çıkmıştı oradan.

Islak saçlarını tarayıp tarağa baktığında dökülen birçok teli gördü. Tıpkı kurduğu hayaller gibi onlarda terk ediyordu tek tek bedenini. Yerine gelenler ise güneşte parlayan o siyah saçları değildi artık. Çektiği her acının karanlığına inat beyazlıyordu artık. Biliyordu ki bir zamanlar olmak istediği şeyler arkasından geriye tek bir şey kalmıştı. Kimse oydu artık.

Hayaller kurmayı , aşık olduğu şehri ve içindeki her şeyi terk ettiği gün mü kesmişti bilinmez. Tek bildiği buradan , herkesten , her şeyden kaçmak isteğiydi. Arkasına bile bakmadı giderken.

Yola koyulmak için gittiği tren istasyonunda saatinin gelmesi için bekleme salonuna girdi , belki bir büfe vardır umuduyla. Birkaç bira içmek iyi gelecekti. Arafta bekleyen ruhlar gibi insanlar vardı salonda. Her biri ayrı bir bankta ve yalnız. Duruşlarında kendisininkiyle aynı bitkin ifade , bakışlarında hüzün .

Boş banklardan birine oturdu. Üzerinde toplanan utangaç bakışların farkına vardı birden. Kafasını kaldırıp etrafına bakındığında , hepsi gözlerini kaçırdılar birer birer. Çok sessiz di, Yere iğne düşse sesi duyulabilirdi. Sessizliği bozan konuşmaya hazırlanırken boğazını temizlemek için çıkan hırıltı oldu. O an farkına vardı , söze başlamadan evvel bunu nasıl her defasında tekrarladığını.

Hemen yan bankta oturan genç adama “merhaba” dedi. Daha evvel görmediği kadar uzun ve parlak saçları vardı bu adamın. Yüzü sanki hiç güneş görmemiş gibi bembeyazdı. Parmakları uzun ve inceydi. İnce dudaklarından “asabi biri herhalde” diye geçirdi içinden. Cevap da alamamıştı selamına zaten. Başını çevirdi genç adam , hiç duymamazlıktan gelerek.

Şaşırmıştı. Şimdiye kadar selam verdiği hiçbir erkek kayıtsız kalmamıştı O’na. Güzelliğiyle ilgi çekmişti hep. “Çok mu yaşlandım ve çirkinleştim acaba ?” diye düşündü. Salonu utangaç bir şekilde tekrar süzdü , gören oldu mu diye. Herkes gözleri yerde oturmaktaydı ve etrafta olup bitene kayıtsızlardı. Salonun en sonunda , kendisine gülümseyerek bakan yaşlı kadın hariç.

Yaşlı kadın yerinden doğruldu ve kendinden beklenmeyecek kadar çevik adımlarla yanına kısacık sürede geliverdi.İlk başta insana sevimli ve sıcak gelen bu gülümseme halinin suratında devamlı kaldıkça nasıl asap bozucu bir şekil aldığını fark etti.

Hem davette etmemişti. Her yaşlı gibi , kısa süre her şeyini hiç durmadan anlatacağını ve kafasını şişireceğini düşündü ama yapmacık gülümsemesini kendiside eksik etmedi.

Kadın daha evvel hiç duymadığı ve bilmediği bir dilde konuşmaya başladı. Nefes bile almadan heyecanla konuşuyordu sürekli. Ama o her kelimesini anlıyordu. Birazdan yola çıkacağını , sevdiklerini görmeyi ne kadar istediğini , onları ne kadar özlediğini anlatıyordu. Şaşkınlıktan dona kalmış dinlerken , az evvel selamını almayan genç adamın aynı dilde haykırmasıyla irkildi birden ;

“Bunak karı ! Rahat bırak kızı”

Yaşlı kadın sustu ve yüzündeki o hiç değişmeyen gülümsemeyle kalkıp aynı çeviklikle kendi bankına gitti. Oturduğu yerden aynı sırıtmayla bakmaya devam ediyordu. Kendinden çok genç birinden terbiyesizce işittiği azar karşısında , suratında gram kızgınlık yoktu. Az evvel sanki hiçbir şey olmamıştı.

“Delilerin arasına düştük” diye düşündü kendi kendine. Bir an evvel orayı terk etmeliydi. Dışarıda bir sigara ile kendine gelmeliydi. Bekleme odasından çıkıp kapıyı çekti . Arkasına döndüğünde yine aynı odada buldu kendini. Yere bakan sessiz kalabalığın suratındaki sırıtmayı fark etti.

“Allahım bende deliriyorum galiba “ diyerek odadan kendini hemen dışarı attı ama , çıktığı kapıdan girdiği yer aynı odaydı. Aynı tipler , aynı yerlerinde oturmaktaydılar.

“Biri bana burada neler döndüğünü anlatsın “ diye korkuyla haykırdı. “ Siz kimsiniz ?” , “ Ben nerdeyim ? ”

“Farkında değil” diye mırıldanmaya başladı kapının yanında oturan ortayaşlı , şişman adam. “ Fakında değil ”. Hiç durmadan bunu tekrarlıyordu yere bakarak.Diğerleri ise sırıtmayı bırakmış , gülemeye başlamışlardı. Kahkahalar atıyorlardı. Öyle ki biri banktan kayıp yerde tepinerek gülüyordu.

“Yeter !” diye bağırdı uzun saçlı genç adam.

Birden tüm kahkahalar , tüm gülüşmeler kesildi. Hepsi eski haline gelmişti. Yere bakıyorlardı ve aynı hüzünlü ifadeye bürünmüşlerdi.

Korkudan ne yapacağını bilemez halde durduğu yere mıhlanmıştı artık. Aldığı nefes yeterli gelmiyordu. Gözlerinin karardığını hissetti. Sendeledi , düştü düşecekti artık. Direnmeye hacet yoktu. Kendini bıraktı.

Gözlerini açtığında yatakta yatıyordu çırılçıplak. Hemen yanında dün barda karşılaşıp , gece eve beraber geldiği ve muhtemelen seviştiği adını bile tam hatırlayamadığı şu adam yatıyordu.

“Ne bok yedim ben yine” diye söylendi kendi kendine.

Kalkıp bilmediği bu evde mutfağı bulmaya çalıştı. İçi yanıyordu sanki. Su içmeliydi bir an evvel. Su ve bardak için aranırken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Elleri titreyerek dökemeden doldurmak için uğraştıysa da su tüm masaya döküldü. Kendi evi olmadığının farkına varıp suyu kağıt havluyla toplamaktan vazgeçti birden. Ne lanet olası bu adamı bir daha görecek ne de bu eve bir daha gelecekti.

Hayallerinden vazgeçmekle aslında kendinden vazgeçtiğini biliyordu artık. Hayallerini terk ettiği şehirde mi bırakmıştı bilinmez. Ama az evvel gördüğü kabustaki genç adamın tam bayılmadan önceki , bilmediği dilde son sözlerini hatırladı ;

“Nopostrom ai nosmata ven quen”.

Yola çıkması lazımdı. Kendi içindeki bekleme salonunda yeterinden fazla beklemişti. Şimdi yolculuk zamanıydı. Nerde kaybettiği bilinmez , hayallerinin olduğu yere doğru. Son duyduğu kelimelerin anlamını merak ediyordu.

Evin dışında bekleyen uzun saçlı , beyaz tenli genç adam güneşin aldığı gözünü kısarak şöyle bir baktı yolun karşısındaki pencereye. Çıplak bedenini tülün arkasına saklayarak dışarıyı seyrederken gördü onu. Dalgındı.


Gülümsedi kendi kendine genç adam. Son kez gökyüzüne baktı ve görevini tamamlamış olmanın gururuyla , elleri ceplerinde yürümeye başladı ıslık çalarak.

24 Temmuz, 2007

Hikaye Toplayıcısı


Ona karşı koyamazsınız. Ona direnemezsiniz. Bir bir anlatırsınız her şeyinizi hem de ta en derinlere inerek tüm çıplaklığıyla.Bir zaman sonra teslim olmak için can atarsınız zaten. Mitolojik bir tanrıça gibi kavrayıverir ruhunuzu. O bir hikaye toplayıcısı.

Bir adı sanı vardır elbet. Bir geçmişi ve kendi hikayesi. Ama bilmezsiniz daha doğrusu O söylerde siz sonra unutursunuz. Gözlerinin içindeki fer o kadar canlıdır ki , baktığınızda hayat bulursunuz. Gülüşündeki masumiyet sizi çocukluğunuzun anlamsız kahkahalarına götürür. Korkularınız silinip gider. İçinizi güven duygusu kaplar.

Kelimeler dökülmeye başlar ağzınızdan. Sanki ilahi bir gücün verdiği vahiy gibi hafızanızdaki her şeyi durmaksızın anlatırsınız. Yorulmadan , ağzınız kurumadan , sesiniz çatlamadan. O anı anlatırken aynı duygular peydah olur içinizde. Huysuzlanır , sevinir , üzülürsünüz. Kahkaha atar , ağlarsınız ama Hikaye Toplayıcısı sizi sakinleştirir hemen.

Kimseye hatta kendinize bile itiraf edemediğiniz şeyleri söylersiniz. Vicdanınıza ısrarcı bir leke gibi yapışmış kalmış günahları söker atarsınız. Kabuklaştırdığınız acılarınıza bir tırnak atarsınız. Yeniden kanar. Her şey bittiğinde kendinizi çırılçıplak kalmış gibi bir utanç duygusu içinde bulursunuz. Ama çok kısa sürer bu an. Hikaye toplayıcısı sözleriyle sizi örter tekrar. Kanayan yaralar iyileşir. Kendinizi tüy gibi hissedersiniz.

Aslında bir günah yiyen gibi her şeyi üzerine almıştır O. Sizi hiç usanmadan büyük bir sabırla dinlemiştir. Eşsiz zannettiğiniz aslında son derece sıradan her şeyi dinlemiştir. Sizin acılarınızı hissedip içi acımış , sevinçlerinizle mutlu olmuştur. Yaşadığınız ve anlattığınız her şeyi içselleştirmiştir..

Ne yapar bu kadar hikayeyi bilinmez. Nerde saklar hiç kimse bilmez. Ne zaman kullanacağını ise merak eder dururum ben.Bilgeliğin sırrı bumudur acaba.Torbasında biriktirdiği bu hikayeleri yarın başı sıkışanlara bir hediye gibi sunup onlara yol mu gösterecektir. Yoksa hepsini birden yakıp , sadece üzerimizden aldığı yükle pişecek midir o ateşte. Kim bilir.

Bana göre içindeki derin uçuruma saklar bunları. Her bir oyuğa bir hikaye koyar sessizce. Başına geldiğinde uçurumun , başının dönmemesi için dua eder kendi kendine. Düşmesini engelleyecek , onu tutacak bir el yoktur. Yapayalnızdır orada. Topladığı tüm hikayelerle bağırır uyanın diye. Sonra kendini bırakır boşluğa.düşer düşer düşer…. Ama asla yere çakılmaz

Aslında topladığı her hikaye ile birlikte sizin ruhunuzdan bir parçada almıştır. Onun haykırışıyla oyuklarından çıkar ruhlar. Bir bulut gibi etrafını sararlar.Her düşüşte tüm o ruhların içini görür. Ve tabana vardığında tek başına kalır yine. Ayaklarında kumu hisseder. Sessizdir. Kendi nefesini duyar sadece. Ve en derindeki o en büyük kovuğa yaklaşır.

Üzerinde onun ismi vardır.Kendi ismi. İçindeki çuvala cebinden bir şey koyar ve tekrar çığlık atar. Onu aşağıya indiren ruhlar daha hızlı biçimde yukarı çıkarırlar.Uçurumun tepesinde kalbi hızlı hızlı atar. Uzaklaşır oradan ve başka hikayeler için yola çıkar.Ne ismini bilen vardır nede görünüşünü kimse hatırlar. Bir gün sizde karşılaşırsanız hiç şaşırmayın. Anlatılacak bir hikayeniz varsa tabii…

16 Temmuz, 2007

Tapir


Angelus'un pek bir sevdiği hayvandır bu tapir. E tabi blog'unda yer alan yazarlar içinde en zooloğu ben olduğumdan bu tapir hayvanıyla ilgili bir yazı yazmak da bana düştü.

Ordan burdan topladığım bilgilere göre bu tapir, görüntüsüne bakılarak sanıldığının aksine karıncayiyengillerden değilmiş. At ve gergedan soyundan geliyormuş, ki bunda tek toynaklı bir hayvan olmasının büyük rolü var. Bizim Kelaynaklar kadar olmasa da soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bu arkadaş Güney ve Orta Amerika ile Güneydoğu Asya'da, ormanlık alanlarda yaşıyormuş. Baird Tapiri, Hint (ya da Malezya) Tapiri, Dağ Tapiri ve Amerika Tapiri olmak üzere 4 ayrı türe sahipmiş. Benim favorim aşağıdaki Hint tapiri (diğer türler kahverengi ya da siyah. Hepsinin yavrusu benekli, çizgili olurmuş, e tabi kamuflaj olayı):

Tipinden de tahmin edilebileceği üzere uysal bir hayvan, ot mot yiyor. Boyu genellikle 2, yüksekliği de 1 metreymiş. İyi koşup saklanırlarmış ancak et ve derileri nedeniyle avlandıklarından en büyük düşmanı insanmış (timsah, kaplan, anakonda gibi vahşi yaratıklardan bile kurtulabiliyorlarmış ama insandan kaçış yok malesef). Bu güleç yüzlü (bazen de melankolik izlenimi veriyor) sevimli hayvanların burunlarının uzun olması otçul oldukları için otları tutup koparabilmeleri içinmiş. Yani öyle evrilmişler işte. Soylarının tükenme tehditi altında olmasının insandan başka bir nedeni de 13 ayda bir yavru doğurmaları olabilir. Gerçi bu konuda 8 yılda yalnızca bir tane yavru sahibi olabilen orangutanlardan daha şanslılar. Daha çok geceleri takılıyorlarmış.

Tapirler genel olarak böyle canlılar. Merak edip daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için internette oldukça bilgi var. Benim tapirleri araştırırken dikkatimi çeken şey, Vietnam'a ait pek çok pul üzerinde resimlerinin olmasıydı. Artık milli hayvan mıdır, nedir. Belki de soylarının tükendiği insanların kafasına kakılsın diye özellikle bu hayvanları pul üzerine basıyorlar (ben zeki miyim acaba).

Bir de Tapir Tahir var. Penguen okuyanlar bilir, Tavşanlar'da yer alıyor.Selçuk Erdem için de sempatik bir hayvan olacak ki bu hayvanı Bahadır Baruter ve Fatih Solmaz'dan önce kullanmıştı. Belki de hayvanlar aleminde vücut boyuna oranla en uzun penise sahip olmaları ilgisini çekmiştir bu karikatüristlerin. Ya da ben herşeyin altında birşey arıyorum.

Evet sevgili Angelus, işte senin tapir böyle şirin bir arkadaşımızmış. Blog'un aracılığıyla daha da meşhur olursa ne güzel olur. Sana bol tapirli bir yaşam diliyorum...

13 Temmuz, 2007

Kahretsin!


28 yaşındayım ve bundan nefret ediyorum. Söyleyince bile kulağa korkunç geliyor. 28! Yirmilerin sonu. Yaşıtım pek çok kişinin kurduğu birer ailesi var, çoluğu çocuğu, işi gücü, dolayısıyla birer düzeni var. Bense yıllarca bu akademik kariyerdi, yok yurtdışıydı bilmemneydi derken şu kahpe zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım.

Okuyanlar "anca mı dank etti, jeton beşgen galiba" diyebilirler. Evet, anca dank etti ve bunun Karadenizli olmamla bir ilgisi yok. İnsan bunu gerçekten bir anda "daaannnkkk!" diye algılıyor. Düşünmek istemiyorsun ancak biraz kendine karşı dürüst olup kendine şöyle bir gerçek anlamda baktığında "ah, yaşlanıyorum!" diye panik yapıyorsun. Panik ataklamaya da meyilli bir insanım zaten.İnsan kendini hergün aynada gördüğü için farketmiyor elbet.

Ancak başkalarından duyduğun zaman her ne kadar sinir olsan da kabul etmen gerekiyor. "Aa, sen değişmişsin" (teşekkürler, nezaketin için, sen de hiç değişmemişsin, ağzından bal damlıyor gerizekalı) ya da "sen kilo mu aldın?" (hayır, kilo almak da birşey değil de insan eskisi gibi bir anda hop diye veremiyor bu kiloları, hem ben ne kadar stres altındayım, biliyor musun denyo! Sen önce kendi g..tüne bak, değirmen taşı gibi!) ve benzeri laflar elbette özellikle bir bayan olarak insanı çıldırtmakla birlikte bir yandan da bazı konularda artık birşeyler yapmaya motive ediyor.

Kaldı ki benim gibi iğrenç hırslı bir insan için çok da zor değil bu. Ne mi yapıyorum? Yediklerime dikkat ediyorum (şimdiden kilo verdiğimi söyleyenler var, ben de farkediyorum zaten) bir de saç ve cilt bakımı yapıyorum (bu konularda da son zamanlarda oldukça iltifat aldım). Yine de insan eskiyi düşünmeden edemiyor...

Eskiden, yani özellikle gelişme çağlarındayken pek çok erkek peşinizden koşar, hatta bazıları yanınızda annenizin bile bulunduğunu bildiği halde umursamadan yolda giderken (hem de otobüste gidiyorsunuz!) kendi arabasıyla zaaankk! diye bir acı fren yapıp koca otobüsü durdurur, yolcuların şaşkın bakışları altında yanınıza gelip telefon numarasını elinize tutuşturur (evet, başıma geldi, yavru vatan Kıbrıs'ta).

Bir yandan arkadaşlarınız arasında çok popülersinizdir, sırf size yakın olmak için zavallı arkadaşlarınızı kullananlar bile olur, sevgili olurlar onlarla, bir yandan her buluşmada sizi keserler. Siz de kız arkadaşınıza söyleyemezsiniz ki, yanlış anlaşılır, sonra kızla kavga edersiniz, ne kıskançlığınız kalır, ne de sevgilisine göz dikmişliğiniz (bu da başıma geldi). Neyse bunlar ayrıldıktan sonra erkek arkadaşının gelip ilan-ı aşk etmesi haklı olduğunuzu iyice kanıtlar ama iş işten geçmiştir.

Hem genç hem de güzel olmanın pekçok dezavantajı vardır aslında. Kendinize güveniniz biraz fazla olduğundan ukala, şımarık bişey olursunuz, size uyuz olanlar çoktur. Kıskanan kızlar çoktur, hiç acımadan en terbiyeli tabirle "hafif kız" damgasını yapıştırıverirler. Sonra sevgiliniz de deli gibi kıskanır, bir nefes aldırmaz. Genç olmanın verdiği enerjiyle herşeyi yapmak istersiniz ve yaparsınız da, ama hep başkalarının yaptıkları değil, sizin yaptıklarınız göze batar.

Neyse, tüm bu gençlik anılarını iç çekerek hafızanızdan geçirip üstüne bir de "heey gidi günler, hey" diyorsanız artık yaşlanıyorsunuz demektir. İnsanlar size artık "siz" diye hitap ediyorlarsa, yok cilt bakımlarıyla, saç bakımlarıyla filan uğraşıyorsanız, yaşgününüzü kutlamak artık içinizden gelmiyorsa, eğlenceyi filan artık eskisi gibi kaldıramıyorsanız yavaş yavaş bir baston edinmenin zamanı gelmiş demektir.

İşte böyle, gençler. Sonradan değerini bilmeden geçirdiğiniz yılları düşünüp iç geçireceğinize anınızı yaşayın, her istediğinizi yapın. Sloganınız "Seize The Day" olsun!

11 Temmuz, 2007

Sonsuz Sevgi Yalanı

Birisini en çok ne kadar sevebilirsiniz ? Sevginin çokluğunun göstergesi nedir ? Fedakarlık eşittir sevgi midir ? Daha birçok soru geliyor aklıma sevgi hakkında. Kendi kendime sesli düşünerek muhakeme yapıyorum ve yazıya döküyorum bunu şu an.

Sevginin zirve noktasını yaşadığım an eski bir sevgilim için dua ettiğim andır. Aşıktım. Hem de sırılsıklam cinsinden. “Birimiz öleceksek önce ben öleyim , onun yokluğuna dayanamam Allahım” diye mırıldandım yattığım yerde. Yukarıda ki duymuş olacak ki orta parmak havada malum işaretle “Aaalll Sana” diye yapacağını yaptı. Kendisi için dualar ettiğim kişi benden ayrıldı.

Bu ayrılık ve üzerine gelen tüm kötü gelişmelerin neticesinde bir gece evde bu sefer mırıldanma şeklinde değil ellerimi yukarı açıp bas baya dua ettim yine. “Allahım daha fazlasını verme kaldıramam “ diye. Hemen ertesi gün annem apartmanın merdivenlerinden 3 kat aşağıya yuvarlandı , acile ben kaldırdım. Yukarıda ki yine mesajını vermişti. “Aaallllll sana ! “

Bu günlerde de işler pek yolunda değil. Artık dua etmeye korkuyorum. Bu sefer kol mu yoksa bacak mı görürüm “ Aaallll Sana” eşliğinde bilemiyorum. “Sen daha ne gördün ki be adam , insanlar nelerle mücadele ediyor” mesajını çok net bir şekilde aldım 2 kere. Fazlası adamı bozar.

Peki koşulsuz sevgi var mıdır? Sanmam. Baksanıza bizi yarattığına inandığımız bile bizi yargılıyor. Hatta ömür sonu karnesinde notlarınız kırıksa sonsuza kadar kötü bir tatil geçireceğinizi de temin ediyor. Freud a göre ise koşulsuz tek sevgi dünya üzerinde “Anne Sevgisi”. Hadi oradan Hatta “Hayde Ordan” Freud. Kaç kere çürütüldü fikirlerin bende çürüteyim tam olsun memleket.Dur sen dur.

Hayat hiçte faziletli bir şey değil. “Gör beni göreyim seni” , “ne kadar ekmek o kadar köfte” dünyası.Hiç tanımadığınızdan başlayın en yakınınıza kadar. Değişen tek şey bunun sınırları. Pazarlıklar üzerine kurulu her şey. “Al gülüm ver gülüm”. Bu kadar basit.

Kusura bakmayın ama aynı şeyler sizi doğuranlar içinde geçerli. İster Anne ister baba olsun daha doğar doğmaz ilk pazarlığınız “ Önce ben ona bakıp büyüteceğim sonra ben yaşlanınca o bana bakacak” şeklinde başlıyor. Bir zevkin ve üreme içgüdüsünün sonucu her şeyden habersiz bununla başlıyorsunuz hayata.

Sevindirici haber ; bonusu var birde bu yukarıda ki pazarlığın. Sorumluluklarınıza ne kadar sadık kalırsanız cennet o kadar garanti. Yaşasın. Şimdi çek sonra rahat et sistemi hem de sabit faiz oranlarıyla.

Sonra hayatta diğer pazarlıklar başlayıp devam ediyor. Sınıfını geç sana bisiklet alacağım zart alacağım zurt alacağım. Ödüllendirmeler cezalandırmalar. Hayata hazırlık evreleri bunlar. Hiçbir şeyin bedava olmadığının , bir bedeli olduğunun hazırlıkları. Sevgide dahil. “All in” her şey dahil sistemi.

Birini sevdiniz , haydi ömür boyu sürsün evlenelim dediniz. En kabasından kadın evde oturur ev işlerine bakar , çocuk doğurur ona bakar , erkek dışarıda çalışır onların geçimi için gerekli olanları sağlar pazarlığı vardır.

Daha aşağıda ki paragraflara hak verirken aile kısmına pek yüz vermediniz değimli. Hele inançlıysanız yaratan konusunda söylediklerim karşısında belki suratınız ekşidi. Korkmayın normalsiniz. Tabularla ve dokunulmazla dolu bir hayat sürüyoruz. Yargılamayın rahat edin. Sıkmayın canınızı yahu.

Bence sevgi özgürlük , saygı ve paylaşımla beslendiği zaman gelişir büyür. Bir çiçeğin doğru toprakta gübrelenip coşması gibi. Ortaya göz alıcı şeyler çıkabilir. İç içe geçen kavramlar aslında bunlar.Saygı duymak karşınızdakini özgürleştirir. Özgürleşen kişi size hassasiyetinizden dolayı saygı duymaya başlar.

Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemeli ve göstermeliyiz bunu. “Seni seviyorum” demeli insan SENİ yi vurgulu bir biçimde tonlayarak. Toplum yargılarını , kendi iç hesaplaşmamızı , imajı falan bir kenara bırakıp yapmalıyız bunu. Bir yerden başlamalı insan.

Seni seviyorum blog um. Zaman zaman içimdekileri kustuğum fikir çöplüğüm gibi davrandığım için kusura bakma. Kelimelere ihanet etsem de dikkat eder oldum sana yazamaya başlayalı. Ben seni , sen beni geliştiriyorsun.

Seni seviyorum Raupe. Bana daha çok yazmam için ilham verdin hep. Tüm bu yazılarda görünmez bir parmağın var aslında.

04 Temmuz, 2007

YALOVA GÜNLÜKLERİ



Yalovada bir internet cafedeyim şu an. Uzun zaman olmuş cafelere gelmeyeli. Geneli ayı dolu bu mekanlarda şu an entellektüellik arayacak halim yok. Açım nete ve blogumda yazmaya. Raupe yi özledim resmen. Şu kısıtlı dakikalarda bir denk gelemedik.

Dedem keyifsiz bu aralar. Sık ziyaretlerin sebebi bu. Şehir merkezine 25-30 km uzaklıkta bir köydeyiz. Köy hayatı güzel tabi. Meyve , sebze , börtü ve bol sayıda böcek ve arıyla doğanın bir parçası haline geliyor insan. Ama bir yandan bu kadar sessizlik ve sakinlik sıkıcı. Zaman sanki akmıyor.

Bende mümkün mertebe kendimi oyalayacak şeyler yaratıyorum. Ağaç dalları buduyorum , çiçekleri suluyorum. Fotoğraf çekiyorum ve fırsat buldukça şehir merkezine iniyorum. Eğer müsaitlerse akrabalarımı görüyorum. Ama bizde ki akrabalık ilişkileri sancılı olduğundan bunu çok yapamıyorum.

Yaşıtım sayılabilecek kimse olmadığından ve hatta olanların büyük kısmı hatun kişi ve evli barklı olduğundan , genç kuzenlerimle görüşüyorum. Ama dedim ya bizde akrabalıkta öle kırk yılda bir görüşülür. Sık sık görüşmek ayıp ve sakıncalıdır. Neyse...

Çektiğim fotoğraflardan yaptırdıklarım oldu. İçlerinden bir kaç poz kayda değer , diğerleri ya benim azizliğime uğramışlar ya da enteresanlık içermiyorlar. Ama bakalım İstanbul'a dönene kadar ne kadar film yakacağım burda. Şimdiden 4 adet 36'lık negatif oldu bile.

Yazı yazmak için elime kalemi kağıdı aldığımda havaya giremiyorum malesef. Beni şevklendiren bir yandan klavyeymiş anladım. Yazamıyorum öbür türlü. İçimden yazmak gelmiyor. Şu sıralar düşünmekle daha bir meşgulüm belki ondan.

Böyle herkesten ve herşeyden uzaklaşmanın en iyi yanı insanın düşünmek için bol zamanının olması. Radikal kararlar falan alma arifesinde değilim ama bazı fikirler daha bir olgunlaştı zihnimde. Kendimi yargıladığım bu süreçten daha iyi bir Angelus çıkartmak amacım.

İşte yine günlük tadında bir yazı oldu. Size söylemiştim ama. Günlük gibi günlük olacak diye. Tatsız tuzsuz. Umarım Raupe daha güzel yazılar benden ve dengeler bu durumu. İlkini yayınlamış bile. Sağolsun var olsun.

Birde kendisinden bir ricam var. Cafe olduğu için yazıya fotoğraf felan koymuyorum. Raupe a bırakıyorum bu işi. Uygununu bulsun yüklesin. Ahahaha aslında bak bu süper bir fikir :)