tag:blogger.com,1999:blog-359641832008-05-08T01:40:46.957+03:00İhanet Ettiğim KelimelerAngelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comBlogger164125tag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-50507388665531171402008-04-26T10:38:00.002+03:002008-04-26T10:46:38.232+03:00BİR FİLM BİN SORU<a href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/SBLdX9cfepI/AAAAAAAAAbg/ouZVt-UbEZU/s1600-h/gattaca.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5193456724012399250" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/SBLdX9cfepI/AAAAAAAAAbg/ouZVt-UbEZU/s400/gattaca.jpg" border="0" /></a><br /><div>Dün gece uykulu gözlerle bir yandan bilgisayarda online oyunumu oynayıp bi yandan TV de zap yaparken , Cnbc-e de başlamakta olan filme takıldım kaldım. </div><div><br />İmdb'ye girip kısa bir araştırma yaptıktan sonra filmin konusunu ilginç buldum .PC yi kapatıp , yatağıma uzandım ve "Gattaca" yı izlemeye başladım. Bu kadar beğeneceğimi inanın bende düşünmemiştim. Hatta senelerce bu filmin varlığından bihaber olduğum için kendi kendime hayıflandım.</div><br /><div>Film gelecekte geçiyor. İnsanların daha doğmadan tüm sağlıksız genlerinin ayıklanıp , en iyilerinden seçme genlerle dünyaya getirildikleri bir zamanda. </div><br /><div>Kahramanımız "Vincent" ise türünün son örneklerinden. Böylesi bir prosedüre tabi tutulmadan dünyaya geliyor. Doğar doğmaz kendisine biçilen ömür süresi 30 sene , ciddi kalp rahatsızlığı sahibi olma olasılığı %99. İleri derecede miyobu var. Doğuştan tam bir kaybeden</div><br /><div>Tüm bunların ötesinde gelecekte bir de tutkusu oluyor. Uzaya çıkmak ve Saturn'e gitmek ....</div><br /><div>Genetik olarak doğmadan kusurlarından ayrıştırılmış kardeşinin gölgesinde hep 2 nci planda büyüyor. Kardeşlerin ailelerinden gizlice oynadıkları kıyıdan kim daha uzağa yüzecek cesaret oyununda hep yeniliyor. Kardeşini yarışta geçip boğulmak üzereyken kıyıya taşıdığı günün sonunda hayallerini gerçekleştirmek için evi terkediyor.</div><br /><div>İkinci sınıf muamelesi gören ve çakma genetik olarak adlandırılan , sıradan bir insan olarak temizlikçi olmaktan öte bir kariyere sahip olamıyor malesef. Uzay uçuşlarını gerçekleştiren " Gattaca" firmasında temizlik görevlisi olarak çalışırken , bir kusursuzun başına gelen felaket onun hayallerine açılan kapı oluveriyor aniden. </div><br /><div>Yaptığı illegal anlaşma ile "Vincent" kendini kaybettirip uzun ve çileli bir hazırlıktan sonra anlaşma yaptığı belden aşağısı felçli , eski bir yüzme şampiyonu , genetik olarak kusursuz kişinin kimliğiyle , yani "Jerome" olarak Gattaca'da çalışan en başarılı uçuş ekibi adaylarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Her seferinde genetik ve yeterlilik kontrollerinden türlü numaralarla geçmeyi başarıyor</div><br /><div>Herşey planlandığı üzere yürürken ve hayaline ulaşmak için yalnızca 1 hafta kala "Gattaca" şirketinde işlenen şüpheli bir cinayet herşeyi karıştırıyor. Eski Vincent yeni Jerome amacına ulaşacak mı ? Merak ediyorsanız 97 yapımı başrollerini "Ethan Hawke" , " Uma Thurman" ve "Gore Vidal" in paylaştığı bu filmi mutlaka seyredin.</div><br /><div>Filmden bu kadar zevk almamın sebebi aslında sorguladıklarının evrensel ve neredeyse zamanın ötesinde olması. </div><br /><div>Sahip olduğu teknoloji sayesinde tanrıcılık oynamaya hevesli insanoğlunun , kader dediğimiz noktada nasıl çuvalladığı , mükemmelliyetçiliğin hayatı renklendirmek yerine bizi nasıl robotik canlılar haline getirdiği gibi... En önemlisi insanlar arasında pozitif veya negatif ayrımcılığın ırk , renk değil genler üzerinden ama birşekilde devam etmesi....</div><br /><div>Siz olsanız çocuğunuzun doğmadan sahip olduğunuz genetik ve kalıtımsal arızalardan temizlenmesini ister miydiniz ? Hiç bir zaman şişmanlamayacak , kel olmayacak , ölümcül hastalıklara yakalanmayacak , sağlıklı , güçlü bir çocuk sahibi olacaksınız !! </div><br /><div>Eh başbakanımızda en az 3 çocuk doğurun diye buyurduğuna göre , bence herkes en az bir tanesinin böyle olmasını ister. Peki kendi çocuklarınızdan hangisine yatırım yaparsınız ?</div><br /><div>Galiba en önemli soru , siz nasıl doğmayı tercih ederdiniz ? Bence kimse böyle bir avantajı gözardı edemez. Peki ya şahsi hasletler. Ruhunuz. Onu kim kusurlarından ayıklayacak ?</div><br /><div>Ben bilmkurgu filmlerini severim. Fantastik ve saçmadılar ama temellerini genelde bir gerçeklikten alırlar. Nükleer savaş sonrası darmadağın olmuş bir dünya , herkesin fişlendiği big brother tarzı bir yaşam, ölümcül bir virüsün bilerek dünya nüfusunu azaltmak için yayılması ama kontrolden çıkması gibi gibi gibi.</div><br /><div>Bugün kullandığımız cep telefonlarına bakınca , ilk olarak 1966 yılında çekilmiş "Star Trek" türkçe adıyla " Uzay Yolu" dizisinde kullandıkları iletişim araçları aklıma geliyor. Telsizi andıran şeffaf kapaklı minik ve ince aygıtlar. 1966 yılında sanırım cep telefonu denen bir cihaz yoktu.</div><div><br /></div><div>Işın kılıcı ne zaman icad edilir bilinmez ama tahminim Şaolin rahiplerinin "Jedi" olarak adlandırılmaya başlandığı tarih olabilir.</div><br /><div></div><div>İnsan denen mucizevi yaratığın daha kusursuz hale gelmeye çalışırken bir takım dengeleri bozması mümkün mü ? Bu sorgu din ve bilim ayrıca etik çatışmalar ve farklı düşüncelere kadar varabilir. Bense filmin tadı damağımda , daha uzatmadan yazıyı burda bitiriyorum ..... </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-78104477328500350772008-01-23T22:56:00.000+02:002008-01-23T23:04:57.241+02:005 AY SONRA<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R5erJHzEDDI/AAAAAAAAAas/v0EVSR_IYBE/s1600-h/New__MG_2640.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R5erJHzEDDI/AAAAAAAAAas/v0EVSR_IYBE/s400/New__MG_2640.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5158780071376587826" border="0" /></a><br />Bu yazıda ne deneme var ne kelime oyunları. En kaba tanımıyla en içten gelenlerin dışa vurumu bu. Yüzük parmağından kalbe giden damar gibi. Kalbimden geçenleri parmaklarıma akıttığım bir yazı. Kanım gibi. Düşüncelerim yok , çıkarımlar yok. Ben varım sadece birde O var.<br /><br />"O" diye bahsettiğim , benim en sevdiğim. Varlığıma ayrı bir anlam katan yegane insan. Şimdiye kadar taklitleriyle yetindiğim ve beklediğim tüm duyguları bana yeniden yaşatan kişi. 5 ayın sonunda kendimi 5 sene farklılaşmış hissettmeme neden olan.O.<br /><br />Birisini bu kadar çok sevmek , birine bu kadar çok bağlanmak , birisini bu kadar çok önemsemek. Ben bütün bu kadar çoklardan , o kadar çok korkuyordumki. 24 Ağustos'a kadar taki. 24 Ağustos'ta yılların birikimi yerle yeksan mı olmuştu peki. Yok canım o kadarda değildi.<br /><br />Ama adımımı atmıştım işte. Uzun süre sonra ilk defa baştan sonunu görebildiğim bir ilişkiye başlamıyordum.15 gün sonrası için söz veremiyorduk birbirimize. Sevme ve bağlanma özürlüydük ikimizde. Savaştan dönen tekerlekli sandalyeye mahkum gaziler gibi. Hafif deli. Rüyalarında savaş verdikleri cepheleri kabus olarak gören. Küçük seslerde irkilen.<br /><br />Yeniden yürümeye başladım ben O'nunla. İkimizde doğrulmuştuk yerimizden. Birbirmizin elinden tutup yeniden yürümeyi öğreniyorduk. Koşmalıydık eskisi gibi. Düşmekten korkmadan. Saçma kahkalar atarak. Hiç bir şey düşünmeden. Çocukluğumuzun oyunları gibi. Hiç kaygısız gülmeliydik , çocukluk masumiyetiyle. Saatlerce. Yorulduğumuzda çöküp sırt sırta vermeliydik. Sonra yere yatıp gökyüzüne bakmalı , hayaller kurmalıydık. Birbirimizin elini hiç bırakmamalıydık.<br /><br />Birimiz diz çöktüğünde yere diğeri onu kaldırmalıydı. "Haydi" demeliydi. "Çok zaman kaybettik bugüne kadar". "Acısını çıkartalım tüm heba olan zamanların". "Anasını satalım bu dünyanın". "Gemileri yakmak gerekirse , gel onları beraber yakalım". "Kaybedecek aptal gururumuzdan başka ne varki". "Zaten ona hiç değmeyenlerin ayaklarına serip kilim etmedik mi ?"<br /><br />"O" benim en kıymetli hazinem. Yıllar sonra en derinlerde bulduğum inci tanem. Halen ulaşabilmiş değilim ama. Nefesimi tuttum ilerliyorum. Işıltısıyla gözlerim kamaşıyor, rüyaya dalmamak için kendimi zor tutuyorum. Tüm etrafındakilerden değerli ve farklı. "O" nu fark ettiğimde ise çok iyi hatırlıyorum , tarih 5 Mayıs'tı.<br /><br />İyiki var. İyiki O'nu seviyorum bu kadar.<br /><br />Nice 5 aylara , 5 senelere , 5 Asırlara ve sonsuzluğa...Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-68719728264532512642008-01-04T13:36:00.000+02:002008-01-04T13:41:34.618+02:00Uzun Zamandır Bekleyen Yazı<a href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R34bDIK91yI/AAAAAAAAAak/WYRgtBInvzM/s1600-h/09_pics_65872.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151584764305463074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R34bDIK91yI/AAAAAAAAAak/WYRgtBInvzM/s400/09_pics_65872.jpg" border="0" /></a><br /><div>Gecenin bir köründe ( 00:36 GMT+2 ) oturmuş Cnbc-e kanalında dünyanın en hızlı ingilizce konuştuğunu sandığım anne ve kızın hikayesini anlatan "Gilmore Girls" dizisini seyrediyordum ki, aklıma Raupe geldi. Gilmore Girls le nasıl bir bağdaştırma kurdum bilmiyorum ama uzun zamandır onun hakkında birşey yazmadığımı fark ettim.<br /><br />Kimi zaman klavyeyi parçalayacak kadar beni sinirlendirmeyi başarmış olsa da , genellikle bana monitör başında kahkaha attıran ( iş yerinde delirdiğimi düşündüler birkaç kez ) , eşsiz sohbetiyle bu nevi şahsına münhasır kişiliği anlatmam gerektiğini düşündüm. Çok değerli bir dost çünkü. Onun buradaki yazılarını özledim doğrusu. Çünkü bu yazılar bana hep konuyla bağlantılı yazılar yazabilme adına bana ilham vermiştir.<br /><br />Şimdi Gilmore Girls dizisinin etkisini anladım. Evreka !!! Aramızdaki diyalogların , aslında dünya üzerinde var olmayacak derecede iyi arkadaş olmayı başarabilmiş bu anne kızın diyalogları kadar, konudan tümüyle kopmadan ama hep çağrışım sıçrayışlarıyla ve hiç sıkıcılaşmadan devam eden akışkanlığından kaynaklanıyor olması. (Böyle uzun cümle olur mu yahu ) Tabi ki en önemlisi ikimizinde geveze oluşu ve konuşmayı çok sevmemiz.<br /><br />Ama esas geçenlerde komik bir şey oldu. Benden helallik istedi. Fi tarihinde , "Avrupa Yakasını" benden sonra seyrettiğini ve ona seyretmeden önce anlatılmasından nefret ettiğini bildiğim halde dayanamayıp 1 cümle ile "şu sahne çok komik" diye bahsettiğim için bana çemkirmişti. Unutmamış :)<br /><br />İşte dostluk budur. Hoyrat olmamaktır. Önem vermektir. Hassas olmaktır. İncelik ve anlayış göstermekten hiç bıkmamaktır.<br /><br />Senin gibi bir dostum ve iyi bir blog yazarı ortağım olduğu için çok şanslıyım Raupe. Iskaladığım doğum günün içinse senden özür dilerim. İyiki varsın. </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-17823814563487795162008-01-04T09:33:00.000+02:002008-01-04T09:44:33.156+02:00DAVET<a href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R33i84K91vI/AAAAAAAAAaM/5ngs7roE9II/s1600-h/galatasaray.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5151523084280125170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R33i84K91vI/AAAAAAAAAaM/5ngs7roE9II/s400/galatasaray.JPG" border="0" /></a><br /><div>Galatasaray Lisesinden tophaneye doğru inen bir sokak vardır. İsmini bile hatırlamadığım bu yokuş ileride kah genişleyip , kah tekrar darlaşıp boğaza kadar ulaştırır sizi. Sabahın köründe afyonunuz patlamadan düşmemek için dikkatli dikkatli inerken , güneş doğuşunun kızıllığı boğazda salınan gemilerden yansırda , harika ışık oyunları ile gözleriniz kamaşır. Durup derin bir nefes alırsınız ve bu şehirde yaşadığınız için tanrıya yeniden şükür edersiniz.<br /><br />Bahsettiğim sokak artık benim için ayrı bir önem taşıyor hayatımda. Daracık kapısından girip , aynı darlıktaki merdivenlerden tırmanırım eski bir apartmanın. En üst kata kadar duvarlarına sürtünmemeye çabalayarak çıkar, eski rum evlerinin kapılarında bulunan ve şimdi hepimizin unuttuğu anahtar biçiminde mekanik zili çevirip çalarım. Kapı açıldığında , burnuma mis gibi bir koku gelir. Yeni yıkanmış ve kurumaya bırakılmış çamaşırın kısaca temizliğin kokusu değildir bu. Elinizi üzerinde dolaştırdığınızda artan çiçek kokusuna da benzemez. Basbaya dostluğun , beni samimi ve sıcak bir sohbete davet eden , içtenliğin kokusudur.<br /><br />Aldığım davet ile 50 metrekareye sığıştırılmış minimal bir hayata adım atarım. Hiçbirşey fazla ve abartılı değildir. Eksik birşeyde bulamazsınız ama. Belli bir zevki ve zekayı yansıtan , rahatlık için herşeyin düşünülmüş olduğu salona girdiğimde , kulaklarımın pası radyodan gelen güzel müzik ile silinir. Her bir tınısını duymamı sağlayacak kadar yüksek , konuştuğumu çok rahat duyacak kadar alçak.Genelde Metro FM çalar. Bu ortama zaten dinginliğiyle örtüşen soft melodiler yakışır.<br /><br />Kendime oturacak bir yer bulduktan sonra sohbete dalmak uzun sürmez. Her konuşulan konu , peşi sıra yenisini getirir. Akıcı , kesintisiz , kasmadan , abartmadan. Üzerine birde bol kahkahalı. Muhakkak ikram görürüm ama ikram edilenlerin pek bi önemi yoktur bana göre.En güzel meze sohbettir nede olsa. Zaman benim için durmuştur o anlarda ama dakikalar ve saatler birbirini kovalar. Gitme vakti çoktan gelip çatarda , geçmiş olur bile.<br /><br />Benim için yayılan temiz çarşafa uzanıp , yorganı üstme çekip, kafamı mis gibi kokan yastık mitiline koyduğum an hayal kurmaya başlarım, çevreme bakınarak. Kendi hayallerimi görürüm etrafımda. Benim hayalim Moda'da ama. Vazgeçemem ordan. Balkonu rüzgardan korumak lazım birde , yanan rengarenk mumlar sönmesin diye. Ayrıca daha büyük olmalı veranda için. Sevgilime güne ait son bir güzel bir mesaj çeker , yarı hayal yarı gerçeklerle uykuya dalarım. Deliksiz sabaha kadar sürecek , huzur dolu uykuma.<br /><br />Geniş zamanda anlattığıma bakmayın yukarıdaki hadiseyi. 1 kere yaşandı bu şimdiye kadar. O kapının daima bana açık olduğunu bilmenin rahatlığıyla yazıyorum böyle. Cesaretimi mazur görsün dostlarım demek istediğim ev sahipleri.<br /><br />Tüm bunlar için çok teşekkür ederim Emre. Harika ev sahipliğin için minnettarım Funda. Sizlerle vakit geçirmek hayalle gerçek arasında. Bir yokmuş bir varmış gibi. Yoktan var edilen ve emek verilen herşey gibi güzel ve anlamlı. </div><br /><div></div><div>Hayatımın sonuna kadar unutmayacağım bir hatıra kazandırdığınız için tekrar tekrar teşekkürler. </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-73032460853114610672007-12-27T12:47:00.000+02:002007-12-27T12:49:52.977+02:00HAYALLER<a href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R3ODJ4K91uI/AAAAAAAAAaE/nvTNSkt9IpI/s1600-h/DSC_0066+(Large).JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5148603004735051490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/R3ODJ4K91uI/AAAAAAAAAaE/nvTNSkt9IpI/s400/DSC_0066+(Large).JPG" border="0" /></a><br /><div>Hayalci adamım ben. Orhan Veli'nin dalgacı Mahmut'u misali aslında gökyüzünü ben boyarım maviye her sabah. Kafamdaki limitsizlik her ne kadar yine gördüklerimle sınırlıysa da , bir rüyanın halüsinasyonu kadar gerçek ve delilik arasında gidip gelir. Şimdiye kadar tüm algıladıklarım hayal çorbasında tuz olur, çeşni olur. </div><br /><div></div><br /><div>Benimle çok ciddi bir konuyu konuşurken dahi , suratınıza sırıtarak bakıyorsam eğer , anlayın ki o an anlattıklarınızı almışım, kafamda evirip çevirmişim. Çok kayda değer birşeyse söylerim belki ama genelde bu anlık sırıtışların sonu konunun, ciddiyetine göre tekrar suratımı asmakla biter .Gariptir ki konuşurken bir anda sırıtan sonra ciddileşen egoist manyaklar karizmatik gelebilir insanlara ama ben dinlerken yaparım bunu. Karizma hak getire. Deli mi ne ? </div><br /><div></div><br /><div>Yolda zaman geçirmek için hayal kurarım. Otobüsün camından bakarken dışarı ,aslında baktığım akıp giden yol ve binalar değil ; gözümün önündeki gizli perde de oynamakta olan sahnedir. Müdehale ederim bir yönetmen gibi. Olmadı bu sahne baştan. "Action ! " Ta ki mükemmelleşip bir daha bunun hayalini kurma ihtiyacı hissetmeyene kadar. Uzun seyahatlarin en iyi ilacıdır hayal kurmak. </div><br /><div></div><br /><div>Uyumadan evvel , yatakta bir sağa bir sola dönmeden sabit kalabilmek için hayal kurarım. Günün sonunda yaşadığım olayları yaşadığım gibi değil , yaşamak istediğim gibi yaşarım yeniden. Çok eğlenceli ve rahatlatıcıdır bu. Ben olamayan benin ortaya çıktığı zamanlardır. Zamanı geri almaya kudretimiz yoktur işte , hayallerle rahatlarım. Kendim olmayan çok daha neşeli , sert vs. , uçlarda yaşayan ben olur keyiflenirim de , keyiflenirim. Tyler Durden'a rahmet okuturum sabah kalktığımda "Gregor Samsa" olmamak için. </div><br /><div></div><br /><div>Ya birgün hayatın tüm gerçekliğinden kopup , kendi hayal dünyamda yaşamayı tercih edersem. Kısacası delirirsem. Çok korkutucu geliyor ama bir yandan da aman ne güzel olur. Düşünmeyi bırakıp , farkındalığın acısını yaşamam artık. </div><br /><div></div><br /><div>Ben insan olduğum için yaparım tüm bunları. İnsan olmak için .....</div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-360776019484599772007-11-13T21:28:00.000+02:002007-11-13T21:42:09.658+02:00Sevgili Cici Blogum<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rzn94A75tnI/AAAAAAAAAY4/z_rCA9ITSiQ/s1600-h/F1010006.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rzn94A75tnI/AAAAAAAAAY4/z_rCA9ITSiQ/s320/F1010006.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132412389131138674" border="0" /></a><br />Çok ihmal ettim bu blogu son zamanlarda. Ayda bir yazı yazar oldum ama inanın bunun için geçerli mazeretim var sevgili Angelus severler. Misal bizim buralarada çok sık elektirik kesintileri , bölgesel tayfunlar ve depremler yaşandı. Şu an bile bu yazıyı enkaz altından yazıyorum. Çok zor şartlar altında yaşıyorum allah sizi inandırsın. Başkasıda inandıramaz zaten bunlara.<br /><br />Aslında birkaç parçaya bölünmüşlük en önemli nedeni. Bir blog daha kurdum fotoğraf projesi için oraya yazıyorum. Ayrıca arkadaşım Emre'nin blogunda film eleştirileri ve yorumları yapıyorum. Proje için fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Yeni kısa film projesi için çalışmaya başlayacağım şimdi.<br /><br />Ama en kısa sürede düzenli olarak yazmaya başlayacağım yine. İlk yazımı yazdım bile aşağıda. Biraz kolayına kaçıp çok güncel bir konu yazmış olsamda , başlangıç için idare edin artık. Sevgili blogum özledim seni. Bir makas alıp yanağından çok fazla şey biriktirdiğimi müjdeleyeyim sana da bana kırılma.Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-51279152710015446072007-11-09T21:03:00.000+02:002007-11-13T21:25:05.668+02:00Feysbuk Çılgınlığı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rzn5Dw75tlI/AAAAAAAAAYo/bNSLl8Bt1gY/s1600-h/11_pics_74820.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rzn5Dw75tlI/AAAAAAAAAYo/bNSLl8Bt1gY/s320/11_pics_74820.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5132407093436462674" border="0" /></a><br />Geç bile kaldım aslında şu son zamanların moda websitesi hakkında yazmak konusunda. Adeta bir çılgınlık gibi büyüyen, yurdum insanının 800 bin kişiyle doldurduğu ve dünyada en çok kullanan milletler sırlamasında 4 ncü sırada yer aldığımız feysbuk elbetteki benim gözümden kaçmadı.<br /><br />Hatta arkadaşlarımdan gelen ısrarlı , " üye ol bak, eski okul arkadaşlarını bulabilirsin" tekliflerine ve abartıp " ebeni bile bulursan şaşırma" fikirlerine rağmen ısrarla direniyorum üye olmamak için. Bunun için sebeplerim var tabiki. Hemde çok geçerli sebeplerim var. Buyrun hep beraber inceleyelim bunları.<br /><br />Birincisi tamemen kişisel. Popülerizme karşı bir duruş. Bilinçli bir tepki değil ama. Böyle aniden saman alevi gibi parlayan ve birden popüler olan herşeye karşı mesafeli durmuşumdur şimdiye kadar. Ayrıca şuna bir şekilde eminimki bir yerden sonra bu işinde çivisi çıkacak. Öylesine sallamıyorum bunu , tecrübelerimden söylüyorum.<br /><br />Superonline Serverda daha birkaç chat odası olduğu dönemde girmiştim o ortama. Gerçekten akıllı adamların oluşturduğu belli bir topluluk vardı. Kapanmasına yakın ise 4000 i aşkın kullanıcısı ve yüzlerce odası ile titanik misali battı. Seviyesi yerlerdeydi. Aynı akibetin feysbukun başına geleceğine eminim.<br /><br />Komplo teorilerine meraklı bir adamımdır ben. Bu konuda da kurdum hemen bir tane hemde en mantıklısından. Feysbuk un yeni ortağı kim ? Microsoft ! Msn live spaces , hotmail ve çeşitli vasıtalarla yapmak istedikleri altın tepsiyle önlerine sunulmuş oldu bu site vasıtasıyla. Hem microsoftun hemde Amerikan Hükümetinin.<br /><br />Bir site düşününki insanlar gerçek kimlik bilgileriyle , tüm geçmişlerini kapsayacak şekilde ve genel anlamda kim olduklarını ortaya koyan verilerle üye olsunlar. Aman tanrım ne büyük bir veri. Senin benim için değil tabiki. İstihbarat birimleri için en başta. Peki ya büyük firmalar ?<br /><br />Elinde böylesi bir database olan bir güç , büyük firmaların pazarlama araştırmaları için milyonlarca dolara bu bilgileri satmazlarmı sizce. Üyelik anlaşmasını okuduğunuzda buna ilişkin herhangi bir madde gördünüzmü sorarım size.<br /><br />Yani microsoft bu siteye 1,6 milyar dolar verdiyse hemde sadece küçücük bir kısmı için , bunu çok daha fazlasını kazanmak için yaptı. Sadece sosyal komünitelere verdiği destekten dolayı değil tabiki. Ben şimdi zaten dünyanın en zengin insanı olan Bill Gates 'e neden daha fazla para kazandırayım ki :)<br /><br />Birde olayın bambaşka bir boyutu var. Neymiş efendim eski ilkokul , ortaokul , lise , üniversite arkadaşlarınızı bulmanızı sağlıyormuş. İyide giden gider kalan sağlar bizimdir. Ben o kişilerle arkadaşlığımı devam ettirmek isteseydim ettirirdim zaten. Ayrıca seneler sonra lise arkadaşımla karşılaştığımı düşünüyorumda , nasılsın kilo almışsın falan felan geyiğinden sonra eeeee olur insan. Seneler sonra paylaşılacak ne kalmıştır geriye eski anılardan başka.<br /><br />İngilizler merak kediyi öldürür demişler ya boşuna dememişler. Tabiki hepimiz merak ederiz eski arkadaşlarımızın şimdi neye benzediklerini , ne halde olduklarını. Aslında feysbukun başarısının altında sanırım bu merak var aslında. Meraklanmadığınız yada bastırabildiğiniz sürece inanın size birşey ifade etmeyecektir. Yeni arkadaş kazanmak mı ? Aman kalsın :)<br /><br />Peki hiçmi iyi yönü yoktur şu feysbukun? Vardır elbet. Boş zamanınızı öldürmek gibi faydalı bir yönü vardır. Birde sanalda olsa benim şu kadar arkadaşım var bu kadar arkadaşım var gibi övünmek için bir sebep olur. Sanal alemin popüler insanları. Mahirler ve niceleri çıkacak daha bu alemden. Mahirler ölmez feysbuk bölünmez.<br /><br />Not : Fotoğraf kel alaka gibi gözükebilir. Ama bazen masum şeylerin kötü niyetli kullanılabileceğini hatırlatması bakımından anlamlıdır. Dur ben bu kediyi otelinde ziyaret edeyim :)Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-10792510047312117722007-10-11T20:48:00.000+03:002007-10-11T21:56:52.344+03:00"O"<a href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rw5xMsqcsvI/AAAAAAAAAYA/UBHEqAEtxrI/s1600-h/msn1.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5120154289328403186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/Rw5xMsqcsvI/AAAAAAAAAYA/UBHEqAEtxrI/s320/msn1.JPG" border="0" /></a><br /><div>Bir sözüyle dünyayı değiştirebilirdi.Küresel ısınma , açlık , savaşlar, soykırım ,terör , hayat pahalılığı , geçim sıkıntısı , depreseyonlar vb. tüm herşeyi birden yeryüzünden silip tam bir huzur getirebilir , herşeyi ve herkesi , lanet olası tüm gerçeklikleri ve farkındalığın acısını dindirebilirdi belli bir zaman için. Sahip olduğu gücün ya farkında değildi yada farkında olup yapmak istememişti. Söylemedi. Ne bir kelime ne de bir söz.</div><br /><div></div><br /><div>Beklenilen söz aslında bir uyuşturucu gibiydi. Duyulduğu zaman insanı kendinden geçirip , bulutların üzerinde uçmasını sağlayan , dünyanın tepesinde hissettiren sihirli bir sözdü. Tehlikeli yanı ise bağımlılık yapmasıydı. Bir kere alıştımı insan hep duymak isteyeceği türdendi ve bağımlısı haline geldiğinizde eskisi kadar uzun zaman sürmeyecek etkisinde sadece acı dindirebilir , daha azına asla razı olmazdınız. Biliyordu değerini. Etrafa saçmak gibi bir niyetide yoktu. Kendinde sakladıkları arasında duruyordu.</div><br /><div></div><br /><div>Aşılması zor duvarların arkasında erişilmesi zor hazineden biriydi. Kıymetliydi.</div><br /><div></div><br /><div>Beklendiğinden habersiz ve sözleşilmemiş diyalogların spontaneliğinde , cümleleri 2 kişi kurar ve senaryo gibi yazamazsınız, istediğiniz gibi şekillendiremezsiniz.Fizikteki etki tepki yasaları geçersizdir burada. 2+ 2 =4 yapmaz. Korkular devreye girer , yaşanmışlıklar tüm lanet olası bizi biz yapan acılar , coşkular, alışkanlıklar. </div><br /><div></div><br /><div>Beklenilen , beklenti. İşte en kusurlu yönümüz. Olanı var olduğu gibi kabul edip , olması istediğine çevirecek güç ve olgunluk varken serzenişler nedendir acaba ? Şikayet etmek bir yetişkine uygun şey değildir hem. Hayalciliğin en kötü yanı bu sanırım. Kafanda mükemmeli kurgulayıp ona ulaşmayı bir an evvel isteyip , sabırsızca davranıp sonra bir çuval inciri mahvetmek. İşte yapılmaması gereken bir hatadır bu.</div><br /><div></div><br /><div>Randevulaşılmış diyaloglardan vazgeçmek.İçten gelen bir söz. Mutluluk. "Seni Seviyorum" demek</div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-70751953404250306512007-09-20T11:23:00.000+03:002007-09-20T23:57:58.288+03:00Yanmak<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RvLedV8KYnI/AAAAAAAAAVk/QO-W7D2ClGs/s1600-h/Camii23.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RvLedV8KYnI/AAAAAAAAAVk/QO-W7D2ClGs/s320/Camii23.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112393122705990258" border="0" /></a><br /><div>Hamken pişmek , hamken olmak. Çiğliğin ağız burucu tadından çıkıp arzulanacak lezzete sahip olmak. Yanmak. Sıkıntıları sinede göğüsleyip gıkını bile çıkarmadan yanmak. Büyük bir tevekülle var olanı , olduğu gibi abartısız kabul etmek. Yanmak , çile çekmek. Olmak , öze ulaşmak.</div><div> </div><br />Yanmanın yolu aşktan geçer. Aşk ne büyük ateştir ki harında bir metalin eriyiğinden daha parlak ışık saçar insan. Dokunduğu yeri yakar. Yok edişinin ötesinde , yeni bir şekillenmeyi ve üremeyi müjdeler. Örste yediği her darbeyi hayattan , suyunu duygulardan alır. Katılaştığında sarsılmaz bir inanca sahip olur. Bir çelik kadar sert, bir yay kadar esnek. Aşka aşık olmanın başka yolu yoktur.<br /><br />Dünyevi zevklerden vazgeçemeyen nefis , hevesini burda arar. Alışkanlıklar, tutkular ve en kabasından herşeyi yüklediği kaderdir sebebi çoğu zaman. Herşey bir yansımadan ibarettir dünyada ve güzeldir haktan olduğundan ötürü ama kendisi varken yansımasıyla yetinmek sadece bir tembelin işidir. Herşeyde olduğu gibi aşk emek gerektirir.<br /><br />Sonsuz affedicilik karşısında duyulan ince hassasiyet ve onu kaybetme korkusunun yüreğe çökmesi. Bir sevgiliye böyle davranmalıdır. Korkmalıdır insan. Gazabından değil ama. Sevgisinden mahrum kalmaktan.<br /><br />Ramazanınız mübarek olsun.....<br /><br /><div> </div><br /><div> </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-89822631878918183992007-09-10T21:56:00.000+03:002007-09-10T22:21:51.700+03:00Aşk<a href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RuWY3rldtzI/AAAAAAAAAVU/vYVemc2MszQ/s1600-h/only_you.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5108657434681784114" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RuWY3rldtzI/AAAAAAAAAVU/vYVemc2MszQ/s320/only_you.jpg" border="0" /></a><br /><div>Ben kimsenin bileğini tutmadım uyurken. Sanki yanında ki kaçıp gidecekmiş gibi korkuya kapılan bir çocuğun sıkı sıkı kavrayan minik elleri gibi , bir kuşu avuçlarında tutarmış gibi , ne sıkı ne gevşek tutmadım. Ben hiç bu kadar mutlu olup bu kadar korkmadım. Ben hiç......</div><br /><div></div><br /><div>Hiç yaşamadıklarımı ve hatta daha evvel hiç yaşanmamış gibi gelen ne kadar his varsa ; minik devler gibi ayaklandılar içimde şimdi. Her sağa sola koşturmalarında kalbim hızla atıyor. Ben kalbimin hızlı atmasını sevmem oysaki. İlk defa zevk alıyorum bundan çok uzun zaman sonra. İlk defa o minik devler içimde bağıra çağıra coşkuyla geziniyorlar içimde. Serbest bıraktım onları.</div><br /><div></div><br /><div>Şarkılar çok uzun zaman sonra başka geliyor kulağıma. Anlam yüklüyorum en olmadık şarkılara. En olmadık yerlerinde hüzünlenip en olmadık yerinde coşuyorum. Ben eskiden şarkıda dinlemezdim çok. Duyup geçerdim ama içimde hissetmezdim. Ben hiç bu kadar duygularımı melodilerde aramamıştım.....</div><br /><div></div><br /><div>Gün farklı bir anlamla başlamamıştı. Güneşin doğuşuna sevinmemiştim uzun zamandır. Akşama kadar kendimi yarım hissedip , akşamları tam olmamıştım. Gün güneşle değil ,biriyle doğmamıştı yüreğime. Gecenin karanlığı gibi hüzün gündüz vakti içime düşmemişti. Uzayan gölegelerinde hasretin oturup bir başıma sigara içmemiştim uzağa bakarak. Taa derinlere...</div><br /><div></div><br /><div>Ben hiç ama hiç bu kadar ve böyle aşık olmamıştım. ......</div><br /><div></div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-47088359449263788132007-09-05T15:44:00.000+03:002007-09-06T17:17:31.484+03:00Zaman<a href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RuAKIrldtyI/AAAAAAAAAVM/cK_f1DeQCsU/s1600-h/New__MG_2641.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107093121693234978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RuAKIrldtyI/AAAAAAAAAVM/cK_f1DeQCsU/s320/New__MG_2641.jpg" border="0" /></a><br /><div>Trende bir ben vardım sanki. Dışarda akıp giden görüntünün yarattığı ilizyona dalıp, hiçbirşeye dikkat etmeden , kafamda düşünceler , anlamsız bakışlarla seyrediyordum etrafı. Kulağımda radyodan tıngırdanan müzik , midemde yanma , olacakları bilerek gidiyorum menzile. Her bir durak yaklaştırıyordu beni O'na ve şüpheli geleceğe ve umutsuzluğa.</div><br /><div></div><div>Bir ben vardım sanki sokakta yürürken. Tren Garında bir koşuşturma. Geç kalmış Eskişehir öğrenci tayfasının hızlı adımları , anonslar , acı tren kornası. Hiçbiri umrumda değildi. Adımlarım kısa ama sık hedefe doğru yürüyordum. Nemli havaya eklenen telaş; sırtımda bir ter damlasının yol alışı. Havada ağır mı ağır.</div><div></div><br /><div>Kadıköye meydana doğru bir kortej. Gösteri varmış gerildim yine. Sloganlar , bayraklar , pankartlar, dövizler. Eşitlik söylemleri , alkışlı protestolar. Az ileride polis , yüzlerinde maskeler, ellerinde coplar hazır bekliyorlardı. Yanına varmak için dua etmeye başladım. Ezilmiş kaburgalarımın sızısı ben burdayım diyordu. Yenisine katlanamazdım.<br /><br />Aslında bedenimdeki sızı , yüreğimdekini bastırmıyordu bile. İçimden birşey beni sanki mengene gibi kavramış sıkıyordu. Aldığım nefes yetmiyordu . O'nu uzaktan gördüğümde elimi yukarı kaldırıp kendimi gösterme çabası. Kalabalığı yararak ilerledim. En sonunda yanına geldiğimde ....... </div><div><br /></div><div>Sonrası yok bende. Geçen birkaç saatlik sürede neler olduğunu hatırlamak bile istemiyorum bazen. Hüzünlü diyaloglar , zoraki anlayışlar. Oflamalar. Bilmiyorum ne olduğunu . Büyük bir kazadan , kılpayı kurtulmuşluğun şokundayım halen. Tek bildiğim yitirilip gitmemesi gereken benim için çok öenmli bir şeyin mücadelesini vermiş olduğum. Ve bugün....</div><div></div><br /><div>15 güne az kaldı. Bu nasıl bir termindir bende bilmiyorum. Adı konulmuş bir deneme süresi. Geleceğe duyulan şüphenin şakayla karışık realitesi. Ben kendimi biliyorum ama. Hiç böyle olmamıştım uzun zamandır. Hiç böyle hissetmemiştim. Hiç böyle ......</div><div></div><br /><div>Bu benzersizlik sürer gider ve bitmez. Bittiği yerde aşk biter. Ne 15 gün ne 15 ay ne 15 sene ne de bir ömür yeter bitmesine. </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-90489463593035258212007-08-16T23:05:00.000+03:002007-08-17T00:02:19.808+03:00İspanyol Meyhanesinde Ölelim Kimsenin Haberi Olmasın<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RsS7UB1QRqI/AAAAAAAAAU0/mhLSr-XDAn4/s1600-h/New__MG_2623.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RsS7UB1QRqI/AAAAAAAAAU0/mhLSr-XDAn4/s320/New__MG_2623.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5099406630853822114" border="0" /></a><br />Şu fotoğrafa merak salıp , peşinden koşmaya başladıktan sonra hayallerimde değişti. Kurduğum hayallerdeki kareler daha bir farklılaştı. İş yerinden çıkıp mp3 player kulağımda durağa kadar yürürken ki bu kısa film karelerinden favori olanını anlatacağım şimdi.<br /><br />Sizi yazıyı okurken moda sokmak için , benim dinlediğim parçaları saymam gerekiyor ki ambians tam olsun ,içine girebilin yazının. Misal "Hayko Cepkin" in "Yarası Saklı" parçasını dinleyin. Alternatif olarak ta "Metallica" nın "Mama Said" şarkısını sayabilirim.<br /><br />Görüntüler bir barda başlıyor. Uzun deri montlu , uzun saçlı genç adam barın önünde oturuyor. Kafası öne eğik , içki bardağına bakıyor. Parmağıyla işaret ettiği bardaktaki alkol alev alıyor. İspirto alevi gibi mavi ve kısık. Avcunun içiyle bardağı kapatıp içindeki ateşi söndürüyor. Elini kaldırdığında ise içkinin içindeki buzu fark ediyoruz.<br /><br />Sonra kafasını kaldırıp etrafa bakmaya başlıyor. Hemen solunda bir çift var. Yeni tanışmışlar belli. Çocuk kur yapmakta kıza. Kızda ilgili bir biçimde onu dinlemekte. Sağ tarafında ise yanlız bir adam. Saatine bakıp duruyor. Belli birisini beklerken zaman geçirmek için orda. Sabırsızlığın soğuk ifadesi suratına yansımış.<br /><br />Tam arkasında ki masada bir gurup var. Kadınlı erkekli iş arkadaşları. 4 kişiler. Zaman zaman kahkahalar yükselmekte. Birini çekiştirdikleri çok belli. Halen duyulurmuyum gerginliğiyle fısıltıyla konuşuyorlar kimi zaman.<br /><br />Gözlerini kapatıyor genç adam. Birkaç saniye sonra açtığında ise gözünün rengi kaybolmuş sanki önüne perde inmiş gibi bembeyaz bakıyor. Şimdi onun gözlerinden bakıyoruz etrafa. Artık insanların gözlerinde ruhlarını görebiliyor. Perdeler kalkıyor<br /><br />Kur yapan adamın içindeki saflığı fark ediyor. Karşısındaki kadının gözleri ise kıpkırmızı ve alevler içinde. Ava giden avlanıyor aslında. Hararetli geçecek bu akşamdan sonra genç adam bir daha bu kadını göremeyecek ama farkında değil. Aşk umutlarını sabah uyandığı yatakta bırakıp gidecek.<br /><br />Bekleyen adamın gözleri ise bir buz çölü gibi soğuk. Herşeyden o kadar bıkmış ki. Az sonra gelecek olan karısı. Evlilik yıldönümlerini kutlamak için yemeğe gidecekler. Riya dolu romatizmin kusturucu abartısında hissiz bir yemek. Olması gerektiği için yapılan bir seremoniden fazla bir anlamı yok adam için.<br /><br />Arkasına döndüğünde dedikoducu gurubun hemen arkasında biri daha olduğunu fark ediyor. Bu iğrenç yüzlü yaratık onlar konuştukça sırıtmakta. Bir onun bir ötekinin omuzuna dokunup bir elini çenesinie götürüp çok dikkatli dinliyormuş gibi alay edercesine seyrediyor onları. Genç adamın onu gördüğünü fark ettiğinde ise birden irkiliyor. Meydan okuyan bakışlarla karşılık veriyor genç adama.<br /><br />Derken uzun deri montlu ve uzun saçlı genç adam yerinden doğruluyor. Gözlerini kapatıp tekrar açtığında , çakır mavi gözleri yeniden görünür hale geliyor. Bardan ayrılıyor ve dışarı çıktığında kapıda derin bir nefes alıyor. Sıcak rüzgarı suratında ve saçlarında hissediyor. Cadde de yürümeye başlıyor yavaşça.<br /><br />Az ilerde bir berduş yerde yatmakta. Boş şarap şişesinden kafayı bulup sızdığı belli. Yaz günü ısınmış taşlar ona yatak olmuş. Yanından geçen isimsiz insanlar. Yaşlısı genci , güzeli çirkini, kadını erkeği, yalnızı gurubu. Gözlerini kapatıyor genç adam ve açtığında tüm dünya farklılaşıyor. İki tarafta cadde boyunca uzanan tüm duvarlar saydamlaşıyor. Şimdi binaların içlerinide görebiliyor.<br /><br />Sevişenler , kavga edenler , televizyon seyredenler , mutfakta tıkananlar , uyuyanlar. Her zamanki insanlar dış dünyadaki hallerinden farklı bir biçimdeler. Elleri oralarında , vurdum duymaz bir halde bir çoğu.<br /><br />2 tinerci yaklaşmakta genç adama doğru. Az sonra sigarası olup olmadığını soracaklar. Sonrada para isteyecekler. Biri yanında bıçak taşıyor. Gerçek niyeti uçmak için gerekli parayı bulmak. Gözlerine kestirmişler geliyorlar. Sokak ışığı sönüş caddenin karanlık noktasına denk getirmeye çalışıyorlar karşılaşma noktasını.<br /><br />Genç adam yavaşlıyor , yavaşlıyor ve son bir adımdan sonra duruyor. Başı önüne eğik. Zamanda duruyor onunla birlikte. Herkes olduğu yerde durup kalıyor. Tam karşıdan gördüğümüz genç adamın arkasından kanatlar çıktığını görüyoruz. Kocaman beyaz kanatlar. Başını kaldırdığında ise gözlerinin tek beyaz değil kapkara olduğu ortaya çıkıyor.<br /><br />Oldukça hızlı hareket edip birden berduşun yanında bitiveriyor. Bir uzaylınıninsanı ilk gördüğü zamanki gibi meraklı bakışlarla yakından inceliyor adamı. Parmağıyla işaret ettiği adam , birden gözlerini açıyor ve karşısında genç adamı görüyor. Son derin nefesini verirken , suratında tebessüm oluşuyor. Tüm acıları bitiveriyor.<br /><br />Tinercilerin yanında alıyor soluğu. Elinde bıçak olanın kulağına birşeyler fısıldıyor. Zaman akmaya başladığında kurbanlarının ortadan kabolduğunu görüp şaşıracaklar ve aralarında tartışmaya başlayacaklar. Tartışma kavgaya , kavga cinayete dönüşecek.<br /><br />Ve birden mp3 playerımdaki müzik değişiyor. Rober Hatemo senden çok var çalmaya başlıyor. Hangi akla uyup yükledim şu şarkıyı. Farkına varmadan durağa ulaşmışım bile. Hem şu gelen 34 değil mi Başakşehir 4 ncü etap - Eminönü. Daha eve gidip yemek ısıtıp bulaşık yıkayacağım. Sabah banyodan sonra geride kalan uzun saçlarımıda süpürmeliyim.<br /><br />Yarın aynı saatlerde başka birşey hayal etmek üzere , kendinize iyi bakın ...Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-84619185481044333442007-08-03T10:04:00.000+03:002007-08-03T10:30:22.215+03:00İletişim<a href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RrLZSmWlIeI/AAAAAAAAAUY/MWNXjr-t-uQ/s1600-h/iletisim.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5094373042065580514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RrLZSmWlIeI/AAAAAAAAAUY/MWNXjr-t-uQ/s320/iletisim.gif" border="0" /></a><br /><div>İletişimin ne kadar önemli olduğunu şu son günlerde daha bir kavradığımı söyleyebilirim. Aynı dili konuşmak sadece linguistik olarak mümkün değilmiş fark ettim. Hatta aynı bakış açısına sahip insanların aynı dili konuşmalarına bile gerek olmayacağını söyleyecek kadar da iddialıyım. Konuşmak ama gerçek anlamda konuşmaktan bahsediyorum ben.</div><br /><div></div><div>Bir örnekle olayı ampul gibi aydınlatayım. Katıldığımız bir fuar için Polonya'da bulunurken , stand hostesimizin evine ısrarlarım sonucu yemeğe gitmeyi başarmıştım. Amacım sıradan turist kisvesinden çıkıp o ülkeyi ve insanları gerçekten tanımaktı. Sağolsun ailesi güzel yemekler yapmış oturduk hep beraber yedik.</div><div></div><br /><div>Kısa bir ziyaret olacağını düşündüğüm bu yemek gece saat 12 ye kadar uzadı. "Magda" yani arkadaşım , arada çevirmenlik yapıyordu. İngilizceden , lehçeye ve tam tersi olarak annesi ve babası ile benim aramda köprü omuştu. Bir zaman sonra artık ne söylediklerini anlamaya başlamıştım. Hissediyordum. Espiri yaptıkları zaman daha çevirmeden gülmeye başlamıştım. Ha keza onlar da sanki beni anlıyorlardı.</div><br /><div></div><div>İnsan duyguları bir yerde bir araya geliyordu işte. Karşılık birbirini tanımayı amaçlayan 2 kültürün fertleri belli bir zaman sonra aynı dili konuşmaya başlamıştık adeta. Peki ya çevremizde bizden olan , basbaya türkçe konuşan insanlarla bu diyaloğu kuruyormuyuz. Sanmıyorum. Benim kendimi başarısız hissettiğim noktalar oluyor.</div><br /><div></div><div>Mevlana 'nın bir sözü vardır. Karşındakine ne kadar çok anlatırsan anlat , anlayacağı onun kapasitesi kadardır der. Aslında bunu ben dedim şimdi. Eminim mevlana daha karizmatik bir biçimde söylemiştir bunu. Doğru da söylemiştir.</div><br /><div></div><div>Genelde iletişim hususunda başarılı sayarım kendimi. Çocukla çocuk olup , yaşlıyla nostaljik muhabbetler yapabilirim. ancak dünya görüşü sadece bir noktaya odaklanmış ve kendine bunun üzerine birşeyler katmak istemeyen kişiler beni çok zorlar. Böylesi insanlarla ortak noktalar bulmak zordur.</div><div></div><br /><div>Herkesle de diyalog kurmak zorundamısın be adam ! diyebilirisiniz. Her ne kadar sevgi arsızı biri olsam da , öyle bir niyetim olmadı hiç. Ama ya mecburen bu tarz insanlarla aynı ortamı paylaşıyorsanız. Bir çözüm yaratmak için çabalamaz mısınız?. En azından kendini yanlız hissetmemek adına değer bence.</div><br /><div></div><div>Birçok konuda olduğu gibi bu hususta da elimden geleni yaparım , gerisine berisine üzülmem. Es geçerim gider. Haydi iyi iletişimler. </div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-42754532537908230582007-07-27T01:49:00.000+03:002007-07-27T01:57:57.958+03:00Hayaller<a href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RqkmgmWlIbI/AAAAAAAAAUA/PH9ivWzCMCw/s1600-h/istiklal.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091643195211981234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RqkmgmWlIbI/AAAAAAAAAUA/PH9ivWzCMCw/s320/istiklal.JPG" border="0" /></a><br /><div>Hayallerinin peşinden koşmamıştı ne zamandır. Geçmişin hayaletlerinden kaçıyordu halen. Harabeye dönmüş , terk edilmiş bir konaktı hafızası. Her kapısını araladığında içini bir korku kaplar , içeri adım atamazdı. Birkaç sefer mecburen girmişti de içeri , her defasında gözünden dökülen yaşlarla çıkmıştı oradan.<br /><br />Islak saçlarını tarayıp tarağa baktığında dökülen birçok teli gördü. Tıpkı kurduğu hayaller gibi onlarda terk ediyordu tek tek bedenini. Yerine gelenler ise güneşte parlayan o siyah saçları değildi artık. Çektiği her acının karanlığına inat beyazlıyordu artık. Biliyordu ki bir zamanlar olmak istediği şeyler arkasından geriye tek bir şey kalmıştı. Kimse oydu artık.<br /><br />Hayaller kurmayı , aşık olduğu şehri ve içindeki her şeyi terk ettiği gün mü kesmişti bilinmez. Tek bildiği buradan , herkesten , her şeyden kaçmak isteğiydi. Arkasına bile bakmadı giderken.<br /><br />Yola koyulmak için gittiği tren istasyonunda saatinin gelmesi için bekleme salonuna girdi , belki bir büfe vardır umuduyla. Birkaç bira içmek iyi gelecekti. Arafta bekleyen ruhlar gibi insanlar vardı salonda. Her biri ayrı bir bankta ve yalnız. Duruşlarında kendisininkiyle aynı bitkin ifade , bakışlarında hüzün .<br /><br />Boş banklardan birine oturdu. Üzerinde toplanan utangaç bakışların farkına vardı birden. Kafasını kaldırıp etrafına bakındığında , hepsi gözlerini kaçırdılar birer birer. Çok sessiz di, Yere iğne düşse sesi duyulabilirdi. Sessizliği bozan konuşmaya hazırlanırken boğazını temizlemek için çıkan hırıltı oldu. O an farkına vardı , söze başlamadan evvel bunu nasıl her defasında tekrarladığını.<br /><br />Hemen yan bankta oturan genç adama “merhaba” dedi. Daha evvel görmediği kadar uzun ve parlak saçları vardı bu adamın. Yüzü sanki hiç güneş görmemiş gibi bembeyazdı. Parmakları uzun ve inceydi. İnce dudaklarından “asabi biri herhalde” diye geçirdi içinden. Cevap da alamamıştı selamına zaten. Başını çevirdi genç adam , hiç duymamazlıktan gelerek.<br /><br />Şaşırmıştı. Şimdiye kadar selam verdiği hiçbir erkek kayıtsız kalmamıştı O’na. Güzelliğiyle ilgi çekmişti hep. “Çok mu yaşlandım ve çirkinleştim acaba ?” diye düşündü. Salonu utangaç bir şekilde tekrar süzdü , gören oldu mu diye. Herkes gözleri yerde oturmaktaydı ve etrafta olup bitene kayıtsızlardı. Salonun en sonunda , kendisine gülümseyerek bakan yaşlı kadın hariç.<br /><br />Yaşlı kadın yerinden doğruldu ve kendinden beklenmeyecek kadar çevik adımlarla yanına kısacık sürede geliverdi.İlk başta insana sevimli ve sıcak gelen bu gülümseme halinin suratında devamlı kaldıkça nasıl asap bozucu bir şekil aldığını fark etti.<br /><br />Hem davette etmemişti. Her yaşlı gibi , kısa süre her şeyini hiç durmadan anlatacağını ve kafasını şişireceğini düşündü ama yapmacık gülümsemesini kendiside eksik etmedi.<br /><br />Kadın daha evvel hiç duymadığı ve bilmediği bir dilde konuşmaya başladı. Nefes bile almadan heyecanla konuşuyordu sürekli. Ama o her kelimesini anlıyordu. Birazdan yola çıkacağını , sevdiklerini görmeyi ne kadar istediğini , onları ne kadar özlediğini anlatıyordu. Şaşkınlıktan dona kalmış dinlerken , az evvel selamını almayan genç adamın aynı dilde haykırmasıyla irkildi birden ;</div><div></div><br /><div>“Bunak karı ! Rahat bırak kızı”<br /><br />Yaşlı kadın sustu ve yüzündeki o hiç değişmeyen gülümsemeyle kalkıp aynı çeviklikle kendi bankına gitti. Oturduğu yerden aynı sırıtmayla bakmaya devam ediyordu. Kendinden çok genç birinden terbiyesizce işittiği azar karşısında , suratında gram kızgınlık yoktu. Az evvel sanki hiçbir şey olmamıştı.<br /><br />“Delilerin arasına düştük” diye düşündü kendi kendine. Bir an evvel orayı terk etmeliydi. Dışarıda bir sigara ile kendine gelmeliydi. Bekleme odasından çıkıp kapıyı çekti . Arkasına döndüğünde yine aynı odada buldu kendini. Yere bakan sessiz kalabalığın suratındaki sırıtmayı fark etti.<br /><br />“Allahım bende deliriyorum galiba “ diyerek odadan kendini hemen dışarı attı ama , çıktığı kapıdan girdiği yer aynı odaydı. Aynı tipler , aynı yerlerinde oturmaktaydılar.<br /><br />“Biri bana burada neler döndüğünü anlatsın “ diye korkuyla haykırdı. “ Siz kimsiniz ?” , “ Ben nerdeyim ? ”<br /><br />“Farkında değil” diye mırıldanmaya başladı kapının yanında oturan ortayaşlı , şişman adam. “ Fakında değil ”. Hiç durmadan bunu tekrarlıyordu yere bakarak.Diğerleri ise sırıtmayı bırakmış , gülemeye başlamışlardı. Kahkahalar atıyorlardı. Öyle ki biri banktan kayıp yerde tepinerek gülüyordu.<br /><br />“Yeter !” diye bağırdı uzun saçlı genç adam.<br /><br />Birden tüm kahkahalar , tüm gülüşmeler kesildi. Hepsi eski haline gelmişti. Yere bakıyorlardı ve aynı hüzünlü ifadeye bürünmüşlerdi.<br /><br />Korkudan ne yapacağını bilemez halde durduğu yere mıhlanmıştı artık. Aldığı nefes yeterli gelmiyordu. Gözlerinin karardığını hissetti. Sendeledi , düştü düşecekti artık. Direnmeye hacet yoktu. Kendini bıraktı.<br /><br />Gözlerini açtığında yatakta yatıyordu çırılçıplak. Hemen yanında dün barda karşılaşıp , gece eve beraber geldiği ve muhtemelen seviştiği adını bile tam hatırlayamadığı şu adam yatıyordu.<br /><br />“Ne bok yedim ben yine” diye söylendi kendi kendine.<br /><br />Kalkıp bilmediği bu evde mutfağı bulmaya çalıştı. İçi yanıyordu sanki. Su içmeliydi bir an evvel. Su ve bardak için aranırken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Elleri titreyerek dökemeden doldurmak için uğraştıysa da su tüm masaya döküldü. Kendi evi olmadığının farkına varıp suyu kağıt havluyla toplamaktan vazgeçti birden. Ne lanet olası bu adamı bir daha görecek ne de bu eve bir daha gelecekti.<br /><br />Hayallerinden vazgeçmekle aslında kendinden vazgeçtiğini biliyordu artık. Hayallerini terk ettiği şehirde mi bırakmıştı bilinmez. Ama az evvel gördüğü kabustaki genç adamın tam bayılmadan önceki , bilmediği dilde son sözlerini hatırladı ;<br /></div><br /><div>“Nopostrom ai nosmata ven quen”.</div><br /><div>Yola çıkması lazımdı. Kendi içindeki bekleme salonunda yeterinden fazla beklemişti. Şimdi yolculuk zamanıydı. Nerde kaybettiği bilinmez , hayallerinin olduğu yere doğru. Son duyduğu kelimelerin anlamını merak ediyordu.<br /><br />Evin dışında bekleyen uzun saçlı , beyaz tenli genç adam güneşin aldığı gözünü kısarak şöyle bir baktı yolun karşısındaki pencereye. Çıplak bedenini tülün arkasına saklayarak dışarıyı seyrederken gördü onu. Dalgındı. </div><br /><br /><div>Gülümsedi kendi kendine genç adam. Son kez gökyüzüne baktı ve görevini tamamlamış olmanın gururuyla , elleri ceplerinde yürümeye başladı ıslık çalarak.</div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-77261167220756867932007-07-24T02:36:00.000+03:002007-07-24T02:41:04.880+03:00Hikaye Toplayıcısı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RqU8ZGWlIaI/AAAAAAAAAT4/NFbJpj2Cc_Q/s1600-h/1359.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RqU8ZGWlIaI/AAAAAAAAAT4/NFbJpj2Cc_Q/s320/1359.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5090541355711930786" border="0" /></a><br /> <p class="MsoNormal">Ona karşı koyamazsınız. Ona direnemezsiniz. Bir bir anlatırsınız her şeyinizi hem de ta en derinlere inerek tüm çıplaklığıyla.Bir zaman sonra teslim olmak için can atarsınız zaten. Mitolojik bir tanrıça gibi kavrayıverir ruhunuzu. O bir hikaye toplayıcısı.</p> <p class="MsoNormal">Bir adı sanı vardır elbet. Bir geçmişi ve kendi hikayesi. Ama bilmezsiniz daha doğrusu O söylerde siz sonra unutursunuz. Gözlerinin içindeki fer o kadar canlıdır ki , baktığınızda hayat bulursunuz. Gülüşündeki masumiyet sizi çocukluğunuzun anlamsız kahkahalarına götürür. Korkularınız silinip gider. İçinizi güven duygusu kaplar.</p> <p class="MsoNormal">Kelimeler dökülmeye başlar ağzınızdan. Sanki ilahi bir gücün verdiği vahiy gibi hafızanızdaki her şeyi durmaksızın anlatırsınız. Yorulmadan , ağzınız kurumadan , sesiniz çatlamadan. O anı anlatırken aynı duygular peydah olur içinizde. Huysuzlanır , sevinir , üzülürsünüz. Kahkaha atar , ağlarsınız ama Hikaye Toplayıcısı sizi sakinleştirir hemen.</p> <p class="MsoNormal">Kimseye hatta kendinize bile itiraf edemediğiniz şeyleri söylersiniz. Vicdanınıza ısrarcı bir leke gibi yapışmış kalmış günahları söker atarsınız. Kabuklaştırdığınız acılarınıza bir tırnak atarsınız. Yeniden kanar. Her şey bittiğinde kendinizi çırılçıplak kalmış gibi bir utanç duygusu içinde bulursunuz. Ama çok kısa sürer bu an. Hikaye toplayıcısı sözleriyle sizi örter tekrar. Kanayan yaralar iyileşir. Kendinizi tüy gibi hissedersiniz.</p> <p class="MsoNormal">Aslında bir günah yiyen gibi her şeyi üzerine almıştır O. Sizi hiç usanmadan büyük bir sabırla dinlemiştir. Eşsiz zannettiğiniz aslında son derece sıradan her şeyi dinlemiştir. Sizin acılarınızı hissedip içi acımış , sevinçlerinizle mutlu olmuştur. Yaşadığınız ve anlattığınız her şeyi içselleştirmiştir..</p> <p class="MsoNormal">Ne yapar bu kadar hikayeyi bilinmez. Nerde saklar hiç kimse bilmez. Ne zaman kullanacağını ise merak eder dururum ben.Bilgeliğin sırrı bumudur acaba.Torbasında biriktirdiği bu hikayeleri yarın başı sıkışanlara bir hediye gibi sunup onlara yol mu gösterecektir. Yoksa hepsini birden yakıp , sadece üzerimizden aldığı yükle pişecek midir o ateşte. Kim bilir.</p> <p class="MsoNormal">Bana göre içindeki derin uçuruma saklar bunları. Her bir oyuğa bir hikaye koyar sessizce. Başına geldiğinde uçurumun , başının dönmemesi için dua eder kendi kendine. Düşmesini engelleyecek , onu tutacak bir el yoktur. Yapayalnızdır orada. Topladığı tüm hikayelerle bağırır uyanın diye. Sonra kendini bırakır boşluğa.düşer düşer düşer…. Ama asla yere çakılmaz </p> <p class="MsoNormal">Aslında topladığı her hikaye ile birlikte sizin ruhunuzdan bir parçada almıştır. Onun haykırışıyla oyuklarından çıkar ruhlar. Bir bulut gibi etrafını sararlar.Her düşüşte tüm o ruhların içini görür. Ve tabana vardığında tek başına kalır yine. Ayaklarında kumu hisseder. Sessizdir. Kendi nefesini duyar sadece. Ve en derindeki o en büyük kovuğa yaklaşır.</p><span style="font-family: verdana;font-size:100%;" ><span style="">Üzerinde onun ismi vardır.Kendi ismi. İçindeki çuvala cebinden bir şey koyar ve tekrar çığlık atar. Onu aşağıya indiren ruhlar daha hızlı biçimde yukarı çıkarırlar.Uçurumun tepesinde kalbi hızlı hızlı atar. Uzaklaşır oradan ve başka hikayeler için yola çıkar.Ne ismini bilen vardır nede görünüşünü kimse hatırlar. Bir gün sizde karşılaşırsanız hiç şaşırmayın. Anlatılacak bir hikayeniz varsa tabii…</span></span>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-75700974895453384902007-07-16T00:37:00.000+03:002007-07-16T01:27:29.923+03:00Tapir<div align="justify"><a href="http://bp0.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RpqXWLcI4AI/AAAAAAAAAJA/D9Y6lMQBxgk/s1600-h/t.bmp"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087545136352124930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RpqXWLcI4AI/AAAAAAAAAJA/D9Y6lMQBxgk/s400/t.bmp" border="0" /></a><br /><div><div>Angelus'un pek bir sevdiği hayvandır bu tapir. E tabi blog'unda yer alan yazarlar içinde en zooloğu ben olduğumdan bu tapir hayvanıyla ilgili bir yazı yazmak da bana düştü. </div><div></div><br /><div>Ordan burdan topladığım bilgilere göre bu tapir, görüntüsüne bakılarak sanıldığının aksine karıncayiyengillerden değilmiş. At ve gergedan soyundan geliyormuş, ki bunda tek toynaklı bir hayvan olmasının büyük rolü var. Bizim Kelaynaklar kadar olmasa da soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bu arkadaş Güney ve Orta Amerika ile Güneydoğu Asya'da, ormanlık alanlarda yaşıyormuş. Baird Tapiri, Hint (ya da Malezya) Tapiri, Dağ Tapiri ve Amerika Tapiri olmak üzere 4 ayrı türe sahipmiş. Benim favorim aşağıdaki Hint tapiri (diğer türler kahverengi ya da siyah. Hepsinin yavrusu benekli, çizgili olurmuş, e tabi kamuflaj olayı):</div><div> </div><div> </div><div><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5087544874359119858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RpqXG7cI3_I/AAAAAAAAAI4/B47pO5bk7rM/s400/768px-Malayan_Tapir.jpg" border="0" /></div></div><br /></div><p align="justify"> </p><p align="justify">Tipinden de tahmin edilebileceği üzere uysal bir hayvan, ot mot yiyor. Boyu genellikle 2, yüksekliği de 1 metreymiş. İyi koşup saklanırlarmış ancak et ve derileri nedeniyle avlandıklarından en büyük düşmanı insanmış (timsah, kaplan, anakonda gibi vahşi yaratıklardan bile kurtulabiliyorlarmış ama insandan kaçış yok malesef). Bu güleç yüzlü (bazen de melankolik izlenimi veriyor) sevimli hayvanların burunlarının uzun olması otçul oldukları için otları tutup koparabilmeleri içinmiş. Yani öyle evrilmişler işte. Soylarının tükenme tehditi altında olmasının insandan başka bir nedeni de 13 ayda bir yavru doğurmaları olabilir. Gerçi bu konuda 8 yılda yalnızca bir tane yavru sahibi olabilen orangutanlardan daha şanslılar. Daha çok geceleri takılıyorlarmış. </p><p align="justify">Tapirler genel olarak böyle canlılar. Merak edip daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için internette oldukça bilgi var. Benim tapirleri araştırırken dikkatimi çeken şey, Vietnam'a ait pek çok pul üzerinde resimlerinin olmasıydı. Artık milli hayvan mıdır, nedir. Belki de soylarının tükendiği insanların kafasına kakılsın diye özellikle bu hayvanları pul üzerine basıyorlar (ben zeki miyim acaba).</p><p align="justify">Bir de Tapir Tahir var. Penguen okuyanlar bilir, Tavşanlar'da yer alıyor.Selçuk Erdem için de sempatik bir hayvan olacak ki bu hayvanı Bahadır Baruter ve Fatih Solmaz'dan önce kullanmıştı. Belki de hayvanlar aleminde vücut boyuna oranla en uzun penise sahip olmaları ilgisini çekmiştir bu karikatüristlerin. Ya da ben herşeyin altında birşey arıyorum.</p><p align="justify">Evet sevgili Angelus, işte senin tapir böyle şirin bir arkadaşımızmış. Blog'un aracılığıyla daha da meşhur olursa ne güzel olur. Sana bol tapirli bir yaşam diliyorum...</p><p align="justify"> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p><p> </p>Raupehttp://www.blogger.com/profile/14664879489129584419noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-61153359771970103162007-07-13T17:49:00.001+03:002007-07-14T00:25:22.201+03:00Kahretsin!<a href="http://bp0.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RpeRB7cI37I/AAAAAAAAAIY/cL_YbmGSuFs/s1600-h/aaaa.JPG"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086693766459875250" style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://bp0.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RpeRB7cI37I/AAAAAAAAAIY/cL_YbmGSuFs/s400/aaaa.JPG" border="0" /></a><br /><div align="justify">28 yaşındayım ve bundan nefret ediyorum. Söyleyince bile kulağa korkunç geliyor. 28! Yirmilerin sonu. Yaşıtım pek çok kişinin kurduğu birer ailesi var, çoluğu çocuğu, işi gücü, dolayısıyla birer düzeni var. Bense yıllarca bu akademik kariyerdi, yok yurtdışıydı bilmemneydi derken şu kahpe zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım.<br /><br />Okuyanlar "anca mı dank etti, jeton beşgen galiba" diyebilirler. Evet, anca dank etti ve bunun Karadenizli olmamla bir ilgisi yok. İnsan bunu gerçekten bir anda "daaannnkkk!" diye algılıyor. Düşünmek istemiyorsun ancak biraz kendine karşı dürüst olup kendine şöyle bir gerçek anlamda baktığında "ah, yaşlanıyorum!" diye panik yapıyorsun. Panik ataklamaya da meyilli bir insanım zaten.İnsan kendini hergün aynada gördüğü için farketmiyor elbet.<br /><br />Ancak başkalarından duyduğun zaman her ne kadar sinir olsan da kabul etmen gerekiyor. "Aa, sen değişmişsin" (teşekkürler, nezaketin için, sen de hiç değişmemişsin, ağzından bal damlıyor gerizekalı) ya da "sen kilo mu aldın?" (hayır, kilo almak da birşey değil de insan eskisi gibi bir anda hop diye veremiyor bu kiloları, hem ben ne kadar stres altındayım, biliyor musun denyo! Sen önce kendi g..tüne bak, değirmen taşı gibi!) ve benzeri laflar elbette özellikle bir bayan olarak insanı çıldırtmakla birlikte bir yandan da bazı konularda artık birşeyler yapmaya motive ediyor.<br /><br />Kaldı ki benim gibi iğrenç hırslı bir insan için çok da zor değil bu. Ne mi yapıyorum? Yediklerime dikkat ediyorum (şimdiden kilo verdiğimi söyleyenler var, ben de farkediyorum zaten) bir de saç ve cilt bakımı yapıyorum (bu konularda da son zamanlarda oldukça iltifat aldım). Yine de insan eskiyi düşünmeden edemiyor...<br /><br /></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"> </div><div align="justify"> </div><div align="justify">Eskiden, yani özellikle gelişme çağlarındayken pek çok erkek peşinizden koşar, hatta bazıları yanınızda annenizin bile bulunduğunu bildiği halde umursamadan yolda giderken (hem de otobüste gidiyorsunuz!) kendi arabasıyla zaaankk! diye bir acı fren yapıp koca otobüsü durdurur, yolcuların şaşkın bakışları altında yanınıza gelip telefon numarasını elinize tutuşturur (evet, başıma geldi, yavru vatan Kıbrıs'ta).<br /><br />Bir yandan arkadaşlarınız arasında çok popülersinizdir, sırf size yakın olmak için zavallı arkadaşlarınızı kullananlar bile olur, sevgili olurlar onlarla, bir yandan her buluşmada sizi keserler. Siz de kız arkadaşınıza söyleyemezsiniz ki, yanlış anlaşılır, sonra kızla kavga edersiniz, ne kıskançlığınız kalır, ne de sevgilisine göz dikmişliğiniz (bu da başıma geldi). Neyse bunlar ayrıldıktan sonra erkek arkadaşının gelip ilan-ı aşk etmesi haklı olduğunuzu iyice kanıtlar ama iş işten geçmiştir.<br /><br /></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"> </div><div align="justify"> </div><div align="justify">Hem genç hem de güzel olmanın pekçok dezavantajı vardır aslında. Kendinize güveniniz biraz fazla olduğundan ukala, şımarık bişey olursunuz, size uyuz olanlar çoktur. Kıskanan kızlar çoktur, hiç acımadan en terbiyeli tabirle "hafif kız" damgasını yapıştırıverirler. Sonra sevgiliniz de deli gibi kıskanır, bir nefes aldırmaz. Genç olmanın verdiği enerjiyle herşeyi yapmak istersiniz ve yaparsınız da, ama hep başkalarının yaptıkları değil, sizin yaptıklarınız göze batar.<br /><br /></div><div align="justify"></div><div align="justify"></div><div align="justify"> </div><div align="justify"> </div><div align="justify">Neyse, tüm bu gençlik anılarını iç çekerek hafızanızdan geçirip üstüne bir de "heey gidi günler, hey" diyorsanız artık yaşlanıyorsunuz demektir. İnsanlar size artık "siz" diye hitap ediyorlarsa, yok cilt bakımlarıyla, saç bakımlarıyla filan uğraşıyorsanız, yaşgününüzü kutlamak artık içinizden gelmiyorsa, eğlenceyi filan artık eskisi gibi kaldıramıyorsanız yavaş yavaş bir baston edinmenin zamanı gelmiş demektir.<br /><br />İşte böyle, gençler. Sonradan değerini bilmeden geçirdiğiniz yılları düşünüp iç geçireceğinize anınızı yaşayın, her istediğinizi yapın. Sloganınız "Seize The Day" olsun!</div>Raupehttp://www.blogger.com/profile/14664879489129584419noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-49574772300106211552007-07-11T15:30:00.000+03:002007-07-11T15:35:34.298+03:00Sonsuz Sevgi Yalanı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RpTOH1c6ECI/AAAAAAAAATU/VPvffwryNQE/s1600-h/gercek.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RpTOH1c6ECI/AAAAAAAAATU/VPvffwryNQE/s320/gercek.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5085916513210863650" border="0" /></a> <p class="MsoNormal">Birisini en çok ne kadar sevebilirsiniz ? Sevginin çokluğunun göstergesi nedir ? Fedakarlık eşittir sevgi midir ? Daha birçok soru geliyor aklıma sevgi hakkında. Kendi kendime sesli düşünerek muhakeme yapıyorum ve yazıya döküyorum bunu şu an. </p> <p class="MsoNormal">Sevginin zirve noktasını yaşadığım an eski bir sevgilim için dua ettiğim andır. Aşıktım. Hem de sırılsıklam cinsinden. “Birimiz öleceksek önce ben öleyim , onun yokluğuna dayanamam Allahım” diye mırıldandım yattığım yerde. Yukarıda ki duymuş olacak ki orta parmak havada malum işaretle “Aaalll Sana” diye yapacağını yaptı. Kendisi için dualar ettiğim kişi benden ayrıldı.</p> <p class="MsoNormal">Bu ayrılık ve üzerine gelen tüm kötü gelişmelerin neticesinde bir gece evde bu sefer mırıldanma şeklinde değil ellerimi yukarı açıp bas baya dua ettim yine. “Allahım daha fazlasını verme kaldıramam “ diye. Hemen ertesi gün annem apartmanın merdivenlerinden 3 kat aşağıya yuvarlandı , acile ben kaldırdım. Yukarıda ki yine mesajını vermişti. “Aaallllll sana ! “</p> <p class="MsoNormal">Bu günlerde de işler pek yolunda değil. Artık dua etmeye korkuyorum. Bu sefer kol mu yoksa bacak mı görürüm “ Aaallll Sana” eşliğinde bilemiyorum. “Sen daha ne gördün ki be adam , insanlar nelerle mücadele ediyor” mesajını çok net bir şekilde aldım 2 kere. Fazlası adamı bozar. </p> <p class="MsoNormal">Peki koşulsuz sevgi var mıdır? Sanmam. Baksanıza bizi yarattığına inandığımız bile bizi yargılıyor. Hatta ömür sonu karnesinde notlarınız kırıksa sonsuza kadar kötü bir tatil geçireceğinizi de temin ediyor. Freud a göre ise koşulsuz tek sevgi dünya üzerinde “Anne Sevgisi”. Hadi oradan Hatta “Hayde Ordan” Freud. Kaç kere çürütüldü fikirlerin<span style=""> </span>bende çürüteyim tam olsun memleket.Dur sen dur.</p> <p class="MsoNormal">Hayat hiçte faziletli bir şey değil. “Gör beni göreyim seni” , “ne kadar ekmek o kadar köfte” dünyası.Hiç tanımadığınızdan başlayın en yakınınıza kadar. Değişen tek şey bunun sınırları. Pazarlıklar üzerine kurulu her şey. “Al gülüm ver gülüm”. Bu kadar basit.</p> <p class="MsoNormal">Kusura bakmayın ama aynı şeyler sizi doğuranlar içinde geçerli. İster Anne ister baba olsun daha doğar doğmaz ilk pazarlığınız “ Önce ben ona bakıp büyüteceğim sonra ben yaşlanınca o bana bakacak” şeklinde başlıyor. Bir zevkin ve üreme içgüdüsünün sonucu her şeyden habersiz bununla başlıyorsunuz hayata. </p> <p class="MsoNormal">Sevindirici haber ; bonusu var birde bu yukarıda ki pazarlığın. Sorumluluklarınıza ne kadar sadık kalırsanız cennet o kadar garanti. Yaşasın. Şimdi çek sonra rahat et sistemi hem de sabit faiz oranlarıyla.</p> <p class="MsoNormal">Sonra hayatta diğer pazarlıklar başlayıp devam ediyor. Sınıfını geç sana bisiklet alacağım zart alacağım zurt alacağım. Ödüllendirmeler cezalandırmalar. Hayata hazırlık evreleri bunlar. Hiçbir şeyin bedava olmadığının , bir bedeli olduğunun hazırlıkları. Sevgide dahil. “All in” her şey dahil sistemi.</p> <p class="MsoNormal">Birini sevdiniz , haydi ömür boyu sürsün evlenelim dediniz. En kabasından kadın evde oturur ev işlerine bakar , çocuk doğurur ona bakar , erkek dışarıda çalışır onların geçimi için gerekli olanları sağlar pazarlığı vardır.</p> <p class="MsoNormal">Daha aşağıda ki paragraflara hak verirken aile kısmına pek yüz vermediniz değimli. Hele inançlıysanız yaratan konusunda söylediklerim karşısında belki suratınız ekşidi. Korkmayın normalsiniz. Tabularla ve dokunulmazla dolu bir hayat sürüyoruz. Yargılamayın rahat edin. Sıkmayın canınızı yahu.</p> <p class="MsoNormal">Bence sevgi özgürlük , saygı ve paylaşımla <span style=""> </span>beslendiği zaman gelişir büyür. Bir çiçeğin doğru toprakta gübrelenip coşması gibi. Ortaya göz alıcı şeyler çıkabilir. İç içe geçen kavramlar aslında bunlar.Saygı duymak karşınızdakini özgürleştirir. Özgürleşen kişi size hassasiyetinizden dolayı saygı duymaya başlar.</p> <p class="MsoNormal">Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemeli ve göstermeliyiz bunu. “Seni seviyorum” demeli insan <b style="">SENİ </b>yi vurgulu bir biçimde tonlayarak. Toplum yargılarını , kendi iç hesaplaşmamızı , imajı falan bir kenara bırakıp yapmalıyız bunu. Bir yerden başlamalı insan.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Seni seviyorum blog um. Zaman zaman içimdekileri kustuğum fikir çöplüğüm gibi davrandığım için kusura bakma. Kelimelere ihanet etsem de dikkat eder oldum sana yazamaya başlayalı. Ben seni , sen beni geliştiriyorsun.</p> <p class="MsoNormal">Seni seviyorum Raupe. Bana daha çok yazmam için ilham verdin hep. Tüm bu yazılarda görünmez bir parmağın var aslında.</p>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-47974282752450452132007-07-04T12:02:00.000+03:002007-07-04T19:33:58.592+03:00YALOVA GÜNLÜKLERİ<a href="http://bp2.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RovLwZIgLJI/AAAAAAAAAG4/WC4yBmbqrX8/s1600-h/yalova.bmp"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5083380636658445458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RovLwZIgLJI/AAAAAAAAAG4/WC4yBmbqrX8/s400/yalova.bmp" border="0" /></a><br /><div></div><br /><div>Yalovada bir internet cafedeyim şu an. Uzun zaman olmuş cafelere gelmeyeli. Geneli ayı dolu bu mekanlarda şu an entellektüellik arayacak halim yok. Açım nete ve blogumda yazmaya. Raupe yi özledim resmen. Şu kısıtlı dakikalarda bir denk gelemedik.<br /><br />Dedem keyifsiz bu aralar. Sık ziyaretlerin sebebi bu. Şehir merkezine 25-30 km uzaklıkta bir köydeyiz. Köy hayatı güzel tabi. Meyve , sebze , börtü ve bol sayıda böcek ve arıyla doğanın bir parçası haline geliyor insan. Ama bir yandan bu kadar sessizlik ve sakinlik sıkıcı. Zaman sanki akmıyor.<br /><br />Bende mümkün mertebe kendimi oyalayacak şeyler yaratıyorum. Ağaç dalları buduyorum , çiçekleri suluyorum. Fotoğraf çekiyorum ve fırsat buldukça şehir merkezine iniyorum. Eğer müsaitlerse akrabalarımı görüyorum. Ama bizde ki akrabalık ilişkileri sancılı olduğundan bunu çok yapamıyorum.<br /><br />Yaşıtım sayılabilecek kimse olmadığından ve hatta olanların büyük kısmı hatun kişi ve evli barklı olduğundan , genç kuzenlerimle görüşüyorum. Ama dedim ya bizde akrabalıkta öle kırk yılda bir görüşülür. Sık sık görüşmek ayıp ve sakıncalıdır. Neyse...<br /><br />Çektiğim fotoğraflardan yaptırdıklarım oldu. İçlerinden bir kaç poz kayda değer , diğerleri ya benim azizliğime uğramışlar ya da enteresanlık içermiyorlar. Ama bakalım İstanbul'a dönene kadar ne kadar film yakacağım burda. Şimdiden 4 adet 36'lık negatif oldu bile.<br /><br />Yazı yazmak için elime kalemi kağıdı aldığımda havaya giremiyorum malesef. Beni şevklendiren bir yandan klavyeymiş anladım. Yazamıyorum öbür türlü. İçimden yazmak gelmiyor. Şu sıralar düşünmekle daha bir meşgulüm belki ondan.<br /><br />Böyle herkesten ve herşeyden uzaklaşmanın en iyi yanı insanın düşünmek için bol zamanının olması. Radikal kararlar falan alma arifesinde değilim ama bazı fikirler daha bir olgunlaştı zihnimde. Kendimi yargıladığım bu süreçten daha iyi bir Angelus çıkartmak amacım.<br /><br />İşte yine günlük tadında bir yazı oldu. Size söylemiştim ama. Günlük gibi günlük olacak diye. Tatsız tuzsuz. Umarım Raupe daha güzel yazılar benden ve dengeler bu durumu. İlkini yayınlamış bile. Sağolsun var olsun.<br /><br />Birde kendisinden bir ricam var. Cafe olduğu için yazıya fotoğraf felan koymuyorum. Raupe a bırakıyorum bu işi. Uygununu bulsun yüklesin. Ahahaha aslında bak bu süper bir fikir :)</div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-26735248696358762022007-06-29T20:16:00.000+03:002007-06-29T21:29:55.844+03:00Yurtdışında Türk Olmak<a href="http://bp3.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RoVN4JIgLII/AAAAAAAAAGw/YrcPtwrtBvg/s1600-h/bok.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081553381477067906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/__Rk8kQFe-pY/RoVN4JIgLII/AAAAAAAAAGw/YrcPtwrtBvg/s400/bok.jpg" border="0" /></a><br /><div><div>4 seneyi geçti. Almanya'dayım. Amacım doktora çalışmamı tamamlamak ki bu 4 senenin içinde Almanca'yı ileri seviyede bildiğimi gösteren DSH adlı sınavı almak için gittiğim üniversite bünyesindeki kurs süreci de var. 2 buçuk senedir tez sürecinde bulunuyorum, kısacası. Burada işim gerçekten zor. 4-8 sene sürüyor burada bu doktora denen şey. Almanca gibi zor bir dili akıcı konuşabilmenin yanında bilimsel bir dil kullanarak mükemmel bir Almanca ile tez yazmak gerçekten buraya sonradan gelmiş bir insan için epey zorlayıcı. Neyse ki bölümümü seviyorum, profesörüm de iyi bir adamcağız. </div><br /><div></div><br /><div>Burada Türk olarak bulunmanın birkaç şekli var: </div><br /><br /><div></div><div>1. İşçi olarak (bildiğiniz fabrika işçisi ya da Türklere ait herhangi bir çalışma alanı. Örneğin gastronomi. Evet, burada Türkiye'dekinden daha çok dönerci olduğuna kalıbımı basarım!) Bu insanların çocukları olan 2. ve 3. jenerasyonu da işçi çocukları olmaları nedeniyle aynı kategoriye sokuyorum: Almancı.</div><br /><div></div><br /><div>2.Öğrenci olarak (bu da kendi içerisinde ikiye ayrılıyor: Türkiye'den değişim programıyla kısa süreliğine gelen öğrenciler ve yine Türkiye'den normal üniversite, master ya da doktora için gelen öğrenciler)</div><div></div><br /><br /><div>3.Turist olarak (ben Akdeniz ülkelerini turist olarak gezmeyi tercih ederdim ama neyse)</div><br /><div></div><br /><div>4. İş adamı olarak (sayısız fuarlar oluyor, e haliyle sayısız iş adamı Almanya'ya gidip geliyor</div><br /><div></div><br /><div>5. Mülteci olarak (Almanya artık yemiyor bunları)</div><br /><div></div><br /><div>Bunların dışında başka bir kategori yok sanırım. Ben, 2. kategoriye giriyorum. Ancak Türkiye'deki arkadaşlarım benimle "Almancı" diye dalga geçmeye çoktan başladı. Dalga geçmek mi? Neden mi? Almancı olmak kötü birşey mi?</div><br /><div></div><br /><div>Olaya insani yönden bakarsak ve Türklerin çalışmak için Avrupa ülkelerine yaptığı göçün ekonomik ve politik arkaplanını bir sosyoloğun bakış açısıyla incelemek istersek tamamen başka bir perspektif içerisinde hareket etmiş oluruz. Ancak ben sosyolog değilim. Mesleğim nedeniyle ucundan kıyısından sosyolojiye bulaşmış olsam da (elbette ki sosyolojinin temel eğitimini aldım) bunu yapmak yerine tecrübelerimi yazmayı yeğliyorum, herhangi bir bilimsel bakış açısından bağımsız olarak.</div><br /><br /><div></div><div>Avrupa'nın göbeğindesiniz. Sokağa çıkıyorsunuz. Tramvay ya da otobüs bekliyorsunuz durakta. Gözünüze, durağın demirlerine, oturma yerlerine kazınmış isimler çarpıyor: Osman, En büyük Cimbom, Mevlüt Sakine'yi Seviyor, vb. Son derece kozmopolit bir şehirdesiniz, Türklerden başka 100'ün üzerinde millet var. Bir tane bile İspanyolca, Almanca isme rastlamıyorsunuz. Derken tramvay geliyor, vırrak cırrak çocuk sesleri eşliğinde küfrede küfrede bir kadın iniyor araçtan. Çocuğunun suratına bir tane yapıştırıveriyor. "Sus leeen, yemin ederim öldürürüm seni!" şeklinde tehditler savuran, köy şivesiyle konuşan bir anne. Köylü olmayı aşağılamıyorum, yanlış anlaşılmasın. Amacım, burada yaşayan, 1. kategoriye giren Almancıların genel bir profilini çizmek. </div><br /><div></div><br /><div>Neyse efendim, durakta bulunan herkesle beraber anneyi kınıyor (çocuğunu eğitmekte kullandığı yöntemler nedeniyle) ve gelen tramvaya biniyoruz. Sakin sakin oturan insanların arasında en çok gürültüyü yapan, 15-20 yaşları arasında genç Türklerden oluşan bir grup. Yarı Almanca yarı Türkçe küfürler havada uçuşuyor, cep telefonlarından dışarıya Hiphop ya da Serdar Ortaç gibi şeylerin yayınını yapıyorlar bir yandan. </div><br /><div></div><br /><div>Araçtan indiğinizde, şehir merkezine geldiğinizde ise artık iki adımda bir Türklerle karşı karşıya geliyorsunuz. İlk jenerasyonu oluşturanların genel dış-görünüşleri şu şekilde: Elleri tespihli, kafalarda takkeli amcalar, altlarında uzun etek, başlarında eşarplarıyla (türbanlılarla birlikte) ellerinde birer torba taşıyan teyzeler. Sonraki jenerasyonlarda erkekler korkunçlaşıp mutantlaşmaya başlıyor: Solaryuma gidilip afedersiniz büyük abdest gibi kapkara olunmuş, kaşlar alınmış, body building salonlarında kas yapılmış, beyaz bodyler giyilmiş, saçlar jöleli ve diken diken, uçları sarı meçli, mümkünse Craig David sakalı bırakılmış. Boyunlarda ya Hz. Ali'nin kılıcı var, ya da muskalar. Mezhep ne olursa olsun görüntü "ben Türküm" diye bağırıyor. Sokağa tükürerek, ilk jenerasyondan miras aldıkları köylü şivesinin Almanca ile birleştirilmesinden oluşan garip bir dil ile karıdan kızdan bahsederek yürüyen bu 2. ve 3. neslin dişi olanlarına da rastlıyoruz elbet. Bir kere solaryum yine Allahın emri. Gayet rüküş, saçlar yapılı, surat makyajlı, aynı tuhaf kırma dil ile ağızlardan çıkan dedikodular, vb. İki cins de bir havalarda, bir havalarda... Son nesil artık iyice ne olduğu belirsiz. Hiç Türkçe konuşamayanları var, zaten 2. nesilden itibaren her ne kadar Türk olduklarını kabul etseler de Türk tarihiyle ilgili önemli bilgileri bilmeyi bir tarafa bırakın, İstiklal Marşı'nın bile iki kıtasını hatasız okuyanı varsa içlerinde, dişimi kırarım.</div><br /><div></div><br /><div>Kendilerine "Almancı"dan ziyade "Avrupalı Türkler" denilmesini yeğ tutan 2. nesil ve sonrası insanların buna ne kadar uyduğuna bir göz atalım. Üniversite eğitimi? Çoğu liseyi bitirip iş kurmak ve evlenmek peşinde. Avrupa'nın ortasında bizdeki gibi kiçini yırta yırta ÖSS'yle filan uğraşmalarına gerek olmadan biraz çalışarak iyi nptlar sayesinde istedikleri bölümlerde okuyabilecekken bunu gereksiz buluyorlar. Ne gerek var canım, geldikleri köyde kim idealistti de kendiler olacakmış? Ne gerek var okumaya, bir an önce evlenip çocuk yapalım, Avrupa'nın eğitim imkanları da batsın.</div><br /><div></div><br /><div>Ya da uyuşturucu satma işindeler. Çok acı, çok... Sokakta adam dövmeler, ona buna sataşmalar...</div><br /><div></div><br /><div>Avrupa'da Avrupalı'ya karşı vitrinimiz malesef aynen bu anlattığım şekilde. Benim Türk olduğuma inanmıyorlar. Türkiye'den gelenlerin farklı olduğunu anlıyorlar sonunda. Türkleri, en ufak bir fırsatta Türkiye aleyhine karar almaya pek bir meraklı Avrupalılar karışısında çok güzel temsil ediyorlar, kısacası. </div><br /><div></div><br /><div>Türkiye'ye "izne" gittiklerinde köylerinde elbette oldukça hava atıyorlar, BMW'leriyle, Mercedes'leriyle. Ancak büyük şehirlerde ya da tatil beldelerinde Türkçe-Almanca kırması dilleriyle, ilkel tavırlarıyla güldürüyorlar. Sonra da Karakan isimli rap grubunun da söylediği gibi şundan yakınıyorlar: "Almanya'da yabancı, Türkiye'de Almancı". Yapılacak hiçbirşey yok. İnsanların kafasını değiştiremezsiniz. Avrupa'nın ortasında köylü kalan bu insanlar elbette ki bizim insanımız. Kendilerini geliştirmek için hiçbirşey yapmamaları beni üzüyor ve kendilerinden uzaklaştırıyor...Verstehst du moruk? Hadi Tschüß, lan!</div></div>Raupehttp://www.blogger.com/profile/14664879489129584419noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-28543907489761916962007-06-29T13:06:00.000+03:002007-06-29T13:27:01.467+03:00Bir Düzeltme Bir Özür<a href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RoTeRVc6EBI/AAAAAAAAATM/YGutykGkVqA/s1600-h/atlas.gif"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5081430668978294802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RoTeRVc6EBI/AAAAAAAAATM/YGutykGkVqA/s320/atlas.gif" border="0" /></a><br /><div>Az evvel İfsak Eğitim Sorumlusu Hakan Hatay Hocamla uzun bir telefon görüşmesi yaptık. Konuşma sonrası ilk yaptığım şey bir önceki yazıyı silmek oldu. Meğer farkına varmadan amacımı çok aşmışım ve istemediğim bir şekilde bütün İFSAK camiasını rencide etmişim.</div><br /><div></div><br /><div>Yaşadığım tatsız olayların karşısında gösterdiğim tepkide kendimi haklı gördüğüm noktalar olmakla birlikte amacım , tanımadığım birine hakaret etmek ya da bir camiayı bu vasıta ile rencide etmek değildi. Overdose bu tepki sonucu üzülen ve kırılan başta Hakan ve Muhsin Hocalardan ve sonra konuyla ilgili herkesten özür dilerim.</div><br /><div></div><br /><div>Vurgulamak istediğim hassasiyetlerin de göz önünde tutularak , fotoğrafa gönül vermiş kişilerin buluştuğu nokta olan İFSAK'ta daha iyi ve daha güzel şeyler gerçekleştirmek umuduyla.</div><br /><div></div>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-37895408183070377772007-06-26T14:15:00.000+03:002007-06-26T14:21:41.288+03:00Günlük Gibi Günlük<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RoD2cCouotI/AAAAAAAAAS4/W4X7eNOkRW0/s1600-h/selale1.JPG"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RoD2cCouotI/AAAAAAAAAS4/W4X7eNOkRW0/s320/selale1.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5080331341278388946" border="0" /></a><br /> <p class="MsoNormal">Bir haftadır yokum ortalıklarda. Haliyle blogda ne bir yazı ne de bir değişiklik var. Yorumlarda kesildi zaten. Dilimde tüy bitesiye anlattım sanırım meramımı hatta ironi ile karışık serzenişte bulundum ama …. Olmayınca olmuyor işte. Zorlamanın bir manası yok.</p> <p class="MsoNormal">Eh madem burası bir blog yani Türkçe meali bir internet günlüğü , o zaman buranın sahibinin yani benim yaşadıklarımı bir günlük havasında anlatayım da bari anlamıyla birebir örtüşsün. O zaman belki fikirlerimi boşluğa söylüyorum duygusundan uzaklaşırım biraz.</p> <p class="MsoNormal">Pazar gününden Perşembe gününe kadar memleketimdeydim. Yani Yalova’da. Hatta Yalova’nın bir köyünde. Buddy im “Spider” iş yerinden iznini almış, altımızda araba, bagajda fotoğraf makineleri ve tripodlar düştük yollara. İlk varış noktası bizim ev tabii. Buradan gideceğiz başka yerlere.</p> <p class="MsoNormal">Pazartesi sabahı şeytan dürtmüş gibi zaten yatağa alışamamanın verdiği sıkıntıyla uykusuz geçen bir gecenin ardından saat 05:30 da kalktım. Gün doğumunu çekebilmekti amacım. Battığı gibi net gözükmüyor maalesef bizim evden. Sadece gökyüzündeki renk oyunları kadraja girdi. </p> <p class="MsoNormal">Günün devamında Yalova’ya indik. Bana rehberlik edeceğini umduğum yakın akrabam A.A. ısrarlı telefonlarıma ve mesajıma cevap vermeyince , kaşiflik görevi bana düştü. İlk hedef Termal’di. Adı üzerinde sıcak su kaplıcalarının olduğu bir yer. Hatta Atatürk<span style=""> </span>köşkü de müze olarak hizmet vermekte.</p> <p class="MsoNormal">6 km uzakta ama dağ yolları ve daracık tek arabalık stabilize yollardan geçerek bir şelaleye gittik.25-26 metreden dökülen şelale harika fotoğraflar verdi bize. Alabalık çiftliğinde enfes bir öğünle karnımızı doyurduk. 500 mt yüksekliğinde ki dipsiz göl ve yayla 2 nci hedefti ama zamanımız kalmadığından geri döndük eve.</p> <p class="MsoNormal">Salı günü mönüde Karamürsel vardı. Dayımın hanımına önceden rica ettiğim Boşnak böreği hayaliyle vardık kısacık sürede. Kuzenle sahilde kısa bir tur ve börekleri mideye indirdikten sonra başladık tepelere tırmanmaya. Çok hakim bir noktadan İzmit Körfezini seyrettik. Başka bir tepede güneşin batışını 3 saat bekleyip fotoğrafladıktan sonra yine kürkçü dükkanı misali evdeydik.</p> <p class="MsoNormal">Çarşamba için planlar büyüktü. Eski İznik yolu üzerinden Bursa. Yine daracık köy yolları ve tırmanılan tepeler. Maalesef hava bizden yana değildi fotoğraf için. Oldukça puslu ve difuz bir havada ne doğru dürüst İznik gölü nede İzmit Körfezi çekebildik tepeden.</p> <p class="MsoNormal">Yılmadık önce İznik ardından Bursa’ya gittik. En güzeli eski bir asker arkadaşımızı ziyaret etmekti. Özlemişim köftehoru. Hava çok sıcaktı ve Bursa yanıyordu. Ulu Cami ve diğer gittiğimiz hiçbir yer çok zevkli değildi. Sevemedim Bursa’yı. Gece geç saatlere kaldı dönüşümüz. </p> <p class="MsoNormal">Aslında Cuma’ya kadar planladığımız gezi Perşembe günü sabahı sona erdi. “Spider’ın” dedesi rahatsızdı ve acilen İstanbul’a döndük. Zaten o gecede Allah’ın rahmetine kavuştu dedemiz. Cuma günü toprağa verdik derin bir üzüntü içerisinde. Mekanı cennet olsun.</p> <p class="MsoNormal">Ölen öldüğüyle kalıyordu işte. Cumartesi bir telaşla başladı yine. Sabahın köründe evden çıkıp Sirkeciye gittik Spider’la. Elimde gezi boyunca çektiğim 4 dia pozitif film. Bir an evvel tab ettirip içlerinden 2 tanesini seçip büyük boyutta bastırıp İFSAK’a teslim etmekti tüm gayretimiz. Gün ortasında işimiz anca bitmişti.</p> <p class="MsoNormal">Sertifika töreni yapılacaktı gittiğimiz fotoğraf derneğinde. Birde kursiyerlerin 2 fotoğrafı sergilenecekti. Lakin onca gayretin karşılığı , “duvarda yeterince yerimiz ve çerçevemiz yok , o sebeple fotoğraflarınızı bugün asamayacağız “ cevabı oldu. Hatta asılıp asılmayacağı bile belli değildi.</p>Moralim bozulmuş ve sinirlenmiştim bir kere. Tören mören beklemeden aldık sertifikaları çıktık oradan. Evli evine , köylü köyüne misali , ayrıldık Spider ‘la. Kız arkadaş adayım da ekmişti beni ve hava yine felaket sıcaktı. Otobüste bayılmadan eve dönmüştüm bin şükür. <p class="MsoNormal">O günden beri çıkmıyorum dışarı. Hem param yok ,hem de keyfim. Üstüne üstlük bir de şu bunaltıcı Afrika sıcakları. Bol bol sıvı tüketip , kukumav kuşu gibi düşünüyorum.Bu böyle gitmez …..</p> <span style="font-family: arial; color: rgb(255, 102, 102);font-family:&quot;;font-size:100%;" >Tatsız tuzsuz yazılar serilerinin başlangıcı bu. Bari yapmışken ara dere bir şey olmasın. Madem çok iyi olamıyor çok kötü olsun. Aynı üzeri karalanmış yazılarla dolu bir çocuk günlüğü gibi. Günlük gibi günlük olsun diye. </span>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-89876142332317495692007-06-13T23:06:00.000+03:002007-06-13T23:09:23.632+03:00BABA lar Günü<p class="MsoNormal">Şimdi gözünüzde bir adam canlandırın. Daktiloda daha 2 satır yazmışken kağıdı birden hırsla makineden alıp buruşturup atıyor. Daha geniş açıda baktığımızda görüyoruz ki bu ilk değil çünkü etrafı daha evvel attığı birçok buruşuk kağıtlarla dolu. </p> <p class="MsoNormal">Derken bir yenisini daha daktiloya taktıktan sonra başını ellerinin arasına alıyor ve derin bir of çekiyor. Öylece kalıyor sessizce. Yavaşça doğrulup yüzünü yeni kalkmışçasına<span style=""> </span>ovuşturup kafasındakileri toparlamaya çalışıyor. Sigaradan derin bir nefes , kahvesinden bir yudum alıp ümitsizce elleri yine tuşlara gidiyor ve yazmaya başlıyor.</p> <p class="MsoNormal">Şu yazının girişini yaparken belki 10 kere yazıp daha sonra sildim. Hazır internetde ödemediğim faturalar yüzünden kesilmişken, çıtır çerez denemeler yerine, full konsantire <span style=""> </span>adam gibi bir şeyler yazayım dedim ama olmadı. Başlayamadım bile.</p> <p class="MsoNormal">Oysa seçtiğim konuda basit; “Babalar Günü”. </p> <p class="MsoNormal">Belki potansiyel bir baba olmam beni bu kadar zorlayan. Neyi anlatmalıyım? Kendi babamı mı yoksa ben nasıl bir baba olurumu mu ? Ortada fol yok yumurta yokken , kendi kendine gelin güvey olmak , dereyi görmeden paçayı sıvamakta neyin nesi şu babalık meselesinde. Üç deyim ve atasözü aynı cümlede bu kadar kullanılırdı. Kendimi tebrik ederim</p> <p class="MsoNormal">Beni esas düşündüren , dölümüzü bırakabildiğimiz kadar dişiye bırakıp, iç güdüsel biçimde üremek peşinde koşan ve bencil davranan biz erkeklere;<span style=""> </span>bir sıfat vererek kutsallaştırmanın ne kadar manasız olduğu. Çok mu acımasız oldum acaba ?</p> <p class="MsoNormal">Dikkat ettiniz mi gerçek anlamından sıyrıldığında “Baba” kelimesini ne kadar farklı yerlerde ve de farklı anlamlarda kullanıyoruz. Mesela “ Çok BABA adam” deriz bir kişiyi tarif ederken. Onun aslında ne kadar vefakar, kalender ve iyilik sever olduğunu vurgularız bu sözle.</p> <p class="MsoNormal">Argoda bir deyim vardır ; “BABAlara geldik” diye. İstediğimiz şey olmadığı gibi başımızın ciddi manada dertte olduğunu belirtmek için kullanırız.Yine şaklatarak nah işareti eşliğinde “BABAyı alırsın” derken , bir şeyi yapmanın ne kadar zor olduğunu amiyane tabirle belirtiriz. </p> <p class="MsoNormal">Devlet BABA’dır Türk vatandaşının gözünde. Bunu en iyi temsil eden de devletin başına yedi defa gelip gitmiş eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel’dir .” Kurtar bizi BABA” sloganı bu yaşlı siyasinin geldiği makamlara ulaşırken destekçilerinin ağzından düşürmediği kelamdır. </p> <p class="MsoNormal">Günlük hayatta gençlerin kendi aralarında kullandığı ve dile pelesenk olmuş düşünülmeden söylenen hitaplarından biridir “BABA”. Hacım , Hocam, Abi, naber ? den başka birde karşılaştığımız arkadaşa en çok “Baba naber” diye hal hatır sorarız..</p> <p class="MsoNormal">Tabi ki gerçek manada “BABA” ; çocuğu olan erkeğe verilen sıfattır. İşte bu sıfata haiz erkeklerin , abudik gubudik ve sıcak bir Haziran pazarı , anneler gününün ciddiyetinden çok uzak bir biçimde babalar günü kutlanır.</p> <p class="MsoNormal">Babalar gününün klişe hediyesi parfümdür. Genelde BABA parfümü markası “Brüt” tür. Bu klişelere gömlek , kravat, cüzdan ve tıraş takımını da ilave edebiliriz. Biraz kendini aşmış olanlar tamir ve el alet takımları alırlar. Erkeğe hediye almak zordur nede olsa.</p><o:p></o:p>Ben babama bir şey almadım. Sözle kutlarım, elini öperim. O gün unutmazda denk gelirsem tabi. Övünerek söylemiyorum bunu. Hem ailemizde böylesi bir alışkanlık olmaması hem de imkansızlık esas sebebi. <p class="MsoNormal">30 yaşını geçmiş ve hala ona sırtını dayanarak yaşayan bir evlattan maddi anlamda ne beklenebilir ki hediye olarak. En fazla bir güzel söz ve bir an evvel bu durumdan kurtulması.</p> <p class="MsoNormal">Aslında benim fantezim babalar gününden ziyade anneler günü hediyesine ait. Bir bavul dolusu parayı annemin önüne koyup “hepsi senin” demek, hatta başından aşağı saçmak gıcır yüzlük banknotları.</p> <p class="MsoNormal">Bana verdiği emeklerinin karşılığının tırnağı olamaz bu, yanlış anlaşılmasın.Bu sebeple değil zaten bu hediye. O kadarda çiğ değiliz. <b style=""><u>İlişkimizde bu gereksiz dırdır konusu parayı sonsuza kadar hayatımızdan çıkartmak için</u></b>.</p> <p class="MsoNormal">Bu yazılarımı halamın kızı annesine okuyor. Alim Allah yukarıda ki paragrafta yanlış anlaşılır da , aile de olay olur sonra. Anneannem için yazdığım “Güzel Anne” yazısına ” Babaannen için neden yazmadın eşek herif “ diye Halamın tepki verdiğini düşünürsek bana hak verirsiniz.</p> <p class="MsoNormal">Ailevi ilişkilerimin travmatik yönlerine daha fazla dalmadan tamamlayayım şu yazıyı.</p> <p class="MsoNormal">Günün birinde baba olursam bana en büyük hediye , adam gibi yetişmiş bir evlat olması olur oğlumun veya kızımın. İyi niyetli , eğitimli , zeki, istediğini bilip onu yapan ve en önemlisi mutlu bir evlat. Yegane istediğim bu. </p> <p class="MsoNormal">Tek yapabileceğim bunun gerçekleşmesi için elimden gelen çabayı sarfetmek için söz vermek kendi kendime. İşte o zaman bu sıfatı hak etmiş sayılırım. “Baba”</p> <p class="MsoNormal">Yazımı bitireceğim , zırlamayı kesebilirsem. Offff…………. </p>Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-57676738269940060392007-06-06T23:16:00.000+03:002007-06-07T01:12:24.589+03:00NURİ ALÇO FENOMENİ<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcsyiouonI/AAAAAAAAASI/lWpZz9j-CyM/s1600-h/1b.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 117px; height: 245px;" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcsyiouonI/AAAAAAAAASI/lWpZz9j-CyM/s320/1b.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5073072752058868338" border="0"></a><br /><img src="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Mesut/Belgelerim/1b.jpg" alt=""><img src="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Mesut/Belgelerim/1b.jpg" alt="">Daha geçen gün bir gazetemizin ekinde kocaman bir sayfayı kaplayan haberi ilgiyle okudum. Efendim İstanbul'un bilinen bir gece klubü olan "Balans"ta "Nuri Alço" temalı bir parti düzenlenmiş.<br /><br />80 lerin müzikleri eşliğindeki çoşku, geceyarısı Alço'nun elinde viski üzerinde röptoşambır ile DJ kabinine geçmesiyle tavan yapmış. Tezahuratlar ve sevgi gösterileri eşliğinde şovunu sergilemiş.<br /><br />"Peki bu sevgi neden?" sorusu geliyor aklına insanın. Haberi yapan gazeteci arkadaşta sormuş partideki gençlere ama tatmin edici bir yanıt alamamış tabiki. Çoğunluğu işin geyiğinde. Bir nevi "Ajdar" muamelesi yapıyorlar. Hadi sevimli saf adam biz seni önemsiyormuş taklidi yapalım sende bizi eğlendir modunda.<br /><br />Ama durun bakalım. Bu kadar basit değil. "Nuri Alço" tam bir gönüllü pazarlama harikası yolunda ilerliyor<br /><br />Bir dönem ortadan kaybolduğunu, hatta ünlü ülkücü mafya babası Sedat Peker'in adamlarından uyuşturucu yüzünden yediği dayakla suratının tanınmaz hale geldiğini ve şehri terk etmeye zorlandığını okuduk, işittik gazetelerden.<br /><br />Derken bir gurup çıktı ortaya. Kendilerine " Nuri Alço Revival Organization" diyen bu gurup başta İstanbul'un sonra başka şehirlerin duvarlarına sprey boyayla Nuri Alço yazmaya başladı. O kadar ki , yurt dışında ve hatta uzak ülkelerde bile duvarlara bu isim yazıldı. Organizasyonun adı üzerindeydi ; yeniden canlandırma. Kısa süre başardılarda.<br /><br />İlgiyi çekmişti bir kere. Popülerlik kazanmıştı bu hareket. Aynı Beşiktaş'ın fanatik taraftar gurubu "Çarşı" nın esas kimliğinden sıyrılıp, herkesce desteklenen bir fenomen haline gelmesi gibi , Alço hareketide tüm absürdlüğüne rağmen gençlere çekici gelmiş ve taraftar kazanmıştı.<br /><br />Şimdi herhangi birisinin eline bir kutu sprey boya verseniz ve bu duvara istediğini yazabilirsin deseniz , herhalde ilk aklına gelecek "...... seni seviyorum" dan sonra Nuri Alço olacaktır.<br /><br />Aslında cevabı birazda Türk Sinemasında kötü adam/kadın karakterleri ve 80 li yıllarda aramak gerekiyor.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcwGiouoqI/AAAAAAAAASg/2LNPtqJ4uaE/s1600-h/ayhan-isik.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 126px; height: 182px;" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcwGiouoqI/AAAAAAAAASg/2LNPtqJ4uaE/s320/ayhan-isik.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5073076394191135394" border="0"></a>Özellikle 50,60 ve 70 lerin Jön premier ler ve esas kadınları hafızamızda ne kadar yer bırakmışsa , kötü karakteri canlandıran isimlerde o kadar hatırlanır. Arada bir denge vardır.<br /><br />"Ayhan Işık-Belgin Doruk", "Ediz Hun- Hülya Koçyiğit", "Kadir İnanır-Türkan Şoray", "Cüneyt Arkın-Filiz Akın", "Tarık Akan-Gülşen Bubikoğlu" isimlerinin yanında Ahmet Tarık Tekçe, Erol Taş, Hüseyin Peyda ve Suzan Avcı'yı unutmak mümkünmüdür.<br /><br />Peki 80 li yıllara gelindiğinde Türk Sinemasına iz bırakmış kaç tane jön sayabilirsiniz. Neredeyse hiç. "Yaşar Alptekin","Tarık Tarcan" yada "Hakan Koç" gibi mankenlikten oyunculuğa geçmiş tiplermi jön. Afedersiniz ama sadece yakışıklı olmak yetmiyor , birazda oyunculuk kabiliyeti lazım.<br /><br />O dönemde bol bol çekilmiş şarkıcı, türkücü filmlerinden jön çıkmasını beklemekte hayalperestlik olur kanımca . Belki karizmasıyla ön plana çıkan "Orhan Gençabay". İbrahim Tatlıses mi diyen oldu? Leğen getirin çabuk kusacağım !<br /><br /><img src="file:///C:/Documents%20and%20Settings/Mesut/Belgelerim/tutkuresim.jpg" alt=""><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcuryouopI/AAAAAAAAASY/Hb0TOQnMp8c/s1600-h/tutkuresim.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 89px; height: 127px;" src="http://bp2.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmcuryouopI/AAAAAAAAASY/Hb0TOQnMp8c/s320/tutkuresim.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5073074835118006930" border="0"></a>Yetenek vaad eden dönemin nadir jönlerden biri olan "Kenan Kalav" da karıştığı bir uyuşturucu vakası yüzünden senelerce İspanya'da hapis yattığından , geri döndüğünde jön lük yapamayacak kadar yaşlanmıştı.<br /><br /><br />Bozulan bu dengede akılda kalanlar jönlerden daha çok kötü karakterler oldu haliyle. " Harmanım abiiii , bana mal lazım mallll" replikleriyle zaten çirkin olan Tecavüzcü Coşkun'un yanında, Nuri Alço nur suratlı kaldı. Evlerinden kaçan masum kızların içkilerine ilaç kattı , onları kirletti.<br /><br /><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmctYiouooI/AAAAAAAAASQ/b7PHNDkuh-8/s1600-h/ece.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp1.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmctYiouooI/AAAAAAAAASQ/b7PHNDkuh-8/s320/ece.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5073073404893897346" border="0"></a>Ayrıca sarı saçları , düzgün fiziği ve böğrü açık ipek gömlek, olmazsa olmaz altın kolye ve beyaz pantolon kıyafetleriyle, Türk Sinemasının klasik kara suratlı , kaba saba ve çirkin kötü adam karakterlerinden farklı bir portre çizdi.<br /><br />Türkçe yazarsam başım belaya girer kusura bakmayın, o tam bir "bastard &amp; mother fucker"<br /><br />80 li yıllara damgasını vuran bu kötü karakter oyuncusunun sempatik gelmesinin en önemli sebebi nostalji ve belki çok zorlarsak Türk Erkeğinin içindeki kirli yöne hitap etmesi. Sadece bir organının gösterdiği doğrultuda giden yurdum erkeği için bulunmaz bir idol.<br /><br />2020 li yıllarda benzer bir hareket yaşansa, cilanan eski yıldız çıksa çıksa dizi oyuncularından çıkacaktır. Ben şimdilik belirli bir aday görmüyorum. Ya siz ?....Angelushttp://www.blogger.com/profile/07798204087445087174noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-35964183.post-51406744740812802702007-06-06T22:29:00.000+03:002007-06-07T17:54:16.462+03:00Made In China<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmgbOyouosI/AAAAAAAAASw/jFEP-Rl8Qmk/s1600-h/china.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_OJc-rc3aSpk/RmgbOyouosI/AAAAAAAAASw/jFEP-Rl8Qmk/s320/china.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5073334